TRMilitary

Tam Bağımsız Türkiye için Yerli Savunma Sanayii
Zaman: 12 Ara 2017, 17:15

Tüm zamanlar UTC+03:00


Loading



Yeni başlık gönder  Başlığa cevap ver  [ 109 mesaj ]  Sayfaya git Önceki 1 2 3
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 29 Eyl 2014, 17:19 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 30 Ara 2013, 00:21
Mesajlar: 2090
Yaş:

Bir önceki sayfanın en son iletisi:

Bize birde kendince amatör önerilerini de belirt bir fayda çıksın
Önümüzdeki 50 yılda tablo şu ilerleme seyri ile nereye gider Türkiyede.
Daha iyisi makul beklentiler ile mümkünmü vede.

_________________
Resim


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 29 Eyl 2014, 19:24 
Çevrimdışı
Üye

Kayıt: 28 Ağu 2014, 18:45
Mesajlar: 472
Yaş:
Alıntı:
Yok dostum kızmadım. Ne önemi var?.. Pek bir şey değiştirmeyecek bir kaç yazı işte...

Yorum yazmak isteyen arkadaşların üstünde düşünmesi için üç soru sormak istiyorum:

1- Kimisi der ki "İslam uygarlığının ilk dönemlerindeki bilimsel ilerlemenin nedeni İslam'ın bilimi teşvik etmesidir".

Bu tezi ortaya atanların, "Peki sonra ne oldu? Niye oldu?" sorusuna öyle alelacel, laf yetiştirmek gayretiyle değil, kapsamlı, mümkünse referanslı bir yanıt hazırlamaları gerekir.

2- Kimisi der ki "İslam sebebiyle geri kaldık".

Bu tezi ortaya atanların da İslam uygarlığının ilk dönemlerindeki bilimsel gelişmeyi güzelce bir izah etmeleri gerekir.

3- Kimisi der ki "İslam dahil tüm tek tanrıcı dinler bilimsel gelişmelerin baş düşmanıdır. Olmasalar tam süper olurdu".

Bu tezi ortaya atanların Roma dönemi hakkında bir izahat yapmaları gerekir. Malum Roma dünyaya bin yıl boyunca hakim oldu. Doğu Roma'yı da katarsak 2000 yıl ayakta kaldı. Bazı bilimsel gelişmelere de yol açtılar ama bilimleri büyük ölçüde Yunan bilimiydi. Hıristiyanlığın etkin olduğu son zamanları hariç, baskın bir tek tanrıcı din de yoktu. Neden Roma döneminde Galileo, Descardes, Newton, Fleming filan yetişmedi? Romalılar geri zekalı mıydılar?

Umarım tek cümlelik çözümlemelerin meselenin esasını ortaya koymasının zor olduğu anlaşılmıştır.
Evet haklısınız.

_________________
''Türk Silahlı Kuvvetleri, bölücü terör örgütü tamamen yok edilinceye kadar bu haklı mücadelesine azim ve kararlılıkla devam edecektir. bu vesile ile aziz şehitlerimize bir kere daha huzurunuzda tanrıdan rahmet diler, aziz ruhları önünde saygı ile eğilir, ailelerine ve bütün Türk ulusuna başsağlığı dileriz."


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 29 Eyl 2014, 23:22 
Çevrimdışı
Üye

Kayıt: 30 Ara 2013, 00:49
Mesajlar: 190
Yaş:
Foruma çok yazmayayım sadece okuyayım diyorum ama yazsam bir türlü yazmasam bir türlü
Buyrun;

Metroda kalçasına demir saplanan Fatih Çoban'ın babası metronun amme hizmeti olduğunu ve davacı olmayacaklarını belirterek "Bu Allah'ın yazısı. Ne yazılmışsa o gelir başa. Akacak kan damarda durmaz" dedi.
http://www.radikal.com.tr/turkiye/metro ... iz-1215498

Acaba, kazazedenin babasının dediği gibi gerçekten kader mi?
Yoksa, önlenebilirmiydi?
Dönüp dolaşıp aynı şeyleri konuşuyoruz, insana verilmeyen değer, eleştiriye kapalı olmak
Kaza önelenebilirmiydi?sorumlusu cezalandırlacak mı?Bir daha yaşanmaması için neler yapılmalı?Bu tür kazalarının oluşmasını önlmek için bir sistemimiz var mı?offf yazarken darlandım anasını satayım


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 29 Eyl 2014, 23:29 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 30 Ara 2013, 00:21
Mesajlar: 2090
Yaş:
Kalçasından demir girmiş çıkmış. O babanın derdi şimdi evladına en iyi sağlık hizmetinin verilmesidir. Bence bunlarıda düşünüyordur kimseyi kızdırmak istemiyordur bu aşamada. Belediye şimdi yaralıya sahip çıkmıştır. Zaten ortada bırakılmaz hastanede ama ne bilcek baba işte doktoruda belediyeyide metroyuda aynı devlet sanıyor. O şimdi bunu nerde demiştir kesin hastane koridorunda. Orada ruh hali teslimiyet halinde olur. Eve gidince değişir fikri aldığı akıllarla.

_________________
Resim


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 30 Eyl 2014, 10:48 
Çevrimdışı
Akıncılar

Kayıt: 18 Oca 2013, 13:48
Mesajlar: 1547
Yaş:
Sayın Karadeniz'in gündeme getirdiği konu, ilk bakışta başlığımızla alakasız gibi görünse de gerçekte son derece alakalı...

"Kadercilik" anlayışının bilimsel ilerlemelere engel olan faktörlerden biri olduğunu düşünüyorum. "Kader" kavramının dinde olmasının iki nedeni vardır: Biri, kelam kapsamına giren teknik zorluklardır. Tartışmaya açmanın konumuzla bir alakası olmayacaktır. Diğeri insanlara başlarına gelen kötü olaylara karşı bir teselli verme ihtiyacıdır.

Hem birinci, hem ikinci nedene ve bu anlamda kader kavramının toplumda yer etmesine bir itirazım yok. Sorun, kader anlayışını, teselli ihtiyacının ve imani zorunluluğun ötesine taşıyıp, hemen hemen her durumda kullanmaktır. İnsanın çocuğu öldüyse büyük ızdırap çeker. Böyle bir durumda kader anlayışı ihtiyaç duyan kimseden esirgenmemesi gereken bir tesellidir elbette. Çocuk birilerinin ihmali sebebiyle öldüyse de dini açıdan son tahlilde yine kader kurbanı olmuştur. Olmuştur olmaya ama bu noktada kalkıp, şahsi bir teselli aracı olması gereken kader kavramının, suçluların suçlarını örtbas etmek için kullanılmaması gerekir.

Muhteşem Yüzyıl'da bir Pedro karakteri vardı. Hani Mihrimah Sultan'ın flört ettiği iddia edilen doktor. Söz konusu doktor kurgusal bir karakter değildir. Gerçektir. Anıları şurada:

http://www.idefix.com/kitap/pedronun-zo ... 4NLW0MDJUY

Pedro doktor filan değildi. Yolculuk ettiği gemi basılınca, forsa olmaktan kurtulmak için, kaptan köşkünde bulduğu bir tıp kitabını sallayarak doktor olduğunu iddia etmişti. O zamanlar tıp o kadar geriydi ki aslında tıptan anlamayan Pedro'nun, tıp konusundaki yanlış görüşlerle bulanmamış olan sağduyusuyla bulduğu, bazılarını eline geçen kitaptan öğrendiği çözümler, şansının da yardımıyla işe yaradı. Bir çok kişiyi tedavi edince, ünü yayıldı ve sonunda Mihrimah Sultan'ı da muayene etti. Etti etmesine ama flört filan elbette söz konusu olamazdı. Tül arkasından, gözetim altında bir muayene yaptı hepsi o!...

Konumuza dönersek, Pedro anılarında diyor ki "Doktorluk yapmak için Türkiye kadar rahat bir memleket bulunamaz. Hastayı iyi ederseniz sizi bahşişe boğarlar. Ölürse, "kaderi böyleymiş" deyip geçerler... Ya bizim memlekette öyle mi? Hastanın başına bir iş gelirse dayak yemeden kurtulursanız iyidir!"...

Diğer bazı seyyahlar, İstanbul'da veba salgını olduğunda vebalıların giysilerinin çarşıda, pazarda satıldığını, karantina uygulanmadığını şaşırarak aktarırlar. O sıralar Avrupa aldığı acı derslerin etkisiyle karantina uygulamasına başlamıştı... İlginç olan, veba görünen yerlere gidilmemesi konusunda hadisler olduğu halde böyle yapılmasıydı!... Aslında padişahların ve devlet büyüklerinin veba sırasında kenti terk ettiğini biliyoruz. Fakat halkın cehaleti had safhadaydı ve yönetim kendini kurtarmak dışında sıkı tedbir alma ihtiyacı hissetmiyordu.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 30 Eyl 2014, 14:01 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Tem 2012, 17:10
Mesajlar: 561
Yaş:
Alıntı:
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, AİHM’nin ‘Zorunlu din dersi kaldırılsın’ kararını anımsatarak,
“Bu yanlış bir karar. Dünyanın hiçbir yerinde zorunlu fizik dersinin, zorunlu kimya, zorunlu matematik dersinin tartışma konusu olduğunu göremezsiniz. Ne hikmetse zorunlu din kültürü ve ahlak dersi her zaman tartışma konusu olur. Zorunlu din kültürünü kaldırırsanız onun yerine uyuşturucu, şiddet, ırkçılık gelir” dedi.
Sene 2014 . Başka birşey yazmaya gerek yok bu konuya zannedersem

_________________
Resim


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 30 Eyl 2014, 14:22 
Çevrimdışı
Genel Yetkili
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19 Tem 2012, 11:49
Mesajlar: 3293
Yaş:
Bilim üretemiyoruz ama çok güzel namaz kıldıran seccade, kıbleyi gösteren aplikasyonlar, dijital zikirmatikler yapıyoruz. Hakkımızı yemeyin lütfen.

Adam bu konuda http://trmilitary.com/viewtopic.php?f=60&t=4743 akıl işi ürünler yaratıyor.

Bizdeki cahillik geni aktif olduğu sürece biz bir halt yiyemeyiz. En tepedeki profu da cingözlük yapıyor, en dipteki de çakallık yapıyor.

Ben hala ısrarcıyım, bize sağlam bir tokat atmadıkları kendimize gelmediğimiz sürece bizden bir cacık olmaz.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 11 Kas 2014, 16:50 
Çevrimdışı
Akıncılar

Kayıt: 18 Oca 2013, 13:48
Mesajlar: 1547
Yaş:
Dostlar, Halil İnalcık Hocamızın şu başlık altında yayınlanan videosunda söyledikleri, bu başlık altında daha önce de değindiğim din adamı - devlet ilişkisini biraz daha kapsamlı ele almam gerektiğini gösterdi:

viewtopic.php?f=54&t=4885&p=158838#p158838

İslam Tarihi'ne baktığımızda, başlangıçta din adamlarıyla devlet arasında büyük problemler olduğunu görüyoruz ki daha önce de kısaca ele aldığım bu problemler, İslam dünyasında bilimin yükselişinin ana nedenleri arasındadır. Ne zaman ki problemler azaldı, İslam dünyasında bilim inişe geçti...

Daha önce İmam El Eşari'nin oldukça erken bir tarihte yazılmış "İlk Dönem İslam Mezhepleri Tarihi" adlı eserini refere etmiştim:

http://www.idefix.com/kitap/ilk-donem-i ... 6D1512K8KJ

Eser daha İslam'ın üçüncü yüzyılında yazılmasına rağmen, kıyamet kadar mezhebi ele alır. Sonraki dönemlerde arada yeni mezhepler çıksa da, söz konusu mezheplerin çoğu tarihe karışmıştır. Ana akım olarak, Ehl'i Sünnet Ve'l Cemaat ve Şii akideleri toplum içinde yer bulmuş, özde pek bir farklılık yaratmayan tasavvufi mezhepleri saymazsak, mezhep sayısı azalmıştır.

İlk dönem mezheplerine baktığımızda bunların sadece dini görüş farklılıklarını ortaya koyan mezhepler olmadıklarını, kahir ekseriyetinin bir takım siyasi talepleri de gündeme getirdiğini görüyoruz. Emevilerin iktidara gelmesiyle birlikte hilafet, dini akidelerin tek tespit, tescil merci olmaktan çıktığı için, dini konularla biraz derinden ilgilenen müslümanların bir çoğu ortaya bir görüş atmaktan çekinmemiştir. Halifenin zulmettiği, dinden sapıldığı görüşünde olan her müslüman, kendisinde halifeye "Allah'ı hatırlatmak ve Kuran'a davet etmek" yetkisini görüyor, şartların, taraftarlarının ve cesaretinin elverdiği oranda görüşlerini ifade ediyordu. Dini tartışmalar artık dini tartışma olmaktan çıkmış, iktidarı ele geçirmenin veya sürdürmenin aracı haline gelmişti. Emevi halifelerinin bir dönem "Mutezile"yi benimsemesinin ve "Kuran yaratılmış mıdır?" gibi detay bir soru sebebiyle sayısız insana ve alime zulmetmelerinin sebebi budur. Hoş, zulmettikleri alimlerin de asıl derdi, Emevilerin sadece dinen değil, aynı zamanda siyaseten istedikleri çizgiye gelmesiydi.

Düzenin sağlanabilmesi için, din adamlarının siyasetten olabildiği kadar çekilmesi gerekiyordu. Her önüne gelenin "Allah'ı hatırlatması ve Kuran'a davet etmesi" can sıkıyordu... Din adamları ne kendilerini rahat bırakıyordu, ne dünya nimetlerin peşindeki halkı, ne de bilginleri... İlk başta siyasi taleplerin önünü zor kullanarak ve aynı zamanda özgürlük tanıyarak kesmeye çalıştılar. İsteyen istediği gibi düşünsündü ama bir şartla: Gündeme "siyasi talep" getirmeyeceklerdi. Gerçekten iyi bir politikaydı. Dini bölünmüşlük işlerine yarıyor, isyanları bastırmalarını kolaylaştırıyordu. İslam dünyasında bilim bu dönemde yükseldi..

Fakat Haçlı Seferleri ve Moğol İstilası düzen ve birlik ihtiyacı gerektirdi. Artık din adamlarıyla bir konsensüs sağlamaları gerekiyordu. Halkı kontrol altında tutmaları, iktidarlarının meşruiyetine yeterli dini dayanak bulmaları lazımdı. Tabi ki din adamlarının siyasette etkili olmalarını istemiyorlardı. Onlara bazı ayrıcalıklar tanıyarak, siyasete yine fazla karışmamalarını, kendi meşruiyetlerini tasdik etmelerinı ve halk içindeki dini kaynaşmayı kontrol altına almalarını sağlayabileceklerini düşündüler.

Aradıkları can simidini bir zamanlar zulmettikleri Ehl'i Sünnet Ve'l Cemaat imamlarının öğrencilerinde buldular. Bir konsensüs sağlamanın iki taraf içinde karlı olacağı ortadaydı. Zamanla iyi organize edilmiş medreselerde, resmi görüşe uygun olarak yetiştirilen, kendilerine verilen rütbe ve makamlarla kast oluşturan din alimlerinin yardımıyla ana akım mezhepler oturmaya, çıkıntılık yapanlar fazla yol almadan derhal elimine edilmeye başlandı. Devlet adamları ile yeni alimler arasında bir konsensus oluştu. Onlar artık devlet adamlarını müzik dinlemelerini, şarap içmelerini, türlü zulümlerini görmezden geliyor, devlet adamlarını tekfir etmeye filan kalkmıyor, devlet adamları da onlara ayrıcalıklar tanıyor ve halka bir yere kadar müdahale etmelerine izin veriyordu. "Devlet başkanı zalim ve fasıksa bile, imanlı olması ve halkı dinden saptırmaya kalkmaması halinde ona karşı isyanın haram olduğu", "İçtihat kapısının kapandığı" gibi görüşler söz konusu gelişmelerin bir ürünüdür. Artık din, mücahitlerin, doğa bilginlerinin, devlet adamlarının filan söz söyleme yetkisi olan bir alan olmaktan çıkmıştı. Din konusunda sadece medrese sisteminden çıkan ve bir nevi "ruhban" organizasyonu gibi çalışan "alimler" söz söyleyebilirdi. Söz konusu konsensüs İslam dünyasında bilimin sonu oldu...

Hocalarına ihanet eden Ehl'i Sünnet Ve'l Cemaat alimlerinin işbirlikçi tutumları konusunda itiraz etmek isteyen olursa bir örnekle yanıt vermek isterim: Sizce İmam Ebu Hanife Osmanlı padişahlarının zamanında yaşamış olsaydı, padişahların saraylarında hadım köle kullanması, tahta geçince masum kardeşlerini katletmesi konusunda sessiz kalır mıydı? "Sessiz kalırdı" diyen Ebu Hanife'nin hayatını hiç okumamış demektir...

Osmanlı devleti kurulduğunda din adamlarının etkisi oldukça sınırlıydı. İlk padişahlar döneminde siyasi olaylara büyük etkisi olan bir din adamı çıktı mı hiç? Kesinlikle hayır... Şeyh Edebali, Akşemseddin filan geçiniz... Hepsi iktidarı tasdik ettikleri sürece etkili oldular. Fatih İstanbul'un fethi sırasında itibar ettiği Akşemseddin'e ve diğer hocalarına zaman içinde kalplerini kırarak yol verdi. Zira onlar ne Fatih'in önemli makamları kapıkullarına vermesinden, ne de Rönesans alimleriyle içli dışlı olmasından memnundular...

Fatih'in politikası sürdürülebilseydi Osmanlı için daha hayırlı olurdu. Tabi Fatih ayarında ve hatta onu da aşan bir kaç padişahın ard arda gelmesi koşuluyla... Belki Osmanlı hiçbir zaman başaramadığı bilim üretme işini bile başarabilirdi.

Fakat İkinci Beyazıd'ın iktidara gelmesiyle birlikte her şey bitti. İkinci Beyazıd'la birlikte din alimlerinin devlet işlerindeki etkisinin gittikçe arttığını görüyoruz. Devlet işlerinde etkileri arttığı gibi, dini görüş farklıkları konusunda oldukça hoşgörülü olan Osmanlı toplumunu da yobazlığa sürüklediler zaman içinde...


En son Rumeli tarafından 01 Şub 2016, 17:03 tarihinde düzenlendi, toplamda 2 kere düzenlendi.

Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 23 Oca 2015, 15:44 
Çevrimdışı
Akıncılar

Kayıt: 18 Oca 2013, 13:48
Mesajlar: 1547
Yaş:
Çok kişiye garip gelecektir ama Osmanlı'nın bilim üretmedeki yetersizliğinin sebeplerinden biri "dini fanatizm" eksikliği olabilir. "Dini fanatizm" özünde kötüdür ve genellikle hep kötü sonuçlar doğurur. Fakat Avrupa tarihine baktığımda bir çok gelişmenin önünü açan faktörlerden birinin yine "dini fanatizm" olduğunu görüyorum.

"Dini fanatizm"in türleri vardır. Bir tanesi müesses nizamın devamına yönelik fanatizmdir. Bir diğeri müesses nizama alternatif olarak geçmişi gören fanatizmdir. Bunlar toplumsal ve bilimsel gelişmeleri örseleyen fanatizm türleridir. Osmanlı aynen Avrupa gibi söz konusu iki tür fanatiğin eksikliğini çekmiyordu elbette. Osmanlı'nın eksikliğini çektiği fanatik türü, dini inançları doğrultusunda müesses nizamı ve haliyle geleneksel din anlayışını sorgulayan fanatik türüdür.

Aslında geleneksel din anlayışına karşı çıkan fanatikler vardı. Fakat bunların hemen hemen hepsi sufilerdi. Şeyh Bedrettin dışında halkı ilgilendiren konularda bir davası olan pek çıkmadı. Kendilerine dert ettikleri meselelerin (Mesela "Hazreti Muhammed mi üstündür, Hazreti İsa mı?" tartışması gibi) ne müesses nizamla, ne de halkın sorunlarıyla bir ilgisi vardı. Alevi isyanlarını yöneten Alevi babalarını da saymıyorum...

Avrupa tarihine baktığımızda ise asıl amaçları o olmasa bile sonuç olarak bir çok gelişmenin önünü açan bazı dini fanatikler görüyoruz. Aslında liste uzun tutulabilir ama yazımı fazla uzatmamak için üçü üstünde durmak istiyorum: Martin Luther, Thomas More, Oliver Cromwell...

Martin Luther öyle esnek görüşlü bir kişi değildi. Calvin kadar olmasa da sıkı bir fanatikti. Nizamı din adına eleştirdi. Derdi dinin özüne dönmekti. Fakat söz konusu özü geçmişte aramadı, İncil üzerine yaptığı çalışmalarla kendisi buldu. Akla ülkemizdeki bazı alimleri getirmiyor mu? Yaptıklarının sonuçlarını anlatmama lüzum yok tabi ki...

Thomas More!.. Kralın kanatları altında refah içinde yaşamaktayken, kralın kendisini kilisenin lideri olarak ilan etmesine ve daha bir çok politikasına kafası pahasına karşı çıktı. Sonuçta Anglikan kilisesinin kurulmasını ve kralın kilisenin lideri olarak kabul edilmesini engelleyemedi. Fakat çabaları yine de meyvesini verdi. Teorik olarak İngiltere kralları Anglikan kilisenin başı olarak kabul edilmeye devam etse de 8. Henry'den sonra dini inanışlara etkin olarak müdahale edebilen kral çıkmadı. Keza yazdığı "Ütopya" adlı meşhur eseri erken sosyalizm anlayışının nişanelerinden biridir. Sonraki filozoflara ilham kaynağı oldu.

Oliver Cromwell... Dini konularda aynen siyasi konularda olduğu gibi, çağdaşları tarafından "kudurmuş" diye nitelenecek kadar fanatikti. Parlamentoyu fesheden kralı alaşağı etti, kafasını kopardı, sonunda içindeki işbirlikçilerden bezdiği parlamentoyu kendisi feshetti. Ölümünden sonra eski nizam yine kuruldu ama parlamentoyu kalıcı olarak kapatmaya cesaret eden kral çıkmadı bir daha...

Peki Osmanlı'da neden böyle örnekler çıkmadı? Derin bir konudur... Görebildiklerimi kısaca özetlemeye çalışayım:

Katolik Kilisesi'nin daha en başından itibaren kralların, imparatorların tahakkümlerinden büyük ölçüde uzak olması önemli bir farktır. Evet, söz konusu bağımsızlık ve kilisenin zaman zaman kralların, imparatorların gücünü aşan gücü bir çok soruna sebep olmuştur ama aynı zamanda "din-devlet" ayrımının da temelini oluşturur. Sonradan kurulan protestan kiliseleri de pratikte aynı geleneği sürdürmüşlerdir. Şu farkla ki yönetim üzerinde Katolik kilisesi kadar etkin olamadılar hiçbir zaman. Öyle olması çok da iyi oldu tabi. Sözünü ettiğimiz din-devlet ayrımı zamanla bilimin gelişmesine ve toplumsal gelişmelere yol açan unsurlardan biri oldu.

Osmanlı'da ise aynen Ortodoks dünyasında olduğu gibi din devlete doğrudan eklemlenmişti. Gelirleri büyük ölçüde devlete bağlı, kastlaşmış ilmiye sınıfı içinden özgün düşünen pek çıkmadı. Bilgi onların tekelinde olduğu için (matbaanın kullanılmaması ve diğer bir çok nedenden ötürü) diğer sınıflardan da çıkmadı... Şurada anlatıldığı gibi

viewtopic.php?f=54&t=5047&start=75

ilmiye sınıfı devletin bir çok uygulamasına din adına karşı çıkabilirdi. Bağımlılıkları yüzünden yapamadılar. Diğer taraftan devletin de eli serbest değildi. Devletin ileri yönde atmaya çalıştığı bir çok adım bizzat ilmiye sınıfı tarafından engellendi, geciktirildi... Dolayısıyla ortada meşum bir denge vardı. Ağırlığını koyup, dengeyi bozmaya cesaret edecek, ne bir fanatik, ne de özgür düşünceli insan çıkabildi.

Bu sebepten ötürü bana göre Osmanlı tarihindeki "alim" diye öne çıkarılan bir çok kişiye bana göre hak ettiklerinden fazla değer veriliyor. Eğer Batıdakiler ayarında alimlerimiz olsaydı bu hallere düşmezdik.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 17 Nis 2017, 10:32 
Çevrimdışı
Üye

Kayıt: 21 Eki 2012, 16:55
Mesajlar: 47
Yaş:
Osmanlı daha Çukurova'yı tarıma açamamıştır. Cumhuriyete kadar Anadolu'nun en büyük ve verimli tarım alanı bir bataklıktı. İstanbul'a buğday Romanya'dan ithal ediliyordu. Osmanlı'nın gelişmek ve üretmek gibi bir derdi hiç olmamıştır. Tam tersi halkı uyandıracağı için bu gibi şeylere düşmandı. Dolayısıyla bilim gündemde bile değildi.


Başa dön
   
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder  Başlığa cevap ver  [ 109 mesaj ]  Sayfaya git Önceki 1 2 3

Tüm zamanlar UTC+03:00


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 4 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma dosya ekleri gönderemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
Powered by phpBB® Forum Software © phpBB Limited

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye