TRMilitary

Tam Bağımsız Türkiye için Yerli Savunma Sanayii
Zaman: 15 Ara 2017, 20:59

Tüm zamanlar UTC+03:00


Loading



Yeni başlık gönder  Başlığa cevap ver  [ 15 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Türklüğün Eski Çağı
MesajGönderilme zamanı: 08 Eki 2015, 11:26 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
[pdfview]http://m.yollayap.com/ba3k/1444292705862.pdf[/pdfview]


http://m.yollayap.com/ba3k/1444292705862.pdf

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Türklüğün Eski Çağı
MesajGönderilme zamanı: 10 Tem 2017, 12:13 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 02 Kas 2014, 14:55
Mesajlar: 2510
Yaş:
Türklerin ilk anavatanının Orta Asya olmadığını, asıl anavatanlarının MU Kıtası olduğunu; Mu Kıtasının, Pasifik Okyanusunda 200 Bin sene öncesinde var olduğunu, ancak bilmediğimiz bir tarihte okyanusa battığını, bu felaketten kaçanların Orta Asya, Mezopotamya, Nil vadisi ve Etiyopya' ya kaçtıklarını ve Mu Kıtasında ki yüksek medeniyet ve kültürlerini buralara taşıdıklarını hepimiz okumuşuzdur. Ve hatta Büyük Atatürk' ün bu konuya özel bir ilgi duyduğunu ve bu konuda bir takım araştırmalar yaptırdığını da hepimiz biliriz.

Mu Uygarlığının Mu Dilinde ki adı: ULUMİL' dir.

ULU : Ulu
İL: Devlet, Kudret Anlamında...

ULUMİL veya U-LUUM-İL veya ULU' M-iL de; ''Ulu Devlet'' Anlamına gelmektedir -deniliyor.

Mu, Maya, Mısır yazıtlarını karşılaştırmalı olarak inceleyenlere göre; üç dil arasında çok yakın benzerlikler olduğu belirtilmektedir. Aynı şekilde Sümer tabletlerini okuyanlar, Türkçe ile Sümerce arasında 800 tane ortak kelimenin tespit edildiğini belirtiyorlar. Ayrıca İstanbul Arkeoloji Müzesinde okunmayı bekleyen yaklaşık 40-50 bin tabletin olduğunu de belirtmek gerekir.

Efendim, Türkçülük için yüksek bir anlam taşıyan TURAN Kelimesi ne anlama gelmektedir?

Benim araştırmalarıma göre TURAN kelimesi Haiti dilinde; GÖKE MENSUP MİLLET anlamına gelmektedir. Ayrıca biliyoruz ki, eski Türk efsanelerine göre Türk Milleti; Gökten 9 oğul olarak yeryüzüne inmiş ve yeryüzünde çoğalmıştır. İnanış bu şekilde yani...

Yine bir TV programında seyrettiğim kadarıyla, Orta Asya Tengriciliğinin sembol ismi Akay Kine -mealen- diyor ki; Türkler tanrıların çocukları olarak gökten 9 kişi olarak indi; Atatürk ise Gök Tanrının 10' ncu oğludur -diyordu. Bunu da anti parantez olarak bilgilerinize arz etmek isterim...

Saygılarımla.

_________________

Mustafa Kemal ATATÜRK


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Türklüğün Eski Çağı
MesajGönderilme zamanı: 10 Tem 2017, 20:10 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
200.000 yıl öncesine giden bir tarih ''saptaması'' -bu nasıl bir saptamaysa elde veri olmadan...- yapıp, 200.000 yıl önce var olduğu denilen bir -dikkat- ''Mu'' adında bir kıta, ve de bir Mu dilini -yine nasıl çözdüklerini hiç anlayamadığım- var sayıp -tabi, bunu ''var sayanlar'', gerçek sayıyorlar, ''var sayım'' da yapmıyorlar, öyle ya, işlerine bu geliyor- nasıl günümüz bir diline, yani 200.000 yıl sonrasına bağlayabiliyorlar, hangi yordam, hangi yöntem, hangi yolum, hangi usul metodla, adam akıllı, bilimli bir bakış açısı ile yapabiliyorlar; çok ama çok merak ediyorum.

''Türk''çeyi ''Mu''ya bağlayıp, kaynaklar yaklaşık 2500 yıl önceye giderken bizim açımızdan, nasıl ''Mu'' dilinden ''Türk''çe bir saptama yapıyorlar; bunu yapanları gerçekten kutluyorum. Hayırlı olsun onlara. Bir söz bir asırda bile değişime uğrayabiliyor ve de uğrar iken, uğramış iken -binlercesi-, kos koca bir dil iki üç bin yılda bin tür hale girer ve girmiş iken, 200.000 yıldan beri -güya- aynı kalan sözlerden kavramlardan söz eden bu zat-ı muhteremleri çok kutluyorum. Demek, daha o dönemlerde uygarlığa dair elimizde tek bir adam akıllı veri bile yok iken, bu muhteremler ''Türk'' ve ''Türkçe''den, insanlığın en yüksek merhalesi olan ''devlet''ten söz edebiliyor.

*

Efendim. İnanmayın bu işlere. Söyleyeceğim tek şey budur. Tarih, kanıttır. Kanıt da, diğer doğrulanmış kanıtlarla uyuşuyorsa kanıttır. Ki bir birlik olsun, olaylar adam akıllı izlenebilsin ve bir çerçeveye oturtulabilsin. Hangi 200.000 yıl? Hangi kaynak? Hangi veri? Hangi millet? Hangi dil? Hangi uygarlık? Hangi -var olmayan- iz takip etme? Ve hangi gelenek, görenek, kültür?

Bu saçmalıklar ancak ve ancak bize, milletimize ve Türklük bilimlerine zarar veriyor. Hepsini geçtim; Türk olmak (ve '-çe yaşamak) başka, Türk kökenli olmak başka, Türk ile herhangi biçimde (genetik (madden); gelenek törenek açısından (manen), vd.) yakın ya da akraba olmak başka,Türk'ten bir şeyler görmüş olup (töre ''devlet'' yönetmek, sanat, vb.) onu aynen uygulamak ve yaşatmak başka, ... , ... ve devamları; başkadır. Daha Türklüğü, yani ''kırlı adam'' geleneğinin nerede başladığını bile tas tamına bilmiyor iken; bu herifler hangi 200.000 yıldan söz ediyorlar? Hangi kalıntı, hangi gelen-ek?

*

Genel bilgi: Orta asyalı değiliz zaten. Doğu asyalıyız.


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Türklüğün Eski Çağı
MesajGönderilme zamanı: 10 Tem 2017, 21:25 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 02 Kas 2014, 14:55
Mesajlar: 2510
Yaş:
Elde edilen bilgiler genel itibariyle, Atatürk’ ün yaptırmış olduğu veya yaptığı araştırmalara dayanmaktadır. Atatürk’ ün özel görevle Meksika’ ya gönderdiği Tahsin Mayatepek’ in çalışmaları eski Maya dili ve kültürü ile Türkçe veya Türk kültürü arasında ki benzerlikleri göstermesi açısından önemlidir -diyorlar.

Elde edilen bilgi ve bulgulardan yola çıkarak Tufandan önce ki dönemde, dünya üzerinde iki büyük medeniyet bulunduğunu, bunların isimlerini de Mu ve Atlantis uygarlığı olduğu söyleniyor. Bu belgeler Türk Dil Kurumu’ nun kitaplığında 56-57 sıra numaralı kayıtlarda 4 büyük klasör büyüklüğünde muhafaza edilmektedir. Amerikalı Arkeolog William Niven’ in bulduğu ifade edilen ve on binlerce yıl öncesine ait olduğu söylenen bulgulara göre hazırlanan bu raporlardan birtakım bilgilere ulaşılmaktadır.

Yine James Churchward’ ın Mu ve Atlantis Uygarlıklarını konu eden 5 kitabının 60 kişilik bir çevirmen ekibiyle Türkçeye daktilo edilmiş çevrileri; Anıtkabir kitaplığında 1482-83-84-85 nolu kayıtlarda bulunmaktadır. Orjinalleri ise 199-200- 1301-1302 nolu kayıtlarda bulunmaktadır. Tahsin Mayatepek’ in raporları büyük ölçüde Amerikalı Arkeolog William Niven’ in Mu kıtasıyla ilgili belge ve bilgilerine dayanıyordu.

Efendim, bu konuda söylenenlerin kesin kanıtlara dayandığını söylemek istemiyoruz. Yazılan şeyler, araştırmacıların bulgularına dayalı olarak ulaştığı sonuçları ifade ediyor. Bilgiler şayet yanlışsa, bu yanlışlıklar, araştırma yapanların ulaştığı yanlış sonuçlardır. Bizler ise ulaştığımız bilgileri paylaşmakla yetiniyoruz. Ayrıca TrMilitary’ nin bir akademik kürsü olmadığını da belirtmek lazım. Kısacası, forum mantığı içerisinde bilgi paylaşmaya çalışıyoruz.

_________________

Mustafa Kemal ATATÜRK


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Türklüğün Eski Çağı
MesajGönderilme zamanı: 11 Tem 2017, 00:45 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Alıntı:
Elde edilen bilgiler genel itibariyle, Atatürk’ ün yaptırmış olduğu veya yaptığı araştırmalara dayanmaktadır. Atatürk’ ün özel görevle Meksika’ ya gönderdiği Tahsin Mayatepek’ in çalışmaları eski Maya dili ve kültürü ile Türkçe veya Türk kültürü arasında ki benzerlikleri göstermesi açısından önemlidir -diyorlar.

Elde edilen bilgi ve bulgulardan yola çıkarak Tufandan önce ki dönemde, dünya üzerinde iki büyük medeniyet bulunduğunu, bunların isimlerini de Mu ve Atlantis uygarlığı olduğu söyleniyor. Bu belgeler Türk Dil Kurumu’ nun kitaplığında 56-57 sıra numaralı kayıtlarda 4 büyük klasör büyüklüğünde muhafaza edilmektedir. Amerikalı Arkeolog William Niven’ in bulduğu ifade edilen ve on binlerce yıl öncesine ait olduğu söylenen bulgulara göre hazırlanan bu raporlardan birtakım bilgilere ulaşılmaktadır.

Yine James Churchward’ ın Mu ve Atlantis Uygarlıklarını konu eden 5 kitabının 60 kişilik bir çevirmen ekibiyle Türkçeye daktilo edilmiş çevrileri; Anıtkabir kitaplığında 1482-83-84-85 nolu kayıtlarda bulunmaktadır. Orjinalleri ise 199-200- 1301-1302 nolu kayıtlarda bulunmaktadır. Tahsin Mayatepek’ in raporları büyük ölçüde Amerikalı Arkeolog William Niven’ in Mu kıtasıyla ilgili belge ve bilgilerine dayanıyordu.

Efendim, bu konuda söylenenlerin kesin kanıtlara dayandığını söylemek istemiyoruz. Yazılan şeyler, araştırmacıların bulgularına dayalı olarak ulaştığı sonuçları ifade ediyor. Bilgiler şayet yanlışsa, bu yanlışlıklar, araştırma yapanların ulaştığı yanlış sonuçlardır. Bizler ise ulaştığımız bilgileri paylaşmakla yetiniyoruz. Ayrıca TrMilitary’ nin bir akademik kürsü olmadığını da belirtmek lazım. Kısacası, forum mantığı içerisinde bilgi paylaşmaya çalışıyoruz.
Biliyorum. Üleşmenizin altındaki amacı niyeti de anlıyor ve biliyorum. Ancak o Churchward denilen kişi, bir oryantalisttir. Biraz maceracı, biraz olağan öteyi arayan. Ne bir dil bilimci, ne bir geçmiş bilimci, ne de herhangi bir disiplin görmüş, açıklı bilimin yöntemlerini bilen ve gözeten birisi. Kazım Mirşan gibi, bir şeyler okuduğunu bulduğunu yazan çizen bir kişi. Yani gerçek anlamda elle tutulur, bilim bilmek doğrultusunda bir yönü, bilimli değeri yok dediklerinin adamın. Geçmişte elbette bir şeyler var olabilir. Ben de bir şeyleri o yönden bu yönden çıkarsamıyor değilim. Ancak, ilk kez hayali çok seven bir toplumdan gelen bir Yunan tarihçinin andığı deniz ortasındaki bir uygarlık (Atlantis) ama günümüze değin üzerine tek bir aydınlatıcı bulgunun bulun(a)madığı bir (sözde? belki de) uygarlık, Mu'lar, 200.000'ler; bunların oturacağı tek bir adam akıllı, açıklı bir zemini yok. Daha o dönemde insan türünün, gerçek, tam bir anlamıyla ne edip etmediğini anlamaya hararetle çalışan bilimin doğru düzgün bulgusu verisi yok iken 200.000 yıl önceden uygarlıktan, Türk ve Türkçeden söz etmek, üstelik de hiçbir veri yok iken -zaten olamaz iken; o tarihte bildiğimiz Türk ve Türklük bir şey ara(ya)maz, bunun gelişim aşamaları az çok bellidir bu işin- tam anlamıyla her türlü değer adına; bilim adına, insanlık adına, Türklük ve Türklük bilimleri adına bir rezalet ve kepazeliktir. Atanın geçmişte bir şeylerle ilgilendiğini biliyorum. İlgilenmek olağandır. Ben de ilgilendim ve arada bir pek de açıklı durmayan şeylere yine göz atarım. Tasvip etmediğim ve edilecek yanı da olmayan Kazım Mirşan'ın görüşleri üzerine 700 800 yüzlük bir çalışma da var bende. Ancak bunlar, geçmiş Reha Oğuz Türkkan'ın da söylemiş olduğu gibi, (boş) iddialardan öteye geçemiyor. ''Gerçek olmasını diliyorum, ama kaynak sunamıyor.'' Sözü bu idi bu konu üzerine. Soruluyor, kaynak nedir, yöntem yordam nedir; adamların dedikleri tek şey ''Okuduk, böyle.'', ''Ettik, bulduk. Böyle işte..'' Yav neyi okudun, nasıl okudun? Neye göre okudun? Neye göre nasıl çözdün? Neyi buldun, nereye neye göre oturttun? Karşılığı nerede; hangi kaynakta, hangi gelenekte, hangi uygulamada; nerede, nasıl, niçin, neyle, neden, n...., n.... N'ler tükenmez, bitmez. İzcilerinden Haluk Tarcan da öyle. O da kafadan iyice sıyırık. Bir buçuk yıl önce ''Oğuz'' adı üzerine bir yazı yazıp, bu adın çözümlenmesi üzerine çalışmış olan birkaç yad bilimciyi yazı başında -giriş olsun diye- anmamızı, kendi dileği ve kafasınca yorup, bizi ''yad bilimcileri izleyenler'' diye ilan edip, bu saçmalığını kendi izlediği gerçek kabul ettiği ama savdan -kaynaksız sav üstelik- ileriye gidemeyen düşüncelerini anlatmak için vesile kıldı.

Konu bağlamında yine, atanın döneminde birçok ''teori'' savunuldu. Güneş Dil Teorisi gibi. Tüm dillerin Türkçe'den doğduğu, herkesin Türk kökenli olduğu...

http://www.sabithaber.com/85-yilinda-cu ... lmaz-4395/

Şu yazı da belki yerindedir sanıyorum.

Burası bir akademik alan değil, evet; ama üleşilen anlatılan her bir bilgi adam akıllı dayanaklara dayanmak zorundadır. Yoksa bakır gezegeninde uygarlıktan söz eden bir bildirmeyi üleşen hacı_ilbey adlı kullanıcı gibi bir duruma girilebilir. Bu adamların hiç mi aklı yok ben çok merak ediyorum.


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Türklüğün Eski Çağı
MesajGönderilme zamanı: 11 Tem 2017, 04:56 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 02 Kas 2014, 14:55
Mesajlar: 2510
Yaş:
Alıntı:
Linkteki yazıyı; Makul, olabilir, gayet normal... şeklinde okurken karşımıza çıkan ''Türkçülükle bir gram alakası olmayan nevzuhur Ulusalcı tiplere değil, kendi alanında doğruları söyleyen, gerçek Türkçülere inanmak zorundadır'' şeklinde ki cümleye gelince, bir anda işin tadı kaçtı...! Çünkü söylenmek istenen şeyde Türkçülük veya Türklük bilinci tekel altına alınarak; söylenecek bir doğru varsa onu da biz söyleriz. Zaten bizim dışımızdakilerin Türkçülükle yakından uzaktan alakası yoktur -gibi bir söylem ortaya çıkıyor. Cümleyi de ''İnanmak zorundadır'' şeklinde bitiriyor ki; hiç de makul veya tutarlı bir yaklaşım değildir. Peki niye inanmak zorundadır? Bilimin olduğu yerde ''inanmak'' diye bir şey olabilir mi? Türkçülük din midir, diyanet midir? Efendim, hangi konuda çalışmalar yapılmışsa, kanıtlar apaçık ortaya konulur, aksi ispatlanana kadar geçen süredeyse; ortaya sürülen tezler doğru kabul edilir. Kaldı ki sosyal bilimlerde, kesin doğru diye bir şey olamaz. Tarih bilimi matematik değildir, fizik değildir. Bir diğer husus, Türk tarihi büyük ölçüde sözlü geleneğe dayanıyor. Sözlü kültür nesilden nesle aktarılarak yaşatılmıştır. Yazılı kaynaklara ise büyük ölçüde Arap veya Çin kaynaklarından ulaşılıyor. Büyük bir mucize eseri gün yüzüne çıkarılan yazıtlar veya tabletler ise Türk tarihi açısından eşsiz bilgiler sunmuştur.

Efendim bizim açımızdan en değerli olan mevzu, Türklük bilinciyle hareket etmektir. Mesele ben deniz, hali hazırda Türk tarihini araştırmak üzere saha çalışmaları yapıyorum. Ne tarihçiyim, ne de dilbilimciyim. Fakat ne yapıyorum; çizmiş olduğum plan çerçevesinde köy köy gezerek ipuçları arıyorum. Benim de tatil anlayışım bu şekilde... Herkes denize girerken, bizler dağ bayır, köşe bucak demeden Türk tarihinin izlerini takip ediyoruz. Mesele daha dün, granit taş üzerine oyulmuş ''kaz ayağıyla'' karşılaştık. Köylülerle konuştuk, sohbet ettik. Sözlü geleneklerini, kültür köklerini öğrenmeye çalıştık. Bütün bunları yaptıktan sonra biraz da dinlenelim diyerekten bir mesire yerine gittiğimizde; hiç aklımıza gelmeyecek şekilde oymağımızın diğer bir kolundan mensuplarla karşılaştık. O da çok ilginç oldu; oturacak, dinlenecek bir gölgelik ararken, bir konuşmaya kulak misafiri olduk, konuşma sırasında kulağa yabancı gelmeyen kelimeleri işitince tanışmak gerektiğini düşündük. Konuşurken konuşurken, birden akraba çıkmayalım mı ! Çok müthiş bir olaydı. Ellerinde çok eskiden kalma eski belgeler, yazıtlar olduğunu söylediler. Açıkçası belgelere ulaşmak için can atıyorum. Yalnız belgeler ta Türkiye' nin öbür ucunda, Doğu Anadolu bölgesindeymiş. Bir daha ki sefere nasipse oraya gideceğim. Elimizde ki bilgilere göre kendi tarih köklerimi 1500' lü yıllara kadar götürebiliyordum, öyle anlaşılıyor ki yeni belgelerle birlikte 1200 yılına kadar gidebileceğiz. Benim için müthiş bir olay bu :) Hele ki üç göbekten ötesini bilmeyen büyük çoğunluğu düşününce; 1200 yılı çok müthiş bir olay. Elbette ki bir şecere şeklinde gitmeyecektir. Şecere de büyük kopukluklar olduğu muhakkak. Çünkü Türk milletinde büyük ölçüde yazılı gelenekten ziyade sözlü gelenek yaşatıldığı için öyle olması da gayet normaldir. Fakat yazılı olmasa bile diğer kültür unsurlarıyla köklerimizi araştırmaya devam ediyoruz. Peki onlar nedir; giyim kuşamdır, halı veya kilim motifleridir, takılardır, söylencelerdir, kullanılmış alet edevattır vs.

Efendim durum bu iken, Türk tarihi adına yapılan çalışmalar -her kim yapmış olursa olsun- kıymetlidir, değerlidir. Efendim, ''Türk tarihi üzerine ancak biz çalışma yaparız, bizim dışımızdakilerin yaptıkları işler iş değildir; çünkü gerçek Türkçüler bizleriz ve bizim söylediklerimize inanmak zorundasınız'' gibi bir yaklaşımız kabul etmek ise mümkün değildir.

_________________

Mustafa Kemal ATATÜRK


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Türklüğün Eski Çağı
MesajGönderilme zamanı: 11 Tem 2017, 11:56 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
1. Yazıyı vermemin nedeni, Mu vb. konular (Güneş Dil Teorisi, vd.) ile ilgili bir takım gerçekleri göstermek idi. Bunların nereden geldiği kimlerce savunulduğu.

2. Adil Yılmaz biraz serttir. Nedenleri vardır. Haklıdır. Her türlü çöplüğün anlatıldığı ve savunulduğu, bunu yapanların da doğru iş yapmaya çalışanlara kafa tuttuğu, hakaret ettiği, hor gördüğü bir ülkede, böylesi bilenmeler de olağandır ve yine bu toplumun suçudur. Örnek/benzek için, neyi anlatmaya çalıştığımı daha iyi anlamak için savunma sanayine bakabilir herkes. Belki, biraz benzetme yoluyla birisi Altay'dır.

3. Adam akıllı gerçeklere, bulgu ve verilere dayanan çalışmalara kimse kulak asmaz, abuk subuk 200.000lik olmayacak şeylere ''Vav! Ne olağan üstü!'' deyip, dil konusunda çokça dediğim gibi kimse o yukarıda bir yerde bulunan beynini, aklını çalıştırmaz, ''Yahu! 200.000 yıllık olayı kanıtlayacak belge neredeymiş? Bir söz hiç böyle aynı kalır mı! Lan neredeyse çeyrek milyon yıl lan bu! Daha uygarlık var mı yok mu belli değil, adamlar devletten söz ediyor ya! Beyin yanar!'' demez, bunlara olur gözüyle bakılırsa, o zaman böylesi bilim adamları da, böyle sözler etmek zorunda kalır. Oradaki ''inanmak''tan kasıt, ''Siz, doğru düzgün kanıt bile sun(a)mayan, sundukları ve kanıt dedikleri şeylerin kanıt bile olmadığı olamadığı halde, gerçek diye neredeyse ''zorbalıkla'' anlatmaya ve kabullendirmeye çalıştıkları sav bile olamayan iddia sahiplerini iyi bir yere, kefeye koyuyorsunuz ama, bunların yaptıkları iş değil, bilim hiç değil; adam akıllı insan işi hiç değil. Bakın, bu işler nereden geliyor ve çağında kimler, bu savunucular, kime neler etmişler. Onların/haleflerinin dediklerine kanacağınıza (''ikna olmak'', kana kana su içmek; yani ''inanacağınıza'') bizim gibi bilimin aklın kabul edebileceği söz eden kanıt sunan biz bilim adamlarına inanın.'''dır. Serzenişdir bu. Ve söz yönelttiği kesim de, özünde olmaya çalışan değerlerini savunan bir kesim. Hiç değilse siz, bu gerçekleri bilin ve kime kulak asacağınızı bilin, diyor. Yani ayaklarınız yere bassın, diyor. Hiçbir şeyle örtüşmeyen ve örtüşemeyen ve de örtüşmeyecek olan, hiçbir adam akıllı tarihin, kültür kimliğin çıkmadığı çıkamadığı ve de çıkmamış olan ve çıkmayacağı olan şeylerin ardından gitmeyin, diyor. Bu alanda ne gibi saçmalıkların, ne gibi aymazlıkların ve hakaretlerin döndüğünü bilseniz, o zaman bu yazıyı daha iyi anlarsınız. Daha doğrusu anlar idiniz; benim yazıyı verirken yukarıda 1. diye imlediğim bilgiyi geçmem gerekirdi doğrusu.

4. Yineliyorum. Hiçbir bilimle, akılla, bilgiyle, kanıtla, bulguyla; kısaca hiçbir şeyle uyuşmayan 200.000lik olaylar vd. konuların, hiçbir bilim değeri yoktur. Dolayısıyla değerli kıymetli de değillerdir. Okunabilirler mi? Okunabilirler. Ben de neyin ne olduğunu neyin de ne olmadığını olamayacağını bildiğim halde, kimi noktalara uçlara yine göz atarım. Buna geçmiş bilimi, tarih dışındaki konular bile dahildir. Ama, bilirim.

5. Kanıtı, adam akıllı bir yönü, kabul edilebilir tek bir yanı olmayan bir ''şey'', tez bile olamaz sevgili dostum. Birileri bunu anlamak istemiyor ve bize, millete bin dereden su getiriyorlar. Böyle bilim olmaz. Böyle düşünce olmaz. Böyle sav, tez, teori de olmaz. Böye insan ve insanlık da olmaz. Teori, insanı gerçeğe götürmek için, bir takım önemli veri ve bulgulara dayanan dayanaklardan hareketle oluşturulan bir yapı, bir gövde, bir iskeledir. Bunların sunduysa, yukarıda bir örnek sözle verdiğim yaklaşımla karşılanır. Söyledikleri neredeyse ''Türklerin (Kültüründe) Uzaylılar (Etkisi/)Kökeni'' başlık ve içerikli şeyleri anlatanlarla neredeyse değerdaş. Dolayısıyla, evet, kesin kanıtlanmadığı bilinmediği sürece bir şey için ''kesin'' denmediği gibi, baştan aşağı başından beri saçmalık olan bir şey de zaten devre dışı kalır ve hiçbir kabul görmez. Sözlü gelenek konusu da destanlar, anlatılar vs. bağlamında elbette doğru. Ama bunun bu malum kişilerce savunulan ''şey''lerle ne ilgisi var, onu tam anlayamadım. 200.000, (İKİ YÜZ BİN) yılda herhangi bir sözlü geleneğin devam ettiğine sanırım hiç kimse inanmayacaktır.

6. Sümer, yani tablet konusu. Ve varsa diğer topluluklardan. O 800 sayısı en son bildiğim kadarıyla, 160a indi. Bir önceki yorumumda Türk olmaktan, Türk ile iletişimde olmaktan vb. olgulardan söz ettim. Alıntı verinti. Bir dilde Türkçe söz bulunabilir. Ama bu, o adamları Türk yapmaz, daha doğrusu, Türk olduklarını göstermez. Bugün birçok dilde çokça Türkçe verinti var. Bu adamlar ancak Türk değildir. Malum olduğu üzere. Bir şeyin izini sürebilmek, neden niçin nasıl geliştiğini bilebilmek çok önemlidir. Dolayısıyla, Etrüsk, Sümer, Hititler, tabletler vb. konular hassas konulardır ve iyice tetkike görüme tabi tutulmalılardır. Bu alanlarda da kendince konuşan, kendince çıkarsama yapan ''Yahu böyle olduğu açık!'' deyip kendi düşünce ve düş duygu dünyasındaki olayları kanıta tatmine çalışan çok adam vardır. Bilim ve tarih, gerçeklerle, gerçekleri aramakla olur. Atanın bu bağlamda, kısa mealen ''Yalnızca hakikati arayan adamlar olmalıyız.'' diye güzel bir sözü de vardır. Kendi düşündüğü, doğru bulduğunu, ya da suni yaratılmış olan (göçebe olayları, uygarlıksızlık olayları) olgular nedeniyle utanma duygularından hareketle bir şeyleri kanıtlamaya çalışmakla değil. Herkesin elbette çıkarsamaları, öngörüleri olur olabilir ve de olmalı. Ama bunlar bile kanıtlar üzerinden, yani gerçekler üzerinden şekillenebilir ve kendine alan böylece de anlam bulabilir. Atlantis, Mu, çeyrek milyon yıllık konularda bu mümkün değildir. Bu, ortada hiçbir şey yok iken, benzetme yapıyorum, ''Evrenin diğer ucundaki bir galaksiye gidecek uzay gemisi yaptım (ya da: ''... var!'')!'' demeye benziyor. Olmaz. Bunu anlatmaya çalışıyorum ve sanıyorum da anlaşılıyorum.

7. Dil bilimci değil, o değil bu değil derken, aynı anda ''oryantalist, maceracı'' kavramlarını da ekledim. Yani şunu diyorum: Bu adamlar, hadi ilgileri var tamam onu geçtim, ama bu ilgilerini maceraya döndürüp ayakları yerden iyice, birkaç km göğe kalkıyor; zaten adam akıllı insan aklının yani bilimin kabul edebileceği işlerin çıktığı disiplinlerden ya da herhangi birisinden çıkmadıkları, görmüş geçirmiş olmadıkları gibi, bir de böyle maceracılar. Bol keseden duygularının düşlerinin ardından gidiyorlar.

Olay, bu. Yoksa, elbet herkesin kıyısından bucağından da olsa, söylemiş oldukarı içinde bir iki doğru gerçek de olabilir. Zaten yukarıda ben de bakarım dediysem, bunun için olsa olsa göz atarım. Ne diyor bu adam, neye dayandırıyor. Tümden es geçmemeli. Düşmanın bile ne dediğini bilmeli ki, ona göre tutum alınabilsin. Yoksa, ben de geçmiş bilimci, dil bilimci değilim. Ama, söylediklerimin tutarlı olduğunu sanıyorum herkes görüyordur. Her işin yordamı yöntemi, usulu erkanı vardır. Geçmişte çok şey olmuştur ve bunları çözümleyebilmek için tutarlı, adam akıllı yöntemler geliştirilmek zorundadır. Neden? Çünkü insan karmaşık değişik bir varlıktır ve çok süreçlerden merhalelerden aşamalardan geçmiştir. Bazen başına olay gelmiş, dışarıdan etki olmuş, çok değişmiştir; olmuştur yani bir şeyler. Bunları açıklamak beyin gücü ister. Kanıt ister. Bir çerçeve ister. Karşılık ister. Adam gelecek bize diyecek ki, ''Eğğ, efendim, işte, bakın, Mu kıtası; Mulular ve Mu dili, 200.000 yıl önce. Bakın bakın, görüyor musunuz, dillerindeki şu söz, bizim Türkçedeki bildik ulu ve il sözüdür. Türk bunlar.'' Yav...! Yine saydıracam, neyse.

8. Yaptığın işi kutluyorum. Aynını yapan, damgalı mezar taşlarını, taş yapıtları inceleyen tanıdığım birisi var. Dilersen seni onunla tanıştırabilirim. Arada bir çıkar yollara, gezer, arar.

*

Konu dışı/ayrıca: Din, de inanmak işi değildir. En azından İslam'da, inanmak diye bir şey yoktur. Sorgulamak ve kavramak, aklı kullanmak vardır. Söylenenleri tartmak vardır. Örneğin, bir sözde (ayetlere ''hadis'' de denir ve bu Arapça söz ''söz'' anlamına gelir; ama nedense bu hadislere inanılmaz da, Hz. Muhammed'in ölümünden 200 yıl sonra ''rivayet'' edilen ve böylece kayda geçirilen ''hadis'' yani sözlere inanılır) şöyle denir: ''Onlar, göğün nasıl çalıştığını, nasıl bir şey olduğu üzere baş yorarlar.'' Burada açıkça gök bilimine bir atıf var. Anlamak için, baş yormak yani bilim işletmek gerekir. Kim bilir, belki de yer yüzünde ilk gözlem evini kurmuş olan Türk bilimci Uluğ Beğ, ya tümden, ya da aynı anda merakının yanında, buradan da esinlenmiştir. Bilen var mı? Kimsenin bir halt bildiği yok. Ama bu kitabı da kimse okumadığı için, bunun da böyle olduğunu kimse bilmez. Hatta ve hatta evrime ya da benzer bir gelişim sürecine bile çıkarsama yapan, bilgi sunan sözlerin bulunduğunu, ilk bakışta çok garipsenecek şeylerin yazılı olduğunu da kimse bilmez. Tabi, okuyabilmek için de adam akıllı, bilimli, dil bilimin gerçeklerini bilen, bu kitabı anlamanın yalnızca dil bilimsel bir olay olduğunu bilen adamların işlerine, çevirilerine gerek var. Genel bilinip mevcut olan çevirileri okumamak, yeğdir, okumaktan.


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Türklüğün Eski Çağı
MesajGönderilme zamanı: 11 Tem 2017, 14:05 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 02 Kas 2014, 14:55
Mesajlar: 2510
Yaş:
Arkeoloji, Tarih, Sanat Tarihi, Felsefe, Antropoloji gibi sosyal bilimler üzerine araştırma yapan bilim insanlarında gördüğüm bir ruh hali var; genel anlamda hırçın ve sert mizaçlı oluyorlar. Nedendir diye düşündüğümde; yapılan işlere veya emeklerine değer verilmediği, saygı duyulmadığı, önemsenmediği veya umursanmadığı gerçeğiyle karşılaştım. Gerçekten de Türkiye’ de Sosyal Bilimler üzerinde çalışma yapan bilim insanlarının emeklerine değer verilmiyor. Oysaki Türkiye, bulunduğu coğrafya itibariyle eşsiz bir kültür mirasına sahiptir. Bildiğim kadarıyla, Türkiye de varlığı bilinen ve henüz kazı çalışmaları başlamamış olan binlerce höyük bulunuyor. Bu kadar büyük bir miras başka ülkelerin elinde olsaydı, öyle inanıyorum ki; bu konular üzerine çalışma yapan bilim insanları el üstünde tutulur, baş tacı edilirdi. Ne yazık ki her konuda olduğu gibi bu konuda da büyük bir umursamazlık içerisindeyiz ve değerlerimize sahip çıkamıyoruz.

Efendim, şu an için bildiğimiz yazılı tarih yaklaşık olarak 6000-6500 yıl öncesine dayanıyor. Bildiğimiz pek çok şeyi de Sümer tabletlerinden öğrenilen şeylere borçluyuz. Bu konuda Prof. Kramer’ in çalışmaları meşhurdur. ‘’Tarih Sümer de Başlar’’ diye bir çalışması vardır. İlmiye Çığ Hoca Türkçe’ ye tercüme etmişti. Yine Prof. Osman Nedim Tuna’ nın çalışmalarına göre Sümerce ile Türkçe arasında ki kelime benzeşmesi 165 adettir. Sonradan güncellemiş olduğu çalışmalarla bu rakamın 600 adete çıkartmış olduğunu okumuştum. Yine Azerbaycanlı Aydın Mehmedov diye bir araştırmacının yapmış olduğu bir çalışmadan söz ediliyor. Onun yapmış olduğu çalışmalara göreyse Sümerce-Türkçe kelime benzeşmesi yaklaşık 800 adete çıkartılmış! Azerbaycanlı araştırmacın çalışmalarını görmüş değilim, sadece sonucunu biliyorum ve o sonucu aktardım. Ancak Osman Nedim Tuna hocanın çalışması kitap halinde yayınlanmıştır ve merak edenler temin edip okuyabilirler. (TDK yayınları: Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi ile Türk Dilinin Yaşı Meselesi -isimli kitap)

Efendim, 200.000 bin yıllık tarih söylemine fazla takılmamak lazım. Peki bu söylence nereden çıktı? Pasifik Okyanusunda bir kıtanın var olduğu ve tam olarak bilinmeyen bir tarihte sulara gömüldüğü artık biliniyor. Yani kıtanın tarihi 200.000 yıllıktır veya 200.000 yıl öncesine dayanıyor. Yoksa elbette ki elimizde 200.000 yıl öncesinden gelen yazılı belgeler bulunmuyor. Kaldı ki bilinen yazılı tarihi şunun şurasında 6000-7000 yıllık bir döneme tekabül eder. Kısacası ‘’Cilalı Taş Devrinden’’ bahsediyoruz. Göbekli Tepe kazılarından elde edilen bilgilere göre bölgenin tarihi -yanlış olmasın- nerden baksanız 8.000-9.000 yıllık bir döneme tekabül eder.

Efendim, bu MU Kıtası efsanesi günümüze kadar gelmiştir. Söylendiğine göre Mu rahiplerine veya bilim adamlarına ‘’Naa Caller’’ deniliyordu. Bu rahiplerin yazdığı tabletlerin Tibet ve Himaliyalar da bulunduğu söyleniyordu. Söylendiğine göre, yaklaşık 12.500 yıl öncesinde yaşandığı düşünülen doğal felaketten söz ediliyor. Bu felaketten kaçabilenlerin diğer medeniyetleri meydana getirdikleri de ayrı bir söylencedir. Bu söylenceler Sümer, Mısır ve oradan da Yunan söylencelerine geçmiş, oradan da günümüze kadar aktarıla aktarıla gelmiştir. Ne kadar doğrudur veya tamamen safsata mıdır? bilinmez. Sadece söylenceleri aktarmakla yetiniyoruz. Düşünsenize, bu söylenceler safsatadır diye eski Mısır da veya Sümer de yazılmamış olsaydı; günümüze kadar gelmeyecekti. Demek ki, bunları da bir kültür mirası olduğu kabul etmek lazımdır. Doğrudur veya yanlıştır -orası ayrı. Fakat kültür mirasıdır veya efsanedir. Yani, her şey doğru olmak zorunda mı? Efsanelerin veya söylencelerin, doğruluğunu ya da yanlışlığı tartışmaktan ziyade; Şöyle de bir efsane varmış! diyebilmek, daha doğru bir yaklaşım olur diye düşünüyorum. Mesela Ergenekon Destanı, Türeyiş Destanı veyahut Gılgamış Destanı… diyelim. Böyle bir şey olabilir mi yahu, akla ve bilime ayrıdır diyerekten bu destanları ret mi edeceğiz! Bilim insanları kendi alanlarında ki çalışmaları, bilimsel yöntemlere göre sürdürsünler; bunları da söylenceler veya efsaneler olarak kabul etmek lazımdır. Belki de öyle bir gün gelecektir ki, bir kazı çalışmasında bulunun bir yazıt ya da tablet neticesinde insanlığın bilinen tarihine yeni yeni ufuklar açılacaktır. Belki de bugün için alay edilen söylencelerin aslında gerçek olduğu sonucuna ulaşılacaktır! bilinmez...

_________________

Mustafa Kemal ATATÜRK


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Türklüğün Eski Çağı
MesajGönderilme zamanı: 11 Tem 2017, 14:34 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 06 Ağu 2012, 01:54
Mesajlar: 149
Yaş:
Sn Partikül ve Sn Çetin konu başlığında aranızda geçen yazıların hepsini okudum. Her ikinizin de haklı olduğu noktalar bulunuyor. Bende bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve Türk olarak, Türk tarihine merakım var. Bu merakım beni kendi forum sayfamı kurmaya kadar götürdü. Partikül hocamın dediği gibi maalesef ülkemizde tarih ve arkeoloji denildiğinde verilen tek değer definecilik... Hatta ve hatta yapılan sempozyumlara katılanların çoğunluğu yine bu defineciler oluşturuyor. Forum sayfamda sırf bu yüzden ne üye nede bir konu hakkında yazan kimse yok çünkü onların ilgi alanına hitap etmiyor.

Konu hakkındaki kendi düşüncelerimi yazmak istiyorum. Türk tarihi hakkında elimizde elle tutulur bir kaynak mevcut değildir. Sebebi de yukarıda bahsedildiği üzere Türklerdeki yazılı kaynağın olmamasıdır. Günümüze yakın sayılabilecek bilinen yazılı Dede Korkut gibi bir eserin bile Nüshalarının Vatikan ve Dersen de bulunması bile başlı başına bir faciadır.

Birileri bir teori ileri sürmüş ise bu teoriyi çürütme yoluna gidilmelidir. Bir teori bilimsel yoldan geçmelidir, ama onu çürütmeye kalkanlarda bilimsel yoldan yapmalıdırlar. Sosyal bilimlerde ne yazık ki teoriler, pozitif bilimlerde olduğu gibi kanunlaşmazlar. Bu yüzden tartışma konusu olan 200.000 yıl illaki doğudur diyemeyiz. Ama yanlışlığını kanıtlayan kanıtlar sunabiliriz.

Göbeklitepe örneğinde olduğu gibi din inancının olmadığını (Mö. 8000 -12000) savunan kesim şimdi bu buluntular ile bakış açılarını değiştirmek zorunda kalmıştır. Yeni bulgular olaylara bakış açılarımızı da etkilemektedir.

Son olarak şu sözleri yazmak istiyorum.

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” Atatürk

_________________
Resim
Antik Sırlar


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Türklüğün Eski Çağı
MesajGönderilme zamanı: 11 Tem 2017, 15:38 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Alıntı:
Arkeoloji, Tarih, Sanat Tarihi, Felsefe, Antropoloji gibi sosyal bilimler üzerine araştırma yapan bilim insanlarında gördüğüm bir ruh hali var; genel anlamda hırçın ve sert mizaçlı oluyorlar. Nedendir diye düşündüğümde; yapılan işlere veya emeklerine değer verilmediği, saygı duyulmadığı, önemsenmediği veya umursanmadığı gerçeğiyle karşılaştım. Gerçekten de Türkiye’ de Sosyal Bilimler üzerinde çalışma yapan bilim insanlarının emeklerine değer verilmiyor. Oysaki Türkiye, bulunduğu coğrafya itibariyle eşsiz bir kültür mirasına sahiptir. Bildiğim kadarıyla, Türkiye de varlığı bilinen ve henüz kazı çalışmaları başlamamış olan binlerce höyük bulunuyor. Bu kadar büyük bir miras başka ülkelerin elinde olsaydı, öyle inanıyorum ki; bu konular üzerine çalışma yapan bilim insanları el üstünde tutulur, baş tacı edilirdi. Ne yazık ki her konuda olduğu gibi bu konuda da büyük bir umursamazlık içerisindeyiz ve değerlerimize sahip çıkamıyoruz.

Efendim, şu an için bildiğimiz yazılı tarih yaklaşık olarak 6000-6500 yıl öncesine dayanıyor. Bildiğimiz pek çok şeyi de Sümer tabletlerinden öğrenilen şeylere borçluyuz. Bu konuda Prof. Kramer’ in çalışmaları meşhurdur. ‘’Tarih Sümer de Başlar’’ diye bir çalışması vardır. İlmiye Çığ Hoca Türkçe’ ye tercüme etmişti. Yine Prof. Osman Nedim Tuna’ nın çalışmalarına göre Sümerce ile Türkçe arasında ki kelime benzeşmesi 165 adettir. Sonradan güncellemiş olduğu çalışmalarla bu rakamın 600 adete çıkartmış olduğunu okumuştum. Yine Azerbaycanlı Aydın Mehmedov diye bir araştırmacının yapmış olduğu bir çalışmadan söz ediliyor. Onun yapmış olduğu çalışmalara göreyse Sümerce-Türkçe kelime benzeşmesi yaklaşık 800 adete çıkartılmış! Azerbaycanlı araştırmacın çalışmalarını görmüş değilim, sadece sonucunu biliyorum ve o sonucu aktardım. Ancak Osman Nedim Tuna hocanın çalışması kitap halinde yayınlanmıştır ve merak edenler temin edip okuyabilirler. (TDK yayınları: Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi ile Türk Dilinin Yaşı Meselesi -isimli kitap)

Efendim, 200.000 bin yıllık tarih söylemine fazla takılmamak lazım. Peki bu söylence nereden çıktı? Pasifik Okyanusunda bir kıtanın var olduğu ve tam olarak bilinmeyen bir tarihte sulara gömüldüğü artık biliniyor. Yani kıtanın tarihi 200.000 yıllıktır veya 200.000 yıl öncesine dayanıyor. Yoksa elbette ki elimizde 200.000 yıl öncesinden gelen yazılı belgeler bulunmuyor. Kaldı ki bilinen yazılı tarihi şunun şurasında 6000-7000 yıllık bir döneme tekabül eder. Kısacası ‘’Cilalı Taş Devrinden’’ bahsediyoruz. Göbekli Tepe kazılarından elde edilen bilgilere göre bölgenin tarihi -yanlış olmasın- nerden baksanız 8.000-9.000 yıllık bir döneme tekabül eder.

Efendim, bu MU Kıtası efsanesi günümüze kadar gelmiştir. Söylendiğine göre Mu rahiplerine veya bilim adamlarına ‘’Naa Caller’’ deniliyordu. Bu rahiplerin yazdığı tabletlerin Tibet ve Himaliyalar da bulunduğu söyleniyordu. Söylendiğine göre, yaklaşık 12.500 yıl öncesinde yaşandığı düşünülen doğal felaketten söz ediliyor. Bu felaketten kaçabilenlerin diğer medeniyetleri meydana getirdikleri de ayrı bir söylencedir. Bu söylenceler Sümer, Mısır ve oradan da Yunan söylencelerine geçmiş, oradan da günümüze kadar aktarıla aktarıla gelmiştir. Ne kadar doğrudur veya tamamen safsata mıdır? bilinmez. Sadece söylenceleri aktarmakla yetiniyoruz. Düşünsenize, bu söylenceler safsatadır diye eski Mısır da veya Sümer de yazılmamış olsaydı; günümüze kadar gelmeyecekti. Demek ki, bunları da bir kültür mirası olduğu kabul etmek lazımdır. Doğrudur veya yanlıştır -orası ayrı. Fakat kültür mirasıdır veya efsanedir. Yani, her şey doğru olmak zorunda mı? Efsanelerin veya söylencelerin, doğruluğunu ya da yanlışlığı tartışmaktan ziyade; Şöyle de bir efsane varmış! diyebilmek, daha doğru bir yaklaşım olur diye düşünüyorum. Mesela Ergenekon Destanı, Türeyiş Destanı veyahut Gılgamış Destanı… diyelim. Böyle bir şey olabilir mi yahu, akla ve bilime ayrıdır diyerekten bu destanları ret mi edeceğiz! Bilim insanları kendi alanlarında ki çalışmaları, bilimsel yöntemlere göre sürdürsünler; bunları da söylenceler veya efsaneler olarak kabul etmek lazımdır. Belki de öyle bir gün gelecektir ki, bir kazı çalışmasında bulunun bir yazıt ya da tablet neticesinde insanlığın bilinen tarihine yeni yeni ufuklar açılacaktır. Belki de bugün için alay edilen söylencelerin aslında gerçek olduğu sonucuna ulaşılacaktır! bilinmez...
Andığınız çalışmaları işittim ve biliyorum. Zaten denklikler de var, yukarıdaki yorumumdan çıkartılabileceği gibi. Kuşku yok ki, oralarda bir yerlerde ''bir şeyler kesin var''. Elimdeki bir çalışmada da bu birkaç denkliklerden verilmiş durumda. te(ng)ri - dingir vb. gibi. Ancak bu kesin var olan olayın tam olarak ne olduğunu henüz bilmiyoruz ve çözmeliyiz. Bu Sümerler ortak bir kökenden mi geliyor, olay yalnızca bir söz ve (dolayısıyla da aslında) gelenek verintisi mi; nedir, kesin değil.

Olay, yukarıda da dediğim gibi, bir kıtanın var olmuş olması değil; var olduğu söylemi değil. Birilerinin bu kıtayı, ''var sayılan'' üzerindekileri ve bu ''üzerindekilerinin'' konuştuğu dili Türkçe'ye bağlamalarıdır. Yoksa kıta, o, bu, vd. elbet olabilir. Bu yüzden bu 200.000 söylemi evet, çok önemlidir, çünkü tüm sakatlık buradadır, daha doğrusu bunun üzerinden bina edilmektedir. Yoksa, herhangi bir bulguda saptanan bilgiler veriler, ne olurlarsa olsunlar, veridir. İster tarihi bir gerçeği anlatsınlar (''tarih kaydı''), ister, bizim destanlarımızda olduğu gibi tarihi bir gerçeği biraz efsaneyle karışık anlatsınlar imlesinler (yani ''destan'' olsunlar), ister de salt, tümden birer efsane, anlatı, söylence olsunlar. Kuşku yok olduğu gibi kabul edilmelidir ve evet, bu da, dediğiniz gibi bir gelenek mirası, kalıntısıdır. Sorun, bu, daha ne olup olmadığı belli olmayan ''efsane''lerden birilerinin kendine pay çıkartıp bilmem nerelere gitmesidir. Zaten konumuzun çıkış noktası da bu idi. Yoksa kimsenin herhangi bir bulguda, yazmada, yazıtta, tablette yazılı olana, yazılmış çizilmiş aktarılmış olana bir şey dediği yok. Niye desin zaten. Olmuş bitmiştir. Öyledir, olduğu gibi. Denilen, bunu su-i istimal edenlere.
Alıntı:
Sn Partikül ve Sn Çetin konu başlığında aranızda geçen yazıların hepsini okudum. Her ikinizin de haklı olduğu noktalar bulunuyor. Bende bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve Türk olarak, Türk tarihine merakım var. Bu merakım beni kendi forum sayfamı kurmaya kadar götürdü. Partikül hocamın dediği gibi maalesef ülkemizde tarih ve arkeoloji denildiğinde verilen tek değer definecilik... Hatta ve hatta yapılan sempozyumlara katılanların çoğunluğu yine bu defineciler oluşturuyor. Forum sayfamda sırf bu yüzden ne üye nede bir konu hakkında yazan kimse yok çünkü onların ilgi alanına hitap etmiyor.

Konu hakkındaki kendi düşüncelerimi yazmak istiyorum. Türk tarihi hakkında elimizde elle tutulur bir kaynak mevcut değildir. Sebebi de yukarıda bahsedildiği üzere Türklerdeki yazılı kaynağın olmamasıdır. Günümüze yakın sayılabilecek bilinen yazılı Dede Korkut gibi bir eserin bile Nüshalarının Vatikan ve Dersen de bulunması bile başlı başına bir faciadır.

Birileri bir teori ileri sürmüş ise bu teoriyi çürütme yoluna gidilmelidir. Bir teori bilimsel yoldan geçmelidir, ama onu çürütmeye kalkanlarda bilimsel yoldan yapmalıdırlar. Sosyal bilimlerde ne yazık ki teoriler, pozitif bilimlerde olduğu gibi kanunlaşmazlar. Bu yüzden tartışma konusu olan 200.000 yıl illaki doğudur diyemeyiz. Ama yanlışlığını kanıtlayan kanıtlar sunabiliriz.

Göbeklitepe örneğinde olduğu gibi din inancının olmadığını (Mö. 8000 -12000) savunan kesim şimdi bu buluntular ile bakış açılarını değiştirmek zorunda kalmıştır. Yeni bulgular olaylara bakış açılarımızı da etkilemektedir.

Son olarak şu sözleri yazmak istiyorum.

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” Atatürk
Eğdiğim yerler (pek) doğru değil değerli koldaşım. Her şeyden önce, yad kaynaklarda Hun dönemine (Ermeni kaynakları vs. de buna dahil, salt Çin sanılmasın) kadar giden ton kadar veri olmasıyla birlikte* bizim kaynaklarımız* da boldur; Hun çağına gitmese de. Türk Kağanlığı döneminden başlayacak olursak, salt Moğol ilinde 200 üzerinde ya da bu sayıya yakın (tam anımsayamadım birden) küçüklü büyüklü taş yazıtlar vardır. En son 2011 yılında bulunan Delgeerhaan yazıtlarıdır; bu bulmalar da her gün artıyor. Hepsine toptan bakınca, nasıl bir dil ve anlayışının var olduğunu, nasıl bir geleneğin sürdüğünü; önemli ve yoğun, hacimli olanlarında da geçmişte neler olup bittiğine tanık oluyoruz. 300e yakın olan Kem, yani Yenisey'de bulunan yazıtlar vardır. Bizim, yani (batı) Oğuzların geldiği yerde, Talas'da, Koçkar'da yine sürü kadar yazıt vardır (çekimdeki ''Tanrı Dağı Yazıtları''). Altay'da yazıtlar vardır.

Türkçenin en büyük söz baylığının bulunduğu ve Uygur yazısıyla yazılmış olan ''Turfan yazma''ları vardır; ki bunları kimse bilmez. Kağıdı, matbaayı üreten de Alman'a benzemiyor, daha çok bize benziyor. Bu kağıt/kağaz sözü de büyük olayla Türkçe zaten. Bu Uygur yazısı, Fatih'e kadar gelmiş ve geçen günlerde bizzat kendisinin bir yazmasını gördüm. Rahmet Arat 1940larda konu üzerine çalışma yapmış; biz daha bugün öğreniyoruz. Şu an anlatacağım diye beynim düğümleniyor. Sözün kısasını vereyim: Birçok şey değil, hiç birşey bilinmiyor. Olay görüldüğü bilindiği gibi değil.

Yazılı kaynaktan kasıt yazı geleneği, yani yazı ise, bu doğru değil. Esik kurganında (altın elbseli adam) bulunan bulgular arasında bir çanak** vardır ve bu çanak üzerinde yazı vardır. Bu kurganın tarihlemesi yaklaşık günümüzden 2300-2400 yıl önceye gidiyor. Yine Çin kaynakları, Hunlardan için, tahtaya ''kaktıklarını'' anlatıyor. Yani, bildiğimiz Türk yazısının (Orkun'dan herkesin bildiği) ''oyulması'' anlatılıyor burada. Bir takım şeyleri anlatmamış olmamız ve veya olması gereken üzerinde anlatmamış olmamızın da, bir takım nedenleri var sanıyorum. Ama bu ayrı konu.

*Daha araştırılmamış ton kadar veri, kaynak var. Herkes Çini bilir, ama ben onlarla da akraba ve geçmişte iş görmüş olmamızdan, Kore kaynaklarında da hakkımızda çok veri bulunduğuna inananlardanım. Var mı Korece bilenimiz? Oralara gidip araştıranımız, soranımız? Geçenlerde yine Türk Kağanlığı döneminden kalma bir yazıttan söz ettim. Farsça (Soğdça ve yazısını) iyi bilenimiz (de) yok. İran'da başta Selçuklu üzerine olmak üzere bir sürü kaynak var, kimsenin gittiğini sorduğunu görmüyorum. Başbakanlık belgeliği (arşiv) dolup taşıyor; halen tam bilinmiş okunmuş ve araştırılmış değil. Çin'de bilinmeyen daha çok yazıtlar ve el yazmaları var. Çekimde en sağda görülen Cengiz Alyılmaz'dan olan gök rengindeki çalışma buna güzel örnek.

Kem yazıtlarını adam akıllı inceleyen bir Ruslar var. Adam 20 yıl önce tüm çalışmalarını yayınlamış. Bizde daha yeni çıktı: http://www.kitapyurdu.com/kitap/yenisey ... 30035.html

**http://www.yenicaggazetesi.com.tr/altin ... 3371yy.htm

Resim

Yani kısa sözle anlatamayacağım bir birikim söz konusu. Bunları görüp belirli oranda da okumuş olmak gerekir, var olan tüm birikimi az çok tahayyül edebilmek için.


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Türklüğün Eski Çağı
MesajGönderilme zamanı: 11 Tem 2017, 17:25 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 22 Şub 2014, 17:08
Mesajlar: 1050
Konum: Kırklareli
Yaş: 31
200 bin yıl önce daha homo erectusun soyu tükenmemişti ve biliyorsunuz hepimiz homo erectustan evrildik dolayısıyla homo erectus tüm insanların atasıdır. Demek istediğim şu ki 200 bin yıl geriye gittikten sonra bulacağınız ata muhtemelen dünyanın yarısından fazlasının atası olur. Bizim anladığımız anlamda Türklük veya bozkır kültürü zorlasak İskitlerden belki biraz daha öncesine kadar götürülebilir. Az çok delille net olarak götürebildiğimiz yer ise Hunlardır.


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Türklüğün Eski Çağı
MesajGönderilme zamanı: 11 Tem 2017, 18:38 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 31 Oca 2017, 23:39
Mesajlar: 549
Yaş: 39
Arkadaslar asagidaki belgeselde 40 bin senedir ayni yerde yasayan ve Insan DNA nin atasisayilan Kazak bir adam var.
https://www.youtube.com/watch?v=KgXFPdEsrnw

Sn.Cetin yari koreli bir arkadasimla bende bazi Türkce ortak kelime aradim arkadas kisitli korece bildiginden sadece bir kac yemek türüne rastladim oda Manti idi (manti yemegi Türk yemegimi onu bilmiyorum .
Benim tesbitlerimde Japonca Korece ve Türkcenin ta köklerinde ortakliklar var ama Finncede daha Türkce kelimeler var ayrica Macarlarda "Cebime üc alma koydum" sözünü gayet iyi anlamaktalar.

_________________
GERÇEKLERİ SÖYLEMEKTEN KORKMAYINIZ..!

Mustafa Kemal Atatürk


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Türklüğün Eski Çağı
MesajGönderilme zamanı: 11 Tem 2017, 22:28 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
''Destan'' demişken. Bugün yeni gelenler arasından.

Resim

Resim


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Türklüğün Eski Çağı
MesajGönderilme zamanı: 11 Tem 2017, 22:48 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Alıntı:
Arkadaslar asagidaki belgeselde 40 bin senedir ayni yerde yasayan ve Insan DNA nin atasisayilan Kazak bir adam var.
https://www.youtube.com/watch?v=KgXFPdEsrnw

Sn.Cetin yari koreli bir arkadasimla bende bazi Türkce ortak kelime aradim arkadas kisitli korece bildiginden sadece bir kac yemek türüne rastladim oda Manti idi (manti yemegi Türk yemegimi onu bilmiyorum .
Benim tesbitlerimde Japonca Korece ve Türkcenin ta köklerinde ortakliklar var ama Finncede daha Türkce kelimeler var ayrica Macarlarda "Cebime üc alma koydum" sözünü gayet iyi anlamaktalar.
Bize en yakın olan Moğollar. Japonların ise, ustamın bir kezinde demesine göre, köklerinde Mançuluk olabilir. Yani bizim oralardan (coğrafya) oralara doğru bir gidiş olabilir, demişti. Mançu da Moğol'a yakındır, az çok bildiğimce. Kore (gogoryo mu diyorlardı kendilerine? çıkartamadım) ise bu halkaların en karmaşığı idi yanılmıyorsam. Tam bilinmiyor, Japon da öyle. Bu arada Kaşgarlı Mahmud Japondan söz ediyor ve ''Çok uzakta, doğudalar, oralara erişim güç.'' diyor ve Ç ile başlayan Türkçe adlarını veriyor; ne yazık, şimdi anımsayamadım. Bu işler halen net olarak çözülemedi, ama bir şeyler var. Finleri bilmiyorum ama onlar da Altay-Ural birleşiğinde en batıdaki halka olarak kabul ediliyorlar. Macarlar da, bizimkilere çatmadan evvel, bu Ural'ın, yanılmıyorsam, anlattığı Ugor denilen topluluklardan olsa gerek; ama bunda şimdi hiç mi hiç emin değilim, yanlış olabilir; buna dikkat. Altay-Ural teorisini bugüne dek birçok kimse kabul etti, yani doğru gördü, kimisi ise karşı çıktı. Günümüzde durum, sanıyorum ki tam bir yüzde yüzlük durum olmamasına karşın, daha çok kabule doğru eğilim. Ancak Altay birliği teorisinde büyük gerçeklik görünüyor. Yani, Türk-Moğol-Mançu. Ustamın bu konuda çok çalışması var. Geçenlerde, ben-sen-siz-o vs. gibi kiplerin her üç dilde de (aşağı yukarı) aynı, bir Mançu'nun arada bir değişiklik gösterdiğini gösteren kısa bir çalışma yayınladı. Yani bu iş ortak bir ataya gidebilir.


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Türklüğün Eski Çağı
MesajGönderilme zamanı: 11 Tem 2017, 23:01 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Yukarıda Uluğ Beğ'i anmışken, bu iki çalışmayı da üleşmek istiyorum. ''Uluğ Bey'' ile başlayıp diğerine geçeceğim.

Resim

Resim

Resim


Başa dön
   
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder  Başlığa cevap ver  [ 15 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC+03:00


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma dosya ekleri gönderemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
Powered by phpBB® Forum Software © phpBB Limited

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye