TRMilitary

Tam Bağımsız Türkiye için Yerli Savunma Sanayii
Zaman: 16 Ara 2017, 23:41

Tüm zamanlar UTC+03:00


Loading



Yeni başlık gönder  Başlığa cevap ver  [ 105 mesaj ]  Sayfaya git Önceki 1 2 3 Sonraki
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 11 Kas 2012, 20:09 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 25 Ağu 2012, 18:10
Mesajlar: 806
Yaş:

Bir önceki sayfanın en son iletisi:

Kaynağa ne gerek ver yahu, adı üstünde ''İmparatorluk'' :? Tek bir etnik kökene bağlı değil.

Ha bu ''Türklük'' falan mevzusu, ''Türk kültürünün devlete yön vermesi'' ise, evet Türk değil idi. Çünkü ona bakarsanız padişahlar bile Türk değil idi (geldik yine şu kafatasına emi, iyi halt yedim)

Fatih'ten birkaç nesil sonra soyu devam ettiren padişahlarımızın eşleri ''gavur'' olmuş idiler. Ee ? Hani neyi tartışıyoruz ki ?

Eğer birileri ''Türkler, Osmanlı'da, diğer kökenlere üstünlük taslayıp ırkçılık yapmadı'' diye Osmanlı'dan soğuyacak ise ;

Yallah :shock: Durdukları hata.

Osmanlı'dan millet soğumasın diye masal yazmaya lüzum yok, o dönemde Osmanlı Halkı'na mensup Ermeni kökenli Osmanlı vatandaşı da alabildiğine özgürdü, Türk de özgürdü.

Ha, Türk kökene karşı yapılan asimilasyonlar tartışılır orası ''Başka'' bir konu.

Lakin, halk içinde Türk-Diğerleri imtiyazı mevcut değildi. Belki ''Müslüman-gayrimüslim'' ayrımı denilebilir ki, o da sembolik konularda idi. Hani halkına ''Bizler müslüman bir devletiz'' tezini ispatlayabilsin diye Padişah. Yoksa Osmanlı, hilafeti taşıdığı çağlarda bile hep ''Müslüman'' devlet değil idi. Laik oldu, oldu. Özellikle yıkılışımızın olduğu dönemlerde, dünya savaşı dönemlerde, laiklik ve insan hakları konuları tavan yaptı.

Bazı hatalara düşülmedi mi ? Düşüldü düşüldü, azınlık isyanları sonucunda devleti birarada tutmak için bazı yobaz Osmanlı vatandaşları ''Müslüman devleti'' fikrine sarıldılar, malesef bu parçalanmayı hızlandırdı, gayrimüslimlerin ''Bizler hayvan mıyız?'' gibi bir düşünceye kapılmalarına yol açtılar.

Ya sonra ? Daha devletin içinde kendini ''Müslüman'' olarak betimleyen topluluk bu politikaya uymadı, özellikle Arap coğrafyası.

Kısacası bir hata birçok toprak, para ve canı götürdü. Sonra birileri ''Osmanlıcılık'' yani ''Bütün Osmanlı halkı hiçbir koşula bakmaksızın eşittir'' mantalitesi güttüler de belli kesimlerde ayrılıkçı hareketler duruldu.

Ha unutmadan evet, şu ''eşitlik'' rüzgarı Osmanlı yıkılmadan önce oldu.

Kısacası bir dönem ''Osmanlı eşitlikçi OLDU''. Falan filan :shock:

_________________
________________Dinde zorlama yoktur. (Bakara Suresi / 256. Ayet)_________________
Resim


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 11 Kas 2012, 20:29 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
O zaman en büyük hayal perestimiz(!) Atatürk anısına:
1933 yılı 29 Ekim gecesi, herkes Cumhuriyet’in 10. yılını kutluyor. Atatürk o sırada Türk Ocağı’nda yabancı diplomatlara yemek veriyor, davetliler gecenin ilerleyen saatlerinde birer ikişer dağılırlar, Atatürk yakın arkadaşları Salih Bozok, Kılıç Ali, Nuri Conker’i kastederek “Bizimkiler nerede ?” diye sorar, Tevfik Rüştü Aras (Atatürk’ün Dışişleri Bakanı) Ziraat Bankası salonundaki baloda olduklarını söyler.

Hep beraber Ziraat Bankası’nın balo salonuna giderler. İçerisi tıklım tıklımdır, Atatürk gelince herkes alkışlar, “Yaşa Gazi Paşam” şeklinde tezahürat yapar. Atatürk halkıyla sohbet etmeyi çok sevdiği için sandalye ve masa ister ki isteyenler ona sorularına sorabilsinler. Soru sormak için gelen kişilerden biri Zeki isimli 25 yaşlarında bir doktordur. Şunu sorar;

-Gazi Paşam! Saltanatı kaldırdık, hilafeti meclisin manevi şahsiyetinin içine aldık; bunlar yapılana kadar bir milletin ideali olabilirler, fakat yapıldıktan sonra yeni bir düzen kurulur ve işler… Onun iyi işlemesi, kötü işlemesi, ideal değildir, iyi işlemesini sağlamaya mecburuz! Yaptığımız öteki devrimler de yapıldığı an ideal olmaktan çıkar. Artık ideallerimiz, yaşadığımız gerçekler haline dönüşmüştür. İyi ya da kötü sonuç vermesi bizim sorumluluğumuzun sonuçlarını belirler.
Ama bir de Milletlerin babadan-oğula sıçrayan uzun vadeli idealleri vardır. Siz bize böyle bir ideal aşılamadınız! Yahut benim bundan haberim yok! Bunu bize açıklar mısınız Gazi Hazretleri ?


Atatürk bu soruya şöyle cevap verir;

-Bunlar vicdanımıza yazılmış gerçeklerdir; konuşulmaz, yaşanır!
Elbet bu milletin bir ülküsü olacaktır ama bu ülküler devletler tarafından açıklanmaz; Millet tarafından yaşanır! Nasıl, bakarken gözlerimizi görmüyor, onunla herşeyi görüyorsak, Ülkü de onun gibi, farkında olmadan vicdanlarımızda yaşar ve herşeyi ona göre yaparız… Ben Devlet Başkanıyım! Sorumluluklarım vardır! Bu sorumluluklarım altında konuşamam! Bu konuda genç arkadaşlarımla ayrıca konuşacağım.

Sonra Atatürk halkın Cumhuriyet bayramını tekrar kutlar ve Dr. Zeki’yi yanına alarak Genel Müdür’ün odasına çıkar. Atatürk’ün arkasında duvarda bir Türkiye haritası vardır. Karşısında oturan Dr. Zeki’ye :

-Benim arkamdaki haritayı görüyor musun?

-Evet Paşam.

-O haritada Türkiye’nin üstüne abanmış bir blok var, Onu da görüyor musun?

-Evet, görüyorum Paşa Hazretleri.

-Hah. İşte o ağırlık benim omuzlarım üstündedir. Omuzlarım üstünde olduğu için, ben konuşamam!
Düşün bir kere.. Osmanlı İmparatorluğu ne oldu? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu? Daha dün bunlar vardılar.. Dünyaya hükmediyorlardı! Avrupa’yı ürküten Almanya’dan bugün ne kaldı?.. Demek hiçbir şey sür-git değildir! Bugün ölümsüz gibi görünen nice güçlerden, ileride belki pek az birşey kalacaktır. Devletler ve Milletler, bu idrakin içine olmalıdırlar.

Bugün Sovyetler Rusya dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir.. Devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var ! Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir ! Bugün elinde sımsıkı tuttuğu Milletler, avuçlarından sıyrılabilirler.. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir !
İşte o zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir !

Bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız !
-“Hazır olmak” yalnız o günü susup beklemek değildir, “hazırlanmak lazımdır”. Milletler, buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprülerini sağlam tutarak! Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür! Bugün biz , bu toplumlardan dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz! Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur! Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz; Bizim, onlara yaklaşmamız gerekli…
Tarih bağı kurmamız lazım.. Folklor bağı kurmamız lazım .. Dil bağı kurmamız lazım..

-Bunları kim yapacak?

-Elbette biz..

-Nasıl yapacağız.

-İşte görüyorsunuz , “Dil Encümenleri”, “Tarih Encümenleri” kuruluyor. Dilimizi, onun diline yaklaştırmaya, tarihimizi ortak payda haline getirmeye çalışıyoruz. Böylece, birbirimizi daha kolay anlar hale geleceğiz. Bir sevgi parlayacak aramızda, tıpkı bir vücut gibi, kaderde ve mutlulukta birbirimizi duyacağız ve arayacağız. Ortak bir dil amaçladığımız gibi, ortak bir tarih öğretimiz olması gerekli.. Ortak bir mazimiz var, bu maziyi, bilincimize taşımamız lazım. Bu sebeple okullarda okuttuğumuz tarihi Orta Asya’dan başlattık! Bizim çocuklarımız, orada yaşayanları bilmelidirler. Orada yaşayanlar da bizi bilmeli..

-İşte bunu sağlamak için de “Türkiyat Enstitüsü”nü kurduk. Kültürlerimizi, bütünleştirmeye çalışıyoruz! Ama bunlar, açıktan yapılmaz. Adı konarak yapılacak işlerden değildir. Yanlış anlaşılabildiği gibi, savaşlara da sebep olabilir. Bunlar, devletlerin ve milletlerin derin düşünceleridir.
İşitiyorum: Benim dil ve tarih ile uğraştığımı gören kısa düşünceli bazı vatandaşlarımız; “Paşanın işi yok! Dil ile Tarih ile uğraşmaya başladı” diyorlarmış. Yağma yok! Benim işim başımdan aşkın. Ben bugün çağdaş bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye’sinin temellerini de atmaya o kadar dikkat ediyorum.

Bu yaptıklarımız, hiçbir millete düşmanlık değildir.

Barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız!

Ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız.

Bunları sana, akıllı bir genç olduğun için söylüyorum. Açıktan söylemiyorum, kulağına söylüyorum.. Sen bil, gerekçesini kimseye söylemeden böyle davran, çevrenin de böyle davranması için gerekeni yap! İdealler konuşulmaz, yaşanır!
İşte senin sorunun karşılığını da böylece vermiş oldum!
Gece ilerlemişti. Atatürk arkadaşları ile birlikte, bulvara çıktığı zaman, taze bir sabah Ankara göklerinde ışımaya başlamıştı.
Atatürk’un Turan Hayali !..
(Olay İhsan Sabri Çağlayangil’den dinlenmiş, Sebati Ataman, Kılıç Ali, Tevfik Rüştü Aras, Hikmet Bayur tarafından doğrulanmıştır.)

Atatürk’ün Avrasya Devleti/ İsmet Bozdağ

Bu arada özellikle yeniçerilerin denetlenememesi, eğitilememesi sorunları, devşirme sisteminin yönetilememesine, usulsüzlüklerin artmasına ve bu süreç sonunda da, “ocak devlet içindir anlayışından, devlet ocak içindir” anlayışına vardırılmasına neden olmuştur. Devşirme sistemi, devleti içten kemiren bir güce dönüşmüştür. 18. yy başlarında, devşirme sistemi, devşirilemeyen bir hale gelmiş çağdaşlaştırılamamıştır. Yükselme döneminin kaymağını yiyen devşirmeler, devletin duraklamasında yoğun etkilerinin ve dağılma döneminden sonrada zararlarının oldukça anlaşılır olmasından ve 2. viyana kuşatması bozgunundan sonraki ıslahat çabaları sonuçunda yönetimden tamamen değil ama yavaş yavaş pasifize edilmeye başlanmışlardır. 1826’da Yeniçeri ocağının kaldırılması vakasıyla, devşirme sistemi tarihin önemli yönetim uygulamalarından biri olarak, sona ermiştir.

Kavm-i necip sözü ve Araplara bakış Osmanlıda su götürmez bir gerçektir. Geçmişte olmadığı iddiasına karşılık bu bakış açısının ve mantığın, halen günümüzde de devam ettiğini göstermek babında aşağıdaki alıntıyı paylaşmak istiyorum.


^^Ey aziz ve necip kavm-i Arabın nûranî âzâları! Tarihin a'mâkına gömülen ve mâziden istikbale atlayan ecdadlarımıza, bu millet-i İslâmı parçalamak için bin dört yüz seneden beri hücum eden küffar orduları, en nihayet Birinci Harb-i Umumîde emellerine muvaffak oldular............^^ Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı /Saidi Kürdi ya da Saidi Nursi

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 11 Kas 2012, 20:57 
Çevrimdışı
Üye

Kayıt: 21 Eki 2012, 19:04
Mesajlar: 36
Yaş:
Alıntı:
Kavm-i necip sözü ve Araplara bakış Osmanlıda su götürmez bir gerçektir. Geçmişte olmadığı iddiasına karşılık bu bakış açısının ve mantığın, halen günümüzde de devam ettiğini göstermek babında aşağıdaki alıntıyı paylaşmak istiyorum.

^^Ey aziz ve necip kavm-i Arabın nûranî âzâları! Tarihin a'mâkına gömülen ve mâziden istikbale atlayan ecdadlarımıza, bu millet-i İslâmı parçalamak için bin dört yüz seneden beri hücum eden küffar orduları, en nihayet Birinci Harb-i Umumîde emellerine muvaffak oldular............^^ Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı /Saidi Kürdi ya da Saidi Nursi
Efendim,
"Kavm-i necip" tabiri ile osmanlının arapları üstün tuttuğu sonucuna varıyorsunuz ama benim sunduğum;
"millet-i hakime"; 1. sınıf vatandaşlar, hakim millet olan %95'i Türk, diğerleri boşnak, arnavut ve müslümanlaşmış kişiler.
"millet-i mahkume"; 2. sınıf vatandaşlar yani mahkum olan azınlıklar.
"zımmi"; zimmetli olan halk yani bir üsttekiler.
Tabirlerini görmezden geliyorsunuz.
Olmuyor böyle.

Üstelik;
"Kavm-i necip diye atapların baş tacı edildiği iddanız ise başlı başına bir hata.
Bernard Lewis Ortadoğu isimli eserinde 17. yy başlarında suriyeyi gezmiş bir fransızın yazdıklarını aktarır; buralarda "devlet el koyar" korkusuyla kimsenin at arabası edinmediği özetli. Buralara fazla para aktarılmadığı halde Osmanlı bütçesinin 3/1'i mısır ve suriye eyaletinin gelirleridir. Bernard Lewis bunu "sömürge" olarak niteler. tüm bunların üzerine belli başlı Osmanlı şehirlerinde zaten kayda değer arap yaşamadığını düşünürsek "türkler sosyal olarak araplara ezdirildi" iddası bir iftiradır." önermeme de bir karşı argümanınız yok.


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 12 Kas 2012, 17:49 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
Yönetici arkadaşlarımızdan ricam, konuları devamlı dini yönlere çekme gayretinde olanların, mesajlarının silinmesi. Kimsenin diniyle, inanışıyla alıp veremediğimiz yok, tüm inançlara saygılıyız.

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 12 Kas 2012, 18:10 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
15. yy ortaları ile 18.yy sonlarına değin etkili olan Osmanlı devşirmelerini anlatıp eleştirirken, Milleti Mahkume ve Milleti hakime terimleri ortaya çıktı.
19.yüzyılda Tanzimat’la başlayan reform süreci içinde Osmanlı Devleti’nin önceliklisorunlarından birisi de; geleneksel Osmanlılığın yani “millet sistemi”ninçözülmeye başlamasıyla birlikte ortaya çıkan toplumsal eşitliğin sağlanması problemi olmuştur.

Özellikle bu terimlerden Milleti Mahkume yani azınlıkların kendileri için kullandıkları terim; Tanzimat ve Islahat fermanı yla (19. yy ortaları) başlayan Osmanlı azınlıklarının dış devletleri etkilmeye yönelik ve daha fazla özerklik alabilmek için yogunlaşan çabalarıyla beraber ortaya çıkmıştır. Milleti hâkime prensibiyse; yoğun milliyetçi hareketlerin etkisiyle dağılma dönemini yaşayan Osmanlı İmparatorluğu’nun, parlamenter yönetiminde, İttihad ve Terakki açısından bir hayat-memat meselesi olarak görülen temsil sorunu içinde Türk unsurunun ön planda tutulması için bir siyaset pratiği olarak düşünülmüş ve uygulanmaya çalışılmıştır. Yani hem İttihad terraki yi suçlayıp duracaksınız hemde aynı argümanları işinize gelince çarpıtarak kullanacaksınız. Üstelik anlattığımız dönem ile bu terimlerin ortaya çıktığı dönem arasında zaman farkı vardır. Her iki terimi çarpıtarak aslına uygun şekilden çıkararak cevap niyetine ortaya atılan bu terimlerden dolayı; ortaya sadece çarpıtılarak anlatılan yanlı bir tarih çıkmaktadır.
Osmanlı devşirmelerini tabiri caizse devletin hem kaymağını yediğinden, hemde asli unsuru olan Türkleri yönetimden uzaklaştırdığından ve buda yetmezmiş gibi belgeli şekilde hakaretlerinden bahsettikçe; devşirme döneklerini( artık osmanlıyı demiyorum) savunma adına, kasıtlı,yanlı ve çarpıtarak verilen bir takım bilgiler sadece bilgi kirliliği yaratmaktadır.

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


En son Haci_ilbey tarafından 12 Kas 2012, 18:14 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 12 Kas 2012, 18:12 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 04 Eki 2012, 18:34
Mesajlar: 290
Yaş:
Alıntı:
16. yüzyılda Osmanlı Ordusunun gözde ordusu devşirmelerden kuruluydu. Türkler ikinci önemde idiler. Türkler’e önemli görevler verilmiyordu. Türk gençleri de devşirme olan Yeniçeriler gibi maaşlı asker olmak istiyorlardı. Bazı padişahlar Türklerden de ücretli ordu kurmak isteseler de bunu yapmamışlardır. Anadolu’daki halk ise bu küstah ve kendinden olmayan Yeniçerilerden nefret ediyor, fırsat buldukça onları öldürüyordu. 16. yüzyılda olay tamamen medrese talebeleri(sofu) ile yeniçerilerin mücadelesine dönüşmüştü. Türk olan medrese talebeleri, Türk olmayan ve hala gizli Hıristiyanlık yapan yeniçerilere karşı isyana giriştiler.
Osmanlının gözde ordusu Tımarlı Sipahilerdir. Devletin topraklarının en geniş olduğu zamanlarda Osmanlı Devleti aynı anda doğuya ve batıya 100bin atlı asker sevk edebilecek güçte idi. Bu askerler Tımarlı Sipahiler olup kanunname ile belirlenen kurallar çerçevesinde yönetilirlerdi. Tımarlı sipahilerin hepsi Türkmen olup bugün ki manasıyla jandarma görevi de görmekteydiler. Bu sipahilerin maaşları ve iaşeleri tımar gelirleriyle karşılanırdı. Lakin bu devirlerde seferlerden elde ettikleri gelirler o kadar artmıştı ki tımar gelirine pek ihtiyaçları kaldığı söylenemez idi.
Tımarlı sipahilerin tımarlarını terk etmesi kesinlikle yasak edilmiş olup bölgelerini eşkıyadan korudukları gibi, düşman saldırısı durumunda asker toplayıp bölgelerini savunma yetkilerine sahiptiler.
Ne zaman kanunname çiğnenip tımar devlet görevlileri arasında pay edildi, görevliler tımarlarının başında olmayıp üretimi önemsemedi , o zaman tımar sistemi bozulmaya başladı.

Yeniçeri ocağı Orhan Bey zamanında kurulmuş olup Kuruluş fikri Orhan Beyin Ağabeyi ve aynı zamanda veziri olan Aleeddin Gazi tarafından çıkarılmıştır. Devletin düzenli bir orduya sahip olması ve başkentin korunması amacıyla yeniçeri ocağı kurulmuştur. Hassa ordusu denen bu ordu 30bin-50bin civarında olup her askere bir akçe yevmiye bağlanmıştır. Askerlerin ocakları dışına çıkması yasaklanmış olup çoğunluğu İstanbul da ikamet ettirilmiştir. Müslüman Türk nüfusunu artırmak gayesiyle bu ocaklara Türkler alınmamıştır. Nitekim yeniçerilerin emekli olana kadar evlenmesi ve ticaret etmesi yasaklanmıştır.
Dışarıdan ocağa yazılmak imkansızdı. Her yıl seferlerde elde edilen 1000 kadar devşirme çocuk acemi oğlanlara verilir burada İslami geleneklere göre yetiştirilirdi. En az yedi sene eğitim alırlardı (beyinleri yıkanırdı diyebiliriz) ve sonra hünerlerine göre ortalarına atanırlardı.
Ne zaman ki dışarıdan ocağa asker alındı (acemi oğlanlar ocağından yetişmeden) ve yeniçeri sayısı artırıldı o zaman yeniçeri ocağı bozulmaya başladı.

Şimdi bu yazılanlara baktığımızda Sn Hacı İlbey sizin söyledikleriniz, bugünün bakış açısına göre doğru olabilir. Fakat o zamanların gerçekleri farklıdır. Devir sanayi devri değil tarım devridir. Tahıl ve hayvancılık devletin ana geliridir. Fethedilen topraklar tımarlara bölünerek bu tımarlar Oğuz soyundan Türkmenler yerleştirilmiştir ve Türkmenlerin çoğalması teşvik edilmiştir. (Tımar almada kalabalık olan ailelere öncelik veriliyordu). Bugün bile tarihçiler o bölgedeki Türkmen nüfusu bulabilmek için tımar defterlerine bakıp fikir yürütmektedirler.

_________________
Resim

“Türk tarihi ile uğraşan bütün Avrupalı tarihçilerin biricik gayesi vardır, o da Türkleri tarihlerinden koparmaktır.” Artur Sraton


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 12 Kas 2012, 18:29 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 01 Eki 2012, 17:18
Mesajlar: 416
Yaş:
Alıntı:

Ne desem bilemedim simdi :)
Demisinizki icki icmek son derece ayib bisey.... imzanizda Carlsberg birasinin imzasi mi var ?
Neden icki reklami yapiyorsunuz :)

Simdi dini olucak aciklamam ama sizde yeterince dini bulastiriyorsunuz bu konuya.

Ben hadislere fazla kulak asmam, hadisi herhangi biri keyfine görede yaza bileceginden hic birine bakmiyorum bile.
Beni aydinlatan sadece ve sadece Kuran i Kerimdir o da zaten aydinlatmak konusunda mükemmel oldugundan hadise ihtiyac yokdur.Hadisler yobazlarin israrla üzerinde durdugu bir konudur ancak öyle arablasmis isteklerini ve arzularini millete dayata biliyorlar ...dieye bunu geciniz demekdeyim haberiniz ola.

Evet Osmanlilar Türklerden korkarlardi , bu nedenle gelismelerine mani oldular , Karaman vs birsürü Türkmeni sürmüslerdir zaten meshur Iran sorunuda bu nedenle olusmusdur.
Ben kendi atalarimin bir kenera yazdiklarindan bilirimki (burda insafli olmam gerekir) hem Iranli Türkler hemde Osmanli defalarca mezhep yüzünden benim Kafkasyadaki kabilem üzerinde katliamlarda bulunmuslardir. (Cünki her iki tarafda digerinin mezhepini yok etmekteydiler ama ölenler malesef Türk)
Sayın Kafkasya , öncelikle teşekkür ederim.İmzamda ki içeçeğin içki olduğunu bilmiyordum ama olma olasılığını göz önünde bulunduruyordum ama artık öğrenmiş oldum.Ben dini konuya girmemiştim sadece padişahlar eleştirilmiyor dediğiniz için aklıma gelen ilk iki örnekte eleştirdim.Dolayısıyla istemeden de olsa dini terimler için içine mecburen giriyor.Hadis konusunda farklı düşünüyoruz ki bunu açıklamıcam çünkü iyice dini terimler için içine girer.

Diğer paragrafınız için diyeceğim bir şey yok.Ben kaynak gösteriyorum tarihçileri bakın fakat siz göstermiyorsunuz.O yüzden tartışmanında bir anlamı yok.


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 12 Kas 2012, 18:40 
Çevrimdışı
Üye

Kayıt: 21 Eki 2012, 19:04
Mesajlar: 36
Yaş:
Alıntı:
15. yy ortaları ile 18.yy sonlarına değin etkili olan Osmanlı devşirmelerini anlatıp eleştirirken, Milleti Mahkume ve Milleti hakime terimleri ortaya çıktı.
19.yüzyılda Tanzimat’la başlayan reform süreci içinde Osmanlı Devleti’nin önceliklisorunlarından birisi de; geleneksel Osmanlılığın yani “millet sistemi”ninçözülmeye başlamasıyla birlikte ortaya çıkan toplumsal eşitliğin sağlanması problemi olmuştur.

Özellikle bu terimlerden Milleti Mahkume yani azınlıkların kendileri için kullandıkları terim; Tanzimat ve Islahat fermanı yla (19. yy ortaları) başlayan Osmanlı azınlıklarının dış devletleri etkilmeye yönelik ve daha fazla özerklik alabilmek için yogunlaşan çabalarıyla beraber ortaya çıkmıştır. Milleti hâkime prensibiyse; yoğun milliyetçi hareketlerin etkisiyle dağılma dönemini yaşayan Osmanlı İmparatorluğu’nun, parlamenter yönetiminde, İttihad ve Terakki açısından bir hayat-memat meselesi olarak görülen temsil sorunu içinde Türk unsurunun ön planda tutulması için bir siyaset pratiği olarak düşünülmüş ve uygulanmaya çalışılmıştır. Yani hem İttihad terraki yi suçlayıp duracaksınız hemde aynı argümanları işinize gelince çarpıtarak kullanacaksınız. Üstelik anlattığımız dönem ile bu terimlerin ortaya çıktığı dönem arasında zaman farkı vardır. Her iki terimi çarpıtarak aslına uygun şekilden çıkararak cevap niyetine ortaya atılan bu terimlerden dolayı; ortaya sadece çarpıtılarak anlatılan yanlı bir tarih çıkmaktadır.
Osmanlı devşirmelerini tabiri caizse devletin hem kaymağını yediğinden, hemde asli unsuru olan Türkleri yönetimden uzaklaştırdığından ve buda yetmezmiş gibi belgeli şekilde hakaretlerinden bahsettikçe; devşirme döneklerini( artık osmanlıyı demiyorum) savunma adına, kasıtlı,yanlı ve çarpıtarak verilen bir takım bilgiler sadece bilgi kirliliği yaratmaktadır.
İlk olarak devşirmelerin devletten silinişi 18 değil 17. yy sonlarına tekabül eder.
İkincisi Milleti Mahkume ve Milleti hakime kavramları 1908'de yönetimi ele geçiren ittihat ve terakki dönemine ait uygulamalar değil; yüzlerce yıldır var olan bir uygulamadır.
Daha önce Milleti Mahkume/zımmi(zimmetli) özelikleri olarak bahsettiğim azınlıklara uygulanan kısıtlamalar osmanlı devleti kurulduğundan beri uygulanan kurallardır.
Bunları "Enverin icratları" adlandırmanız çok afedersiniz ama komiktir.

Her şeye rağmen uzlaşmaz tutumunuzdan az da olsa çıkarak "Osmanlıdaki Milleti hakime türkler için iyi bir şeye benziyor; olsa olsa bizim ittihatçıların eseridir" noktasına gelmeniz benim için büyük anlam ifade ediyor.
Alıntı:
Sn.evrenos sizde karar veriniz,
gecmisde Osmanlida tüm haklarin esit oldugunu bu nedenle 600 yil yasadigini durmadan bastira bastira vurgulardiniz.

Bugün hicde esit olmadiklarindan bahsediyorsunuz hatda Müslümanlarin bile Türklerden asagi oldugunu vurguluyorsunuz..

Peki Ozaman Misir a gidin bakin Iskenderiyedeki Rumlarin zenginligi nerden gelmektedir acaba , yukaridada vurgulamisdim, Istanbul,Izmir ve Cukurovadaki gayri müslümlerin zenginligine neden Türkler uzakdan bile yaklasamiyorlardi ?
Sn KAFKASYA beni biriyle karıştırıyorsunuz muhtemelen.
Osmanlıda bütün milletlerin eşit olduğunu ve 600 yılın bunun eseri olduğunu söylediğimi hiç zannetmiyorum. Çünkü bu tarz romantik osmanlıcıları hep antipatik ve art niyetli bulmuşumdur.
Hatta eski forumda size gayrimüslümlere gösterilen şeyin hoşgörü değil "tahammül" olduğunu söylediğimi çok net hatırlıyorum.

Azınlıklar 2. sınıf vatandaştır ama keşke 3. sınıf olarak muamele görselerdi.
Hatta 1923-24 yıllarında yapılan Türk-Yunan nüfus mübadelesi Yunanistanın bağımsız olduğu bir yüz yıl daha önce yapılsaydı.

Bu zevatın müslüman kesimden daha zengin olması hakkında ise bir iki teorim var;
İlk olarak bunlara devlet tarafından ticaret ve zanat alanında bir kısıtlama konulmamış. Sadece ödedikleri vergi haraç adı altında %33 daha fazlaydı(+ cizye vergisi). Daha az ve nitelikli çocuk sahibi olmaları, mesleklerini/mallarını paylaştırmadan uzun süre devam ettirebilmeleri(mesela 1623'de kurulup rock aleminde çok tutulan zilciyan firması osmanlı mehter takımına zil üreten onlarca esnaf ailesinde ayakta kalan tek sülaledir. dünyanın ilk aile şirketlerinden biridir), azınlık psikolojisi ile çalışmaları, Rusya ya da Batı avrupadan gelen tüccarların, şirketlerin temsilci olarak bu azınlıkları seçmesi de çok büyük bir avantaj olmuştur.

Diğer yandan müslüman(içinde Türkler de var) tüccar ve esnafın ise yukarıdaki avantajları dengelemek bir yere köstekleyen lonca problemi vardı.
Azıcık zenginleşen tüccar/esnaf/zanatkar/çifti artık "Eşraf" olarak damgalanır ve dışlanırdı.
Eşraflar loncaların birinci düşmanlarıydı, bunları ocakta dahi barındırmazlardı. Halkın dahi sevdiğini zannetmiyorum.

Ruslar başta olmak üzere bazı avrupa devletleri modernleşme aşamasında loncalar'lı vakayi hayriye vari kaldırmışlardır.

Ben bizim devasa holdinglerin hala "temsilcilik", "lisans altında çalışma" ezikliğini de bu gayrimüslimlerin sürdürdüğü "temsilcilik işinin" Türk'ler tarafından aynen devralınmasına bağlarım.


En son evrenos tarafından 12 Kas 2012, 18:59 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 12 Kas 2012, 18:57 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 04 Eki 2012, 18:34
Mesajlar: 290
Yaş:
Alıntı:
Alıntı:
16. yüzyılda Osmanlı Ordusunun gözde ordusu devşirmelerden kuruluydu. Türkler ikinci önemde idiler. Türkler’e önemli görevler verilmiyordu. Türk gençleri de devşirme olan Yeniçeriler gibi maaşlı asker olmak istiyorlardı. Bazı padişahlar Türklerden de ücretli ordu kurmak isteseler de bunu yapmamışlardır. Anadolu’daki halk ise bu küstah ve kendinden olmayan Yeniçerilerden nefret ediyor, fırsat buldukça onları öldürüyordu. 16. yüzyılda olay tamamen medrese talebeleri(sofu) ile yeniçerilerin mücadelesine dönüşmüştü. Türk olan medrese talebeleri, Türk olmayan ve hala gizli Hıristiyanlık yapan yeniçerilere karşı isyana giriştiler.
Osmanlının gözde ordusu Tımarlı Sipahilerdir. Devletin topraklarının en geniş olduğu zamanlarda Osmanlı Devleti aynı anda doğuya ve batıya 100bin atlı asker sevk edebilecek güçte idi. Bu askerler Tımarlı Sipahiler olup kanunname ile belirlenen kurallar çerçevesinde yönetilirlerdi. Tımarlı sipahilerin hepsi Türkmen olup bugün ki manasıyla jandarma görevi de görmekteydiler. Bu sipahilerin maaşları ve iaşeleri tımar gelirleriyle karşılanırdı. Lakin bu devirlerde seferlerden elde ettikleri gelirler o kadar artmıştı ki tımar gelirine pek ihtiyaçları kaldığı söylenemez idi.
Tımarlı sipahilerin tımarlarını terk etmesi kesinlikle yasak edilmiş olup bölgelerini eşkıyadan korudukları gibi, düşman saldırısı durumunda asker toplayıp bölgelerini savunma yetkilerine sahiptiler.
Ne zaman kanunname çiğnenip tımar devlet görevlileri arasında pay edildi, görevliler tımarlarının başında olmayıp üretimi önemsemedi , o zaman tımar sistemi bozulmaya başladı.

Yeniçeri ocağı Orhan Bey zamanında kurulmuş olup Kuruluş fikri Orhan Beyin Ağabeyi ve aynı zamanda veziri olan Aleeddin Gazi tarafından çıkarılmıştır. Devletin düzenli bir orduya sahip olması ve başkentin korunması amacıyla yeniçeri ocağı kurulmuştur. Hassa ordusu denen bu ordu 30bin-50bin civarında olup her askere bir akçe yevmiye bağlanmıştır. Askerlerin ocakları dışına çıkması yasaklanmış olup çoğunluğu İstanbul da ikamet ettirilmiştir. Müslüman Türk nüfusunu artırmak gayesiyle bu ocaklara Türkler alınmamıştır. Nitekim yeniçerilerin emekli olana kadar evlenmesi ve ticaret etmesi yasaklanmıştır.
Dışarıdan ocağa yazılmak imkansızdı. Her yıl seferlerde elde edilen 1000 kadar devşirme çocuk acemi oğlanlara verilir burada İslami geleneklere göre yetiştirilirdi. En az yedi sene eğitim alırlardı (beyinleri yıkanırdı diyebiliriz) ve sonra hünerlerine göre ortalarına atanırlardı.
Ne zaman ki dışarıdan ocağa asker alındı (acemi oğlanlar ocağından yetişmeden) ve yeniçeri sayısı artırıldı o zaman yeniçeri ocağı bozulmaya başladı.

Şimdi bu yazılanlara baktığımızda Sn Hacı İlbey sizin söyledikleriniz, bugünün bakış açısına göre doğru olabilir. Fakat o zamanların gerçekleri farklıdır. Devir sanayi devri değil tarım devridir. Tahıl ve hayvancılık devletin ana geliridir. Fethedilen topraklar tımarlara bölünerek bu tımarlar Oğuz soyundan Türkmenler yerleştirilmiştir ve Türkmenlerin çoğalması teşvik edilmiştir. (Tımar almada kalabalık olan ailelere öncelik veriliyordu). Bugün bile tarihçiler o bölgedeki Türkmen nüfusu bulabilmek için tımar defterlerine bakıp fikir yürütmektedirler.
Kaynak:
Prof. Dr. Neşet Çağatay
Mustafa Nuri Paşa
Netayic Ül-Vukuat

_________________
Resim

“Türk tarihi ile uğraşan bütün Avrupalı tarihçilerin biricik gayesi vardır, o da Türkleri tarihlerinden koparmaktır.” Artur Sraton


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 12 Kas 2012, 19:46 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
Milleti Hakime ve Milleti Mahume konusundaki akademik çalışma-açıklamaları okumanız yeterli olacaktır. Ne zaman başladığı, neleri kapsadığı ve amaçlananın ne olduğu konusunda kelime ve cümleleri saptırmaya gerek yok. Okuyalım ve ögrenelim. Çarpıtmaya ve yanlı şekilde lanse etmeye gerek yok. Tek gerçek vardır. Herkes kendi gerçeğinin peşinde koşarsa, ego tatmini ve kaos olur.
http://sablon.sdu.edu.tr/dergi/sosbilde ... r/18_4.pdf
http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/ ... /15451.pdf

Devşirmelerle ilgili olarak kısa bir alıntı:
Bulgar, Arnavut, Bosna yerlileri ve Ermenilerden alınan devşirmeler zamanla Anadolu gayri-müslimlerini de kapsayacak şekilde değiştirilmiş sonra ise çeşitli sebeplerden ve ekonomik kaygılardan ötürü usulsüz alımlarla ocak işlevselliğini yitirmiştir.
Yeniçeri teşkilâtına girmek veya saraya girmek, önemli bir şeref olmasından ve hatta bu yolla Yeniçeri olan yahut saraya girenler, belli bir müddet sonra, önemli mülkî ve askerî makamlara geldiklerinden dolayı, gayrimüslim gençlerin ve ailelerin bunu arzuladıklarını açıkça görüyoruz
18. yüzyılın sonlarına doğru devşirme sisteminin bozulması ile darbe yiyen Enderun Okulu, 1826 tarihinde yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra Asakir-i Mansure-i Muhammediyye ordusu için gerekli olan küçük ve büyük rütbeli subayların büyük kısmının Enderun mektebinden seçilmesine karar verildi. Enderun’a köleler alınmaya başlandı. Ancak birçok devşirme kökenli vezir, asilzade ve tüccar, şeref bulmak düşüncesi, etkilerini kaybetmemek adına çocuklarını Enderun’da okutabilmek için köle diye Saraya satıyorlardı. Bu durum anlaşılınca padişahlar, zadegân takımından gençlerin Enderun’a kaydedilmesini emrettiler.

Osmanlı Toplum Yapısı DEVŞİRME SİSTEMİ-Doç. Dr. Haldun EROĞLU /AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ
FEN-EDEBİYAT FAKÜLTESİ
TARİH BÖLÜMÜ

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 12 Kas 2012, 23:57 
Çevrimdışı
Üye

Kayıt: 21 Eki 2012, 19:04
Mesajlar: 36
Yaş:
Alıntı:
Sn.evranos bu dediginiz gayri müslümler arasinda nadir görülen birsey olsaydi tamam derdim ama bakin bir iki örnek vereyim size Balikesir vilayetinden.

Ayvaliga gitdiyseniz Ayvalik ve Cunda adasina orda Rum evleri vardir hepsi islenmis tasdan isciligi olan pahali oturakli ve zamanina göre degilde buün bile adam gibi evlerdir bunlarin cokda ucuz yapildigi izlenimi uyandirmadi bende .
Hatda Balikesir Körfezinde 150 yillik Rum Zeytin yagi fabrikalarina rastlamak mümkün .
Yine Ilk Elektrik Balikesir civarinda kullanilmis yine yabancilar tarafindan !

Akcay ile yanilmiyorsam Balya arasinda özel Demiryolu hatdi vs..

Cukurovadada ecnebiler cok büyük zenginlikleri ve isletmelere sahipdilerki hatda bunlardan biri Türkiyenin ilk Tramvayini bu bölgeye kendi isleri icin yaptrabilmis !!!!
Tabi bu zamanin ünlü ve Dünyanin en zenginlerinden olan is adaminin Mal varligi Cumhuriyet döneminde bugünki Cukurovaholdingin sahibi Karamehmet in dedesine gecdigi rivayetleride vardir .

Kisacasi Osmanlida ecnebilerin gereginden fazla ayricaliklari (para konusunda ) ap acik ortada zengin olmuslar ama söyle olmuslari filan aciklamalari cok hafif kaliyor.
Sn KAFKASYA, azınlıkların nasıl daha fazla zenginliğe sahip olduğunu kendi çapımda açıklamaya çalışmıştım zaten;
Türk tüccar/esnaf/zanatkarlar locna teşkilatının koyduğu fiyat tespiti/üretim kotası/atölye sayısı/çalışan sayısı/meslek lisansı alma gibi uygulamalarla prangalanıp biraz zenginleşip işini büyütenler "eşraf" adıyla dışlanırken azınlıklar;
"Daha az ve nitelikli çocuk sahibi olmaları, mesleklerini/mallarını paylaştırmadan uzun süre devam ettirebilmeleri, azınlık psikolojisi ile çalışmaları, Rusya ya da Batı avrupadan gelen tüccarların, şirketlerin temsilci/ortak olarak bu azınlıkları seçmesi de çok büyük bir avantaj olmuştur." Dikakt ederseniz bunlar "devletlerin verdiği ayrıcalıklar" değil "sosyal ve beşeri coğrafyanın getirdiği avantajlardır"(osmanlıyıda hemen aklayayım). Osmanlının büyük hatası bu avantajları dengeleyecek pozitif ayrımcılıklara abanmaması.

Anneannem Ayvalıklı olduğu için Cunda'ya bolca giderim hatta deniz manzaralı, iki katlı, taş işçiliği olan, bahçeli, 1.3 milyon dolar fiyat verilen fakat miras/ortaklık gibi sebeplerle ne satabildiğimiz ne de oturabildiğimiz bir rum evimiz dahi var.

Ayvalık biraz özel bir yer, İlber Ortaylı Beyrut'tan bahsederken "parazit şehir" tabirini kullanmıştı, bence aynı şey burası için de söylenebilir.
İstanbulun fethi sırasında edremit körfezindeki rumlar Edremit kasabasına saldırmıştı ve o sırada madra dağında avlanan aydın beyi(sanırım) yetişerek müdahele etmişti. Bu olay yüzünden fatih, rumları körfezden tehcir etmişti. Edremit, Havran, Altınoluk, Zeytinli biraz da Burhaniye de rum izi görülmemesi bu yüzdendir. Fakat Ayvalık kalabalık ve neredeyse homojen bir rum kentine evrildi. Üstelik erhan afyoncunun "İzmir'in %90'ı, Aydının %99'u Türktü", köyler hariç egede rum kenti yoktu dediği yıllarda.
Ayvalık taa 1923'e kadar tütün, zeytin yağı, hububat, konfeksiyon, canlı hayvan, yün... gibi mallar için bir kaçakçılık merkezine dönüştü. Levant isimli bir kitapta topkapı sarayı için sipariş edilen zeytin yağının dahi açıkta demirleyen frenk gemilerine satıldığını okumuştum. Tahmin edeceğiniz üzre bu çok karlı bir ticarete benziyor.

Bir diğer bilgi olarak Venedik'le girdiği bir çatışmada gemisi hasar alan Osmanlı Kaptan-ı Derya'sı Ayvalığa gelip gemisini tamir ettirmiş, ikmal yapmış ve bu yardıma teşekkür babında serbest ticaret izni vermiş... Lakin doğruluğunu hiç bir yerde teyit ettiremedim; muhtemelen bir safsatadan başka bir şey değil.

Ayrıca sayın Hacı İlbey;
Milleti Hakime, Milleti Mahume, Zımmi, Reaya statülerinin İttihat ve Terakki mahsülü olduğu iddanızdan artık lütfen vazgeçin. Bu kavramlar Yavuz döneminde de vardı 1. murat devrinde de hatta biraz eşelesek selçukluda dahi çıkacaktır.


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 13 Kas 2012, 00:32 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
Anlaşılan o ki ; verdiğimiz akademik kaynaklar okunmamış. Tekrar okumanızı tavsiye ederim. Bu arada verdiğim kaynaktan can alıcı bir noktayı burda yine alıntı yaparak verecem.


Diğer taraftan yabancı gözüyle bir Fransız aydınının yaptığı, “millet-i
hâkime”nin görünümünü sergileyen şu değerlendirmeler de ilginçtir. “Millet-i
hâkime”nin önde gelen unsuru olarak görülen Türklerin büyük ekseriyetini köylüler meydana
getirmektedir. Ancak, “millet-i hâkime” gibi görünen unsur aslında “millet-i mahkûme”
makamındadır. Memalik-i Osmaniye geniş bir ziyafet sofrasına benzetilmiştir. Türk olmayanlar bu
ziyafete çağırılmış misafirlerdir. Onlar istedikleri gibi yiyip içip eğlenirken, ev sahibi kapının önünde
süngüsü takılı olarak bekler ki dışarıdan kimse girip davetlilerin keyfini kaçırmasın.....

Fahri Yetim

SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi
Sosyal Bilimler Dergisi
Aralık 2008, Sayı:18, ss.71-84.

Türkler, savaşlarda esir aldıkları hrıstıyanların kendilerini yönetmesine ve devletin imkanlarını sömürmelerine karşı çıkıp celali olmuşken; bu olaylardan bir kaç yüzyıl sonra zamanın koşullarından dolayı oluşan terimler üzerinden; ''Milleti Hakime idik onlarda Milleti Mahkume (Burdaki anlam Kısaca azınlık demektir) idiler ''diyerek olayı çarpıtmaya çalışanların bunları iyi okumasını umuyorum. Bunun gibi çok tezat ayrıntı ve can acıtıcı gercekler var. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim.

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 25 Kas 2012, 17:18 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
Konuya, tarihsel süreç içinde devşirmeliğin, Osmanlı devleti de nasıl başladığıyla ilgili olarak devam ediyorum. Türklerin İstanbul’u fethetmelerinde, Batı Anadolu’daki Türk Beyliklerinin ileri gelenleri de katkıda bulundular. Türkler, iman ile teknolojiyi birleştirmelerinin sonuçu olarak, 324 yılında Romalı Constantinus tarafından adeta yeniden kurulan İstanbul’u aldılar. Sultan Mehmet, İstanbul’a oturunca bazı yeni kararlar aldı.Fatih, öncelikle devletin parçalanmasını önlemek için Osmanoglu sülalesini korumak istedi. Osmanlılar Bizans imparatorlugu’na dışarıdan baktıklarında imparatorlugu tek yönetim olarak görüyorlardı. Ama içten incelendiginde yönetici sülalelerin degistigini anladılar. Bu nedenle de kendi sülâlelerinin bütünlügünü korumak istediler. Osmanoglunun, dolayısıyla devletin parçalanmaması için kardesler arasındaki kavgaları önlenmek gerekiyordu. Babasının öldüğünü duyarak baskente ilk gelen ve tahta oturan veliahta, aslında fiilen var olan kardeslerini öldürme hakkı, resmen verildi. Devletin zayıflamasını ve parçalanmasını önlemek adına konulan bu kural ileride vahşete dönüsünce, padişah I. Ahmet tarafından yürürlükten kaldırılacaktı. Osmanlı sülalesini korumak için, güçlü ve köklü Türk sülalelerinin ve beylerinin güçlerinin azaltılması gerektigine karar verildi. Böylece devletin beyler arasında paylaşılması önlenmek istendi. Türk devletlerini içteki taht kavgaları yıpratmıştır. Yıkılışları da birbaşka Türk boyu tarafından olmuştur. Dolayısıyla Fatih Sultan Mehmet, aldıgı bu tedbirlerle, Oğuz töresindeki beylerin Hakandan hesap sorma ve gerekirse isyan edip onu yıkma geleneğinden kurtuluyordu.

Yıldırım Bayezid döneminde olan olayların da, Fatih’in kararlarında etkili olma ihtimali vardır.Yıldırım başa geçene kadar Osmanlılar,Anadolu’daki Türk Beylikleriyle savaşmamışlardı. Orhan Bey zamanında Osmanlılara katılan Karesi Beyligi ise neredeyse gönüllü birleşmisti. Hatta Karesi Beyliginin ileri gelenleri, devletin genişlemesinde ve devlet muhasebesinin düzene sokulmasında
çok yararlı oldular. Bunun dışındaki beyliklerle savaşarak Osmanlı hakimiyeti altına aldı. Türk Beylikleriyle savaşarak toprak alan ilk Osmanlı sultanı, Yıldırım oldu. Yıldırım’ın bu hareketi sonuçunda olaylar gelişerek Anadolu’ya Timur’un müdahalesini dogurdu ve Osmanlı bir an durdu. (stanbul’u fetheden Fatih ilk önce, Osmanlılara 125 yıl gibi uzun bir süre vezirlik yapmıs bir ilmiye ve vezir ailesi olan Çandarlı sülalesinden ise basladı. Fethin ertesi günü Çandarlı Halil Paşayı Bizans'a casusluk yaptıgı seklinde, Türklerde çok nadiren görülen bir iddia ile suçladı. 10 Temmuz 1453 günü de idam ettirdi. Türklerdeki ihanetler casusluk seklinde degil, dogrudan düsmanların
desteklerini alarak veya onlarla birlik hareket ederek Türk rakibiyle savaşma seklinde görülmüştür. .Türklerde "ulus bilinci"nin gerilemesinin 1453'lerden yani İstanbul'un fethinden başladığını söylemek yanlış olmaz. Artık çok uluslu bir yapı içinde "devşirme sistemi" egemen olacak Türk öğesi bilinçli bir çaba ile geri plana itilecekti. Fatih Sultan Mehmet'in Çandarlı Halil Paşa'nın boynunu vurdurup yerine devşirme Zağanos Paşa'yı sadrazam yapması bir dönüm noktasıydı. Bu olaydan sonra iki yüzyılı aşkın bir süre doğuştan Türk olan hemen hiçbir kimse Osmanlı İmparatorluğu'nda sadrazam konumuna yükselemedi. Fatihin en asil Türkmen beyi Çandarlı Halil Paşanın boynunu vurdurma sebebi bize bu zamana kadar hep yanlış öğretildi ( Osmanlı sarayında kadrolu tarihçilik yapan ve çogu devşirme olanlar tarafından tarih kitaplarında gizlendi). Türk kökenlileri yönetimden olabildiğine uzak tutma politikası sınırsız iktidar isteğinden doğuyordu. Çokuluslu Osmanlı imparatorluğunu oluşturan pek çok unsur içinde sadece doğuştan Müslüman Türkler iktidarı denetleyip sınırlayabilecek durumdaydılar. O yüzdendir ki Fatih Sultan Mehmet bu yetkiye sahip olan Türkleri, devlet yönetiminin tamamen dışına itmek istemiş ve bunu başarmıştır.
Ayrıca Mehmet, II. Murat’ın iki oğlundan en sevmediği çocuğuydu. Veliaht olarak da büyük oğlu Alaaddin Ali’yi görmekteydi. Alaaddin Ali’nin suikast sonucu öldürülmesi üzerine Şehzade Orhan tehdidine karşı Mehmet’i belki de bir zorunluluk olarak Edirne’ye çağırdı.
Tarihte Alaaddin Ali’nin öldürülmesi ile ilgili yine çeşitli söylentiler mevcuttur. Burada da bir Devşirme – Türkmen soyluları arasındaki mücadeleden söz edilir. Şehzade Mehmet’in lalaları olan Zağanos ve Şahabettin Paşalar devşirmeydi. Buna karşın Alaaddin’in lalaları ise Türkmen paşalardı. II. Murat’tan sonra tahta geçecek şehzadenin paşaları da doğrudan vezir olacakları için Devşirme ve Türkmen paşalar arasında bir çekişme mevcuttu. Elbette Mehmet, kardeşi Alaaddin’i öldürttü diye bir sav ileri sürmek hem tarihe hem de bu büyük padişaha haksızlık olur. İşin gerçeğini kimse bilmiyor. Tarih sadece yazılanlardan ve bize anlatılanlardan ibarettir.
Konuya dönecek olursak; Aslında Fatih’in Çandarlı Halil Pasaya kızgınlıgı da vardı. 1444 Varna haçlı seferi ve 1446 Bucaktepe yeniçeri isyanı sonuçunda tahtını babası 2. Murat' a terk etti.Yeniçerileri,Çandarlı Halil Paşanın kışkırttıgını düşündü. Bu olaylardan dolayı içten içe Çandarlı Halil Paşa' ya soğuk baktığı, kimilerine görede kin tuttuğu bir gerçektir.Halbuki bu olay ciddi bir baskaldırı ya da kazan kaldırma degildi. Henüz Balkanlarda tehlike bitmemiş iken, devleti düşünen hiç kimse babasının yerine çocugun olmasını dogru bulmuyordu. Başka türlü olsa yeniçeriler, II. Murat’ı görünce sevinmezlerdi. Nitekim tarih içerisindeki Yeniçeri ayaklanmaları; ya bahsis istemek, ya zayıf kişilikli birini tahta geçirmek, ya da baska isteklerini yaptırmak amacıyla yapıldı. Aslında Yeniçerilerin ilk baskaldırıları, 1451 yılında Fatih’e karsı yapıldı. Tahta oturur oturmaz çıktıgı Karaman seferinden dönen çiçegi burnunda padisah II.Mehmet, Bursa yakınlarına geldiginde yeniçeriler önünü kestiler. Kendilerine cülus bahşişi verilmesini istediler ve aldılar. Ancak Fatihin oglu II.Bayezid
padisah oldugunda da yeniçeriler, padisahtan cülus bahsisi istediler ve aldılar. Böylece her tahta geçen padisahın cülus bahşişi vermesi gelenek haline geldi. Ayrıca yeniçeriler, II. Bayezid’ten dönmelerin sonradan Müslüman olan, Türk kökenli olmayan insanlar dışındakileri sadrazam yapmaması için söz aldılar ve tahta oturmasına öyle müsaade ettiler. (Robert Mantran Osmanlıda Hrıstıyan Devşirmeler (cilt I, s.100), Aynı yeniçeri ocagı Yavuz Sultan Selim’in tahta geçmesini saglamak için Yenibahçe ayaklanmasını (6Mart-24Nisan1512) gerçeklestirdi. Fakat yine aynı yeniçeriler, Çaldıran Savası (1514) öncesinde ve sonrasında savasmadan geri dönmek için Yavuz gibi sert bir padişaha bile baş kaldırdılar (14 Subat 1514 ve 22 Agustos 1514).

Konumuza dönersek, Çandarlıların ezilmesinden sonra zaman içerisinde diger sülâleler ve beyler, bir daha beraber olamayacakları şekilde parçalandı, sürgün edildi. Karaman Beyligi gibi,halkından da korkulan yörelerin halkı Kıbrıs’a ve Balkanlara gönderildi. Yerlerine de başka bölgelerden insanlar getirilip yerleştirildi.

Bütün bu önlemler, Osmanlı imparatorlugu’nun tek parça kalmasını sagladı. Ama artık yüksek görevler çogunlugu Arnavut, Bosnak, Rum, Ermeni vb. kökenli insanlara kaldı. Üst görevlere gelen bu kisilerin ortak özellikleri, bütün geleceklerinin padisaha baglı olmasıydı. Bilhassa 18. yüzyılın sonlarına kadar görev yapan sadrazamların büyük çogunlugu, bu padisah kullarındandır. Bunlardan biri olan ve paraya düskünlügü ile bilinen Sinan pasanın para hırsı, dördüncü defa sadrazam oldugu 1595 yılında Türk akıncı sınıfının yok olmasına yol açtı. Estergon Kalesinin kaybı, Ruscuk’taki Tuna üzerindeki köprü geçisinde ve yerköyü (bazı tarihçilere göre, yergögü) maglubiyetleri sonucu Akıncıların yok olması ise, Osmanlı’nın durgunlaşmasında çok etkili oldu. Çünkü bir devleti kuranlar ile koruyanlar yine kendi asabiyesidir. Kurucu unsur dısındaki halklardan içinde yaşadıkları devleti topluca cansiperane korumalarını beklemek yanlıstır. Selçuklu’nun kurulusu, Moğolların tahribatından sonra Osmanlı’nın yeni devlet kurması, Osmanlı’nın dıs güçlerce yıkılmasından sonra
Türkiye Devleti’nin kurulus mücadeleleri toplu mücadele anlamında yalnızca Türkler tarafından gerçekleştirilmiştir.

Fatih döneminde sadrazam olan tek Türk, Karamani Mehmet Pasa idi. Bu kisi ilim sahibiydi. Fatih Kanunnamesi olarak bilinen ve dinden kısmen bagımsız olan kanunları ele alan kisidir. Osmanlı yönetimindeki (mam Gazali taraftarlarına ragmen, medreselere felsefe derslerinin konulmasında etkili olmustur. Ayrıca toprak reformunu yaparak, dini gurupların ellerinden malları alıp tımar sahipleri arasında dagıtmıstır. Fatih ölünce yerine Konya valiligi yapmakta olan Cem Sultanın geçmesini arzu eden bu Türk, eski dönme sadrazamlardan İshak Pasa ile dini bazı tarikatların yeniçerileri kıskırtmaları sonucu öldürüldü (4 Mayıs 1481). Bu olay Türk kökenlilerin yüksek
görevlere gelirken çekinmelerine yol açan milat oldu.

II.Bayezid döneminde (1481-1512) (spanya’dan kaçan Yahudiler, Selânik ve istanbul’a yerlestirildiler. Bu olaydan sonra, köksüz yöneticiler ile Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler,birbirleriyle daha iyi anlasır oldular. Gayri Müslimler ticarete tamamen hakim oldular. Konuları ve devletin rantını aralarında paylastılar. Ermeniler ticaret ve sanatla, Rumlar balıkçılık ve lokanta isletmeciligiyle,
Yahudiler ise önemli büyüklükteki ticaretle ugrastılar. Birbirlerinin alanlarına da pek girmediler.En güçlü padisah olan Kanuni Sultan Süleyman döneminde (1520-1566), İstanbul’un Galata semtinde oturan Gayri Müslim bankerler, sarayın en itibarlı konukları haline
geldiler.

Türk kökenli olmayan sadrazam, vezir ve diger yöneticilerin bir kısmı, devletlerine düzgün hizmet ettiler. Çünkü ilk dönemlerde göreve getirilirken bu kisilerde liyakat aranılıyordu. Ayrıca Haremde iyi yetistirilmis hanımlarla evlendiriliyorlardı. Ancak, Kanuni Sultan Süleyman
dönemindeki bir olay bu uygulamayı bozdu. Damadı Rüstem Paşayı, Şehzade Mustafa olayında azleden Kanuni, iki yıl sonra 1555‘te Rüstem’i tekrar sadrazamlıga getirdi. Kanuni’nin sebep oldugu bu olay, liyakatsizlerin görevlere gelmelerinin miladı oldu. Çünkü Refik Özdek’in aktardıgına göre (cilt III, s.544) Kanuni, sadrazam Koca Ahmet Pasayı idam ettirmis ve yerine Rüstem Paşayı ikinci defa getirmisti. Koca Ahmet Pasa, Tamesvar fatihiydi ve halk tarafından seviliyordu. Kanuni’nin de, muhtemelen sonradan çok pisman oldugu bu olay, liyakatsizlerin entrikalarına güç verdi. Daha sonra göreve gelen yabancı kökenlilerin birçogu liyakatsiz olduklarından ülkenin aleyhine çalıstılar. Medreselerden pozitif ilimlerin ve hattâ tasavvufun kaldırılmasına vesile oldular. Türk kökenlilerin daha çok ezilmesini sagladılar. Ticaretin Müslümanlar tarafından hor görülmesine, rüsvet ve yolsuzlukların artmasına neden oldular. Bu dönemlerde de devsirmelerin içerisinden güzel insanlar çıktı. Ancak bir ülkenin gelişmesi için arasıra olan güzellikler değil,süreklilik şarttır.

Fatih’ten itibaren gelen sadrazamların yarıdan çogu yabancı kökenlidir. Fatih’ten sonra Yeniçeri Ocagının kaldırılmasına (1826) kadar geçen sürede ise, bu oran daha da fazladır. Elbette imparatorlukta yasayan halklardan yararlanılacaktır. Ancak böyle bir oran, dünyada hiçbir ülkede ve imparatorlukta görülmemistir. Osmanlı mparatorlugunun çöküsünün nedenlerinden birisi de bu uygulamadır. Çünkü Türklerin sartlara göre manevra yaparak yeni çözümler üretme kabiliyetleri gerilemiştir.

Yavuz Sultan Selim, Mısır’dan dönerken Halife ile birlikte El-Ezher’den ulemaları İstanbul’a getirdi. Bunları yerli ulema (bilim adamları) ile tartısttırdı. Bu uygulama devşirme yöneticilere güç kattı. Yavuz Sultan Selim dışında bütün padisahlar üzerinde etkili oldular.

Tarihçi ve seyhülislâm Hoca Sadeddin Efendi (1536-1599) "Tac’üt-Tevarih" adlı eserinde,Osmanlı’nın kuruluşundan II. Selim’in (Sarı Selim) ölümüne kadar olan tarihi yazdı. Belki de bu eserin, belli bir amacı yoktu. Ancak Hoca Sadeddin’den sonraki tarihçilerin çogu onun yolunu izledi. Sonuçta Türk tarihinin Osmanlılarla basladıgı seklinde bir anlayısın dogmasına neden oldu. Halbuki ilk Osmanlı padisahları kendilerini anlatırken soylarını neredeyse, Türklerin destan kahramanı Oguz Kagan’a kadar taşıyorlardı.

Devlet yönetiminin böyle köksüz insanların etkisinde kalması ile, Türklerde görülen dürüstlük ve asalet, artık devlet yönetiminden uzaklasmaya basladı. Diger taraftan Türk dili, Arapça ve Farsça’nın etkisine daha çok girdi. Divan şairi ve Doğunun gerçek ozanı Fuzuli (1495 ?-1556) "Tanrım, ben Türk’üm, Türkçe yazmak istiyorum. Benden iltifatını esirgeme" demek zorunda kaldı. Ayrıca yazdıgı hicivnamesine (kara mizah), su cümleyle baslaması ise, Kanuni döneminde devlet yönetimindeki kokusmayı göstermesi bakımından önemlidir. "Selâm verdüm, rüsvet degildür deyü almadılar."

Fatih Sultan Mehmet, Hıristiyanlara, özellikle de Cenevizlilere ticarette ayrıcalıklar tanıdı. Ermenilere, Süryanilere birer Patrik, Musevilere bir Hahambası atadı. Yargılama islerinde “kadı”ların baktıkları mahkemelerin yanı sıra Kilise mahkemeleri de kurdurdu. Böylece atalarının hoşgörü anlayışını uygulamış oldu. Ancak devletin yapısı da bilhassa Fatih’ten sonra güçsüz padişahlar geldikçe,devsirmelerin etkisiyle, dini bagnazca yorumlayan bir temele oturmaya başladı.

Gelen alimlerle ki çoğu, Türklerdeki Maturidilik ve Hoca Nasreddin Tusi’nin yolundan yürüyen kisilerdi, eski bir fikir tartışmasını yeniden baslattı. Bu kavga, Endülüs ve Fas’ta yasamıs olan ve Aristotoles’den etkilendigi söylenen filozof ibn Rüşt’ün (1128-1198), İmam Gazali’ye karşı baslattıgı felsefe ve tasavvuf alanındaki tartısmaydı. Horasan’dan gelen Türk büyükleri imam Gazali’den farklı düsünüyorlardı. Ancak Osmanlı uleması dısarıdan gelenlere itibar etmedi.Hocazade Muslihittin Mustafa’nın da etkisiyle Osmanlılar, Gazali’nin yolundan gitti. Osmanlı ulemasının bu davranışları Fatih gibi bilgin bir padisah döneminde çok etkili olamadı.Ancak ileride bazı yönlerden Bizans’ın taklit edilmesine neden oldu. Bilinigi gibi, Bizans’ta Kilise etkindi. Etkinliği saglayanlar da rahipler zümresi idi. Osmanlı’da da padişahlar zayıfladıkça, dini bir zümre oluşmasının yolu açılmıs oldu. Halbuki Bozkır Türk Devletlerinde böyle bir durum hiçbir zaman söz konusu olmamıstı.Türkler, Sibirya ormanlarından itibaren hep hayatın çetin sartları içerisinde mücadele ettiler. Bu
nedenle olaylara bakısları genelde gerçekçi oldu. Hintliler, Farslar ve Araplar’a nazaran mucizevi ve mistik olayların pesinde daha az kostular. Lüks bir hayat yaşamak için de çabalamadılar. Genelde sade yaŞadılar.

Fatih’in hem devletin hem de Osmanoglu sülalesinin parçalanmasını önlemek için verdigi fetva, sonunda acı olaylara neden oldu. Kanuni Sultan Süleyman gibi “muhteşem” ünvanlı bir padisah bile kendi öz ogullarından en degerlisinin bogulması emrini vermek durumunda kaldı. Devletin bekası için verilen bu karar sonucunda Sehzade Mustafa öldürüldügünde (1553), Kanuni 33 yıldır
padisahlık yapıyordu. Halbuki kardeslerini öldürme yetkisini veren Fatih’i, babası II. Murat, kendi 40 yasında oglu Fatih ise henüz 13 yasında iken ben yoruldum diyerek, kendi saglıgında tahta oturtmuştu. Bu iki olayın karşılaştırılması bile yapılan degişikliklerin insanları nerelere götürdügünü anlatmaya yeter. Belki bu olayda en zor duruma düsen ve içerisinde fırtınalar kopan
kişi Kanuni idi. Ama bu durum sonucu degiştirmedi. Zaten Şehzade Mustafa’nın öldürülmesinden sonra, Osmanlılara ilk on padişah gibi bir padisah, Şehzade Mustafa gibi şehzadeler bir daha nasip olmadı. Sonraki padisahların içerisinden bazıları, yönetime geldikten bir süre sonra kendilerine geldiler. Olayları anladılar. Bazı güzel isler yaptılar. Hattâ cansiperane mücadele ettiler. Ama taşlar yerinden oynadığından düşüşü durdurmaya güçleri yetmedi.

Kanuni, kendisini ve daha sonraki padisahları güvence altına almak için, ordunun yapısında degişiklik yapmak gerektigini düşündü. O dönemde Osmanlı ordusunun ağırlıgını eyalet askerleri olan tımarlı sipahiler olusturuyordu. Bütün imparatorlukta 200.000 kisiye ulaşabilen bu askerler Türk’tü. Merkezdeki devşirme yöneticiler bu sipahilerin üzerinde etkili olamıyorlardı. Yeniçeri denilen Kapıkulu askerleri ise 15.000 civarında idi. Sipahilerde ağır silahlar yoktu. Bu silahlar sadece yeniçerilerde vardı. Sipahilerin sayılarını azaltmaya, yeniçerilerinkini ise artırmaya başladı. Yeniçeriler 1567’de 48.000’e, 1620 yılında ise 100.000’e ulastı. Yeniçerilerin sayıları çok arttıgı için artık devşirme sistemiyle bu ocağa asker toplanamaz olmuştu. Müslüman halktan alınmalar basladı. Ancak liyakatsiz üst yöneticilerden dolayı, yeniçeri olabilmek için rüsvet vermek gerekir oldu. Bu nedenle halkın içerisindeki serkeşler, başıboş
insanlar yeniçeri olmaya başladılar.
Ama çogalan yeniçeriler savaslarda basarı kazanmaya çalısmak yerine Genç Osman’ı 1622’de öldürdüler. Devletin kurucusunun adını tasıyan ve çok aydın bir kisi olan Genç Osman, Kanuni’nin soyundandı. Yeniçeriler pervasızca davrandılar. Çünkü, 1595’de devsirme sadrazam Sinan Pasanın hatasıyla akıncı sınıfı yok olmustu. Kanuni’nin uygulamalarıyla tımarlılar azalmıstı. Yeniçeriler ise
artmış ve agır silahlara sahipti. Dolayısıyla kimse olaya müdahale edemedi. Genç Osman’ın öldürülmesiyle, Osmanlı Devleti çaga ayak uydurabilmek için yakaladıgı son fırsatı kaçırmış oldu. Bu tarih Osmanlı Devleti için bir milat olarak kabul edilebilir.

Askeri yapıdaki bu degisikligin diger bir sebebi olarak ateşli silahlardaki yenilikler gösterilebilir. Çağa ayak uydurmak için atesli silahlara sahip sabit birlikler kurmak gerekiyordu denilebilir. Ancak böyle bir düsünceden bile hareket edilse, yine amaca ulasılamamıs sayılır. Çünkü Türkler, o dönemde halen agır ve zor tasınabilen toplar kullanırken, Avrupa hafif ve kolay taşınabilir toplara geçmisti. Fakat, yeniçeriler kolay tasınabilen küçük toplara hep karsı çıktılar. Belki de yeniçeriler düsmanla çok yakın olmak istemiyorlardı. Çünkü “akıncı” ruhuna sahip degildiler. Bir Fransız soylusu olan Humbaracı Ahmet Paşa, Fransızların da yardımıyla yeni top ocakları kurdugunda yıl 1734 olmustu. Böylece top döküm teknikleri Kanuni’den 170 yıl sonra ancak yenilenebildi.
Benzer sekilde, Avrupalılar büyük kalyonlar seklinde gemiler yaparak okyanuslara açılırken,Osmanlılar küçük kadırgaları kullanmaya devam ettiler. Büyük gemilere hem yeniçeriler hem de Osmanoğlu sülâlesi itiraz etmis olabilir. Çünkü, yönetime karşı herhangi bir ayaklanmada, kalyonlardaki çok sayıda leventler ve büyük toplar İstanbul’daki yönetim ve yeniçeriler için tehlike arzedebilirdi.

Fatih Sultan Mehmet’in yaptıgı diger bir degisiklik de, devlet yönetimini padişah ve sadrazamın elinde toplamasıdır. Yani mutlak hakimiyet. Bu uygulama Kanuni’nin padisah olarak mutlak iktidar olmasını sagladı. Ancak, Kanuni’den sonra gelen padisahlar daha zayıf karakterli olduklarından, sadrazamlar öne çıktılar. Sadrazamların sözlü ve yazılı emirleri, padişah irade ve fermanı ile eşdeğerde kabul edilmeye başlandı. Sadrazamlarda padişahların birer mührü bulunur oldu. Gittikçe padişahlar devlet yönetiminde ikinci sıraya düstü. Padişahlar, sadrazamların tayinlerine bile tek baslarına karar veremez oldular. Sadrazamların tayinlerinde ve azillerinde saray kadınları, saray hadımları ve saray içindeki devşirme görevliler bazen daha etkin hale geldiler.
Osmanlı sülâlesi, kendisini korumak için yönetici konumundaki Türk soyluları ezmekle kalmadı.Onların yerlerine getirdikleri devşirmeleri (kapıkulları) bile hazinede para kalmadığında madi bedel karşılığı yine bir başka devşirmeyle sürekli degiştirerek, onların da uzun süre aynı mevkiilerde kök salmalarını önledi. Osmanlı’da servetlerini ve konumlarını nesillere devredebilen tek gurup ilmiye sınıfı (ulema) oldu.

Fatih’in kendi sülalesini koruma ugrasları sonuç verdi. Osmanlı tarihinde, padisah ve şehzadelere karsı öldürmeye kadar varan hareketler yapıldı. Ancak, Osmanlı hanedanını yönetimden uzaklaştırmak için hiçbir girişim olmadı. Osmanlı ordusunu yenerek Kütahya’ya kadar gelen Osmanlının Mısır Hidivi Kavalalı’nın oglu İbrahim Paşanın düşüncesi bile, sadece sadrazam
olmaktı.(1832) Bazı tarihçiler Osmanlı imparatorlugu’nun, istanbul’un fethinden sonra Bizans kurum ve uygulamalarını aynen aldıgını ileri sürmüslerdir. Bugün, Osmanlı kurumlarının biçimlenmesinde, Bizans’ın payının iddia edilenden çok az oldugu genellikle kabul edilmektedir. Burada tartışılabilecek bir konu, Osmanlı yönetimine sirayet eden Bizans oyunlarının etkileri olabilir.

Fetihten sonraki uygulamalar sonucunda devleti kuran ve gelistiren Türk unsurların ezilmesi iyi sonuçlar doğurmadı. Devlet zamanla bağnaz bir din anlayısı temeline kaydı. Saray alışkanlığı oluştu ve saraya harem girdi. Günümüzde “Bizans oyunları” diye nitelenen ayak oyunları, önderlerin kültürünü etkiledi. Yeni güçlü sülalelerin ortaya çıkarak devleti toparlamaları imkanı kalmadı. Eger 1877-78 savaşında İngilizler ile Ruslar aralarında anlaşabilmiş olsalardı imparatorluk daha erken bitecekti. Türklerde henüz, Milliyetçilik anlayışı tam oluşmamıştı. Güçlü sülale ise hiç kalmamıstı. Dolayısıyla 1919 da oldugu gibi savası yönlendirecek önderler çok azdı. Bu nedenle yeni bir devlet kurmak mümkün olmayabilirdi.

Marmara Üni. Türk Tarih ve Kültür Kulubünde 2009 da yapılan konuşmamın belli bir bölümünden alıntıdır.

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 01 Ara 2012, 17:34 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
Mesajınız siyasi içeriğinden dolayı silinmiştir.

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 06 Ara 2012, 00:04 
Çevrimdışı
Yeni Üye

Kayıt: 24 Eyl 2012, 01:05
Mesajlar: 8
Yaş:
Kara çadır is mi tutar
Beğlik martin pas mı tutar
Ağlarsa anam ağlar
Osmanlıdır yas mı tutar.

Yazılan tarihi kayıtları iyi inceleyerek objektif olmak gerekir yukarıdaki dörtlükte osmanlının ilgili dönem acımasızlığı anlatılmak istenir , fakat dörtlük ilgili dönemi kapsamaz çünkü dörtlük içinde geçen martin tüfek amerikan iç savaşında üretilen silahtır oda 1895 li yıllarda bizim envanterimize girer ve silahlarlar daha çok (yüzbinlerle ifade edilen rakamlar) rumeli yani balkanlardaki askeri birliklerimizde kullanılır bu türküyü de cansever isimli sanatçı biz unuttuktan sonra makedonyadan geldiğinde bize tekrar hatırlatır .
kara çadır is'mi tutar
martin tüfek pas mı tutar
ağlayanım anam bacım
elin kızı yas mı tutar

yemen yolu çamurdandır
karavanam bakırdandır
zenginimiz bedel verir
askerimiz fakirdendir

tarlalarda biter kamış
uzar gider vermez yemiş
sol yemende can verenler
biri memet biri memiş..

Dolayısı ile Osmanlıdaki celali isyanlarını tarihi iyi inceleyerek yaklaşmak gerekir bu yazı biraz salt karalama yazısı olmuş . Saygılar .


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 06 Ara 2012, 00:31 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 11 Tem 2012, 23:31
Mesajlar: 375
Yaş:
Ammavelakin Bu Şairler benim bildiğim Türk oğlu Türk'dür.Yanlışım yok değil mi Sn Koraykurt devşirme değillerdir ?

Bu arada Nefinin şu şiir'i mükemmeldir...

Tahir efendi bana kelp demiş,
İltifadı bu sözde zahirdir.
Maliki mezhebim benim zira,
İtikadımca kelp tahirdir.

_________________
"Zengin bir anı mirasına sahip bulunan; birlikte yaşamak konusunda ortak istek ve uzlaşmada samimi olan; sahip olunan mirasın korunmasını birlikte sürdürmek konusunda iradeleri ortak olan insanların birleşmesinden ortaya çıkan topluluğa Ulus adı verilir."

Mustafa Kemal Atatürk


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 12 Ara 2012, 15:12 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
Osmanlı devletini içten kemiren ve baltalayan hrıstıyan dönmelerini ve icraatlarını teker teker anlatmakta yarar var.


Damat Rüstem Paşa denen provakatör hain soysuzla başlayalım

Damat Rüstem Paşa (1500 - 10 Temmuz 1561), I. Süleyman saltanatı döneminde (28 Kasım 1544 -6 Ekim 1553) ve (29 Eylül 1555-10 Temmuz 1561) tarihleri arasında sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamıdır.
Rüstem Paşa, 1500 yılında günümüzde Hırvatistan'da Skradin kasabasında doğmuştur.
Osmanlı topraklarına getirildikten sonra devşirilmiş, 1539'da Diyarbakır Valisi olmuş ve III. Vezir iken 26 Kasım 1539'da Şehzade Cihangir ve Şehzade Bayezid'in sünnet düğününde Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan ile evlenmiştir. Bu nedenle 'Damat' sıfatıyla anılır.
1544'de Hadim Süleyman Paşa'nın azledilmesi üzerine yerine getirilmesi beklenen II. Vezir Divane Hüsrev Paşa'yı Hürrem Sultan'ın emriyle birbirine düşürdü ve ardından Sultan Süleyman hem Hüsrev Paşa'yı hem de Hadım Süleyman Paşa'yı azledip sadrazamlığa Rüstem Paşa'yı getirdi.
Hürrem Sultan ve eşi Mihrimah Sultan ile bir olup Şehzade Mustafa'nın idamına ortam hazırladı. Kanuni, Şehzade Mustafa'yı öldürttükten sonra yeniçerilerin ayaklanma çıkarabileceği korkusuyla Rüstem Paşa'yı azletti (1553) ve yerine Kara Ahmet Paşa'yı getirdi.
Ancak Hürrem Sultan ile Mihrimah Sultan, Rüstem Paşa'yı sadrazamlığa tekrar getirebilmek için çalıştılar. 29 Eylül 1555 tarihinde Kanuni Sultan Süleyman basit bir bahaneyle Kara Ahmet Paşa'yı Divan-ı Hümayun'un ortasında idam ettirdikten sonra Rüstem Paşa tekrar sadrazam oldu. 10 Temmuz 1561 İstanbul'da ölümüne dek sadrazamlık görevini sürdürdü.
Kanuni Sultan Süleyman döneminde sadrazamlık yaparken, devlet kademesinde rüşveti yaygınlaştıran kişidir. Rüşvet sebebi ile Osmanlı İmparatorluğu'nun içine bozulma tohumlarını atan kişilerden biridir. Rivayete göre İmparatorluk'ta Padişahlardan sonra en zengin kişidir. 815 çiftlik, 476 su değirmeni, 1.700 köle, 2.900 at, 1.106 deve, 100 gümüş eyer, 500 altın eyer, 2.000 zırh, 130 çift altın üzengi, mücevherle süslü 760 kılıç, 1.000 gümüş mızrak, 78 bin duka altını, 11.200.000 akçe değerinde nakit parası vardır. Makbul İbrahim Paşa'dan daha zengin olduğu söylenir.
Çoğu tarihçiye göre 1523-1536 yani Makbul İbrahim Paşa'nın öldürülmesinden 1565'te Sokullu Mehmet Paşa'ya kadar Sadrazamlık yapanların Osmanlı Devleti'ne hiçbir fayda sağladığı görülmemiştir.

Pargalı ibrahim Paşa ve Şehzade Mustafa 'ya yapılan komplolardaki payı

Hürrem sultan, Şehzade Mustafa’yı saf dışı bırakıp kendi çocuklarından birini tahta çıkmasını istiyordu ve bunun için planlar yapıyordu. Hürrem sultan hanedana daha da girebilmek için kızı mihrimahı rüstem paşa ile evlendirdi.
Rüstem paşa veziriazamlığa yükselecekti ve Rüstem paşa veziriazamlığa yükselince şehzade Mustafa’yı bertaraf ederek yerine Hürrem sultanın oğullarının birini veliaht olarak tayin ettirilmesinde büyük rolü olacaktı.

Pargalı İbrahim Paşa, Şehzade Mustafa’yı desteklemesiyle Hürrem Sultanın her zaman hedefi olmuştur. Kanuni Sultan Süleyman, İbrahim Paşa'nın Hatice sultana ilgisinin azaldığını ve yakınlarından gönderilen kuranı kerimleri hediye olarak kabul etmediğini, gizliden hıristiyan olduğu söylentileri ve devletin hazinesini müsrif bir şekilde harcadığına Damat Rüstem Paşa nın başını çektiği bir grup devşirme yönetici tarafından inandırılmaya başlamıştı artık eski dostu Pargalı İbrahim paşayla artık yollarını ayırmaya karar vermişti ve İbrahim paşayı öldürtme kararı almıştı.

1536 yılının mart ayında ramazan ayında iftar için saraya çağrılan İbrahim paşa, iftar yaptık dan sonra boş bir odaya çağrılır ve daha sonra şehzade mustafa’yı da boğacak olan dilsiz ve sağır celladlar tarafından boğularak öldürülür.
Osmanlı imparatorluğunun büyük başarılar elde ettiği dönemlerde ise hala taht kavgaları içten içe devam etmekteydi. Ulema, ordu ve mesayih Şehzade Mustafa'yı tahta uygun görüyordu.
Taht kavgalarının dedikoduları Sultan süleyman ’ nın da kulağına gelince Şehzade Mustafa'yı saltanatın merkezine yakın olan Manisa sancak beyliğinden alıp onun yerine Şehzade Mehmet'i atamıştır.
Manisa sancak beyliği, padişahın vefatından sonra yerine geçecek Şehzadeye ayrılır diye bilinirdi. Manisa sancak beyliğinde olan şehzade Mustafa bir zaman sonra Amasya sancak beyliğine gönderildi.
Geleneklere göre annesi Mahidevran Sultan da oğlu Mustafa’nın yanında gitti.
Manisa sancak beyliğine ise hürrem sultanın oğullarında olan şehzade mustafa dan altı yaş küçük olan mehmet gönderildi. Bunun anlamı ise hürrem sultanın oğullarından birinin tahata geçmesini istemesiydi ama kanuni bunun üzerinde fazla durmadı.

Tüm bunlar olurken hiç beklenmeyen bir olay oldu ve Şehzade Mehmet 22 yaşında vefat etti. Kanuni, Şehzade Mustafa'yı tekrar tercih etti. Şehzade Mehmet'in vefatından sonra Şehzade Mustafa ön plana çıksada Hürrem sultanın çabaları bitmiyordu ve Manisa sancak beyliğine Hürrem'in oğlu Şehzade Selim getirildi. Bu durum Hürrem'in oğullarından birini sultan yapma gayretini gözler önüne seriyordu.

Saraydaki entrikalar devam ediyordu yapılan iftiralar yavaş bir şekilde Sultan Süleyman'ın, Şehzade Mustafa'ya olan tutumunu olumsuz yönde etkiliyordu. Bu olumsuz etkide Hırvat devşirmesi Rüstem paşanın büyük bir etkisi olmuştur.

Rüstem paşa, Şehzade Mustafa'nın mührünü kazıttırıp şehzade mustafanın ağzından iran şahı olan Tahmasb’a bir muktup yazdırıp gönderdi. İran şahını bu mektuplara cevap olarak yazdığı mektuplarıda Rüstem paşa ele geçirdi ve vakti geldiğinde bu mektupları açıklayıp Şehzade Mustafa'nın sonunu getirecekti.

1552 yılında doğu seferindeki ordunun başına Rüstem paşa getirildi. Rüstem paşa anadolu seferi sırasında bütün halkın ve ordunun Şehzade Mustafa'yı desteklediğine tanık oldu. Askerler den duyduğu söylentiler ise ” 60 yaşına geldiği, kocadığı ve son 10 senedir ordunu başında sefere katılmadığı onun yerine şehzade mustafa geçsin” şeklindeydi.

Rüstem paşa bir adamını İstanbul'a gönderip meydana gelen olayları ince ayrıntısına kadar Süleymana ilettirdi ve bunu yanında İran şahına cevap olarak yazdığı düzmece mektupları da Süleyman'a gönderdi.

Sultan süleyman'ı iyice oğluna düşman etti ve Şehzade Mustafa'nın tahtı bırakması gerektiği dedikodularını duyan Süleyman oğluna düşman olmuş ve kinlenmişti. Sultan Süleyman Rüstem paşayı geri çağırıp ertesi yıl seferi bizzat kendisi yapacağını bildirdi. 1553 yılında kanuni sefere bizzat kendi çıktı. Ordu Konya Ereğlisi yakınlarında Aktepe mevkinde konakladı.

Süleymanın yanında Şehzade Cihangir ile Selim de bulunuyordu. Orduya katılması için çağırılan Şehzade Mustafa babasının kendisi için düşüncelerinden habersiz bir şekilde orduya katıldı. Şehzade Mustafa'yı çok seven ikinci vezir olan Kara Ahmed paşa durumun farkında olup Şehzade Mustafa'yı ikaz edecek Mustafa da bazı şeylerin ters gittiğini anlayacaktır.

Akşam üstü babasını otağından Mustafa'ya üzerinde not yazan bir ok atıldı. Kağıtta babasının otağına gitmemesi ve aksi halde öldürüleceği yazıyordu. Şehzade Mustafa bunun Rüstem paşanın bir oyunu olduğunu düşündü ve babasının otağına gitmemesinin büyük bir saygısızlık olacağını düşündü ve kendisini öldürteceği bir suç işlemediğini biliyor Rüstem paşanın ne yapsa da onu öldürtemeyeceğini düşünüyordu.

Babasının çadırına giren şehzade Mustafa'ya 7 cellad birden saldırdı ve mücadele etmesine rağmen boğularak öldürüldü. Şehzade mustafanın ölümü ordudaki bütün askerleri derin üzüntüye boğdu ve isyan etmelerine sebeb oldu. Şehzadenin ölümünün sorumlusu olarak Rüstem paşa suçlanıyordu durumun kendisi içinde kötüye gittiğini farkeden Sultan Süleyman Rüstem paşayı azlederek, Şehzade Mustafa'ya yakın bilinen Kara Ahmed paşa'yı veziri azamlığa getirdi.

Şehzade Mustafa'nın naaşı Bursa'ya gönderilerek ikinci Murat türbesine defnedildi.

devam edecek...


Danişmend, İsmail Hâmi, (1961) Osmanlı Devlet Erkânı, İstanbul:Türkiye Yayınevi.
Tektaş, Nazım. (2009), Sadrâzamlar - Osmanlı'da İkinci Adam Saltanatı. İstanbul:Çatı Kitapları.
Lybyer, Albert Howe (1913). The government of the Ottoman empire in the time of Suleiman the Magnificent. Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press (çev. E.Akpınar Aydınlık yayınları İst. 2010)

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 12 Ara 2012, 15:40 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
Bir başka devşirme fesatıyla devam ediyoruz.

Topal Recep Paşa

Topal Recep Paşa IV. Murat saltanatında 10 Şubat 1632 - 18 Mayıs 1632 tarihleri arasında dört ay on beş gün sadrazamlık yapmış bir Osmanlı devlet adamıdır. Nikris (gut) hastalığından müzdarip olan Topal Recep Paşa aksak yürüyüşü dolayısıyla Topal ismini almıştı.

Boşnak asıllıdır.Bostancı ocağında yetişmiştir. Bostancıbaşı olmuştur Fakat nikris (gut hastalığı) olduğu için bir müddet sonra emekli yapılmıştır. Sonradan tekrar göreve alınarak Ruslar tarafından ele geçirilen Azak kalesini geri almak üzere Kırım'a yapılan sefere serdar tayin edilmiştir. 1625-1626 döneminde kaptan-ı derya görevi yapmıştır.

İran' karşı sefere serdar tayin edilip ve sefere hazırlıkları yapmak için Tokat'ta giden ve burada ölen sadrazam Çerkes Mehmed Ali Paşa yerine 8 Şubat'ta Sadrazam ve İran seferi serdar-ı ekremi olarak Müezzinzade Filibeli Hafız Ahmed Paşa getirilmişti. Bu sırada Kaptan-ı Derya Topal Recep Paşa donanmayla İstanbul'a geldi ve Kırım Hanı ile Nogaylar arasında ortaya çıkan mücadeleyi ortadan kaldırmak ve nehirlerden şayaklarla Karadeniz'e inen ve Osmanlı devletinin Karadeniz kıyılarını vuran Kazak saldırılarını önlemek için tekrar donanma ile Karadeniz'e açıldı.
Bağdad'ı kuşatan Sadrazam Müezzinzade Hafız Ahmed Paşa bu şehri ele geçirmeyi başaramadı ve orduyu geri çekerek İstanbul'a dönmeye karar verdi. Kaptan-ı Derya olan Topal Recep Paşa'nın İstanbul'da Temmuz 1626'da kapıkulu ocaklılarını kışkırtığı ve bunların eyleme geçtiği belirtilmektedir. Ama bu eylem elebaşıları yakalanarak eylem sona erdirilmiştir. IV. Murat'ın cülusundan beri İstanbul'da sedaret kaymakamı olan Gürcü Hadım Mehmed Paşa o yaz çok geçerli ve köklü akçenin devalüasyonu (1 altını 120 akçeye ve 1 kuruş 80 akçeye indirme şeklinde değiştirme) hedefli bir para reformu yapmak ile uğraşmakta idi. Bu nedenle Bağdat kuşatması için Serdar ve Sadrazam Hafız Ahmet Paşa'ya gerekli destek sağlanamıştı. Bu eksikliği bir bahane bulan Topal Recep Paşa ocaklı eylemcilere "Gürcü Paşa, Bağdat Seferine niye imdat etmemiştir?" diye slogan attırdı.
Venedik Balyosunun Venedik'e gönderdiği raporları inceleyen Avusturyalı tarihçi Hammer'e göre Gürcü Mehmet Paşa devleti kapıkulu ayaklanmacıların zorbalıklarından kurtarmak için planlar yapmıştı ve bunları cephede bulunan Sadrazam'a nektupla iletmişti. Bu mektupları eline geçiren Topal Recep Paşa bunları Sultan IV. Murat'a götürmüş ve ondan Gürcü Hadım Mehmet Paşa'nın azledilip katletilmesini istemişti. IV. Murat'ın bunu yapmakta tereddüd etmesini önlemek için de yeniçerileri kışkırtıp Fatih Camii'inde toplanıp eyleme geçmelerini sağlamıştı. Fakat Türk tarihçileri tarafından yazılan tarihlerde bu olaydan hiç bahis bulunmamaktadır.
Her neden ve şekilde olursa olsun, Ağustos 1626'da IV. Murat İstanbul Sedaret Kaymakamı olan Gürcü Hadım Mehmed Paşa'yı bu görevden azletmiştir ve 90 yaşını aşkın olan Gürcü Hadım Mehmed Paşa'yı istemeyerek boğdurup idam ettirmiştir. Onun yerine İstanbul Sadaret Kaymakamlığı görevi, Kaptan-ı Derya görevini bırakan, Topal Recep Paşa'ya verilmiştir.

Aralık 1626'da Sadrazam Müezzinzade Hafız Ahmet Paşa İstanbul'a vardığında Bağdad Kuşatması'nda gösterdiği başarısızlık dolayısıyla Sadrazamlıktan ve İran serdar-ı ekremliğinden azil edildi. 1 Aralık'da Topal Recep Paşa'nın konağında devlet ricali ve yüksek ulamanın katıldığı bir meşveret toplantısı yapıldı. Bu toplantıda yeni sadrazamın kim olacağı görüşüldü. Osmanlı devleti için ilk defa bir "demokratik tipli uygulama" ile toplantıya katılanların oylamaları sonucu eski sadrazamlardan Damat Halil Paşa'nın sadrazamlığa getirilmesi uygun görüldü ve onun sadrazam seçilmesi Sultan IV. Murad'a önerildi. Böylece ikinci kez sadrazam olan Damat Halil Paşa doğuda Celali isyanları tenkili ve İran seferi için serdar olarak göreve de başladı. Çok soğuk ve şidetli bir kış havasında bir alay tertip edildi ve Üsküdar'da ordugaha geçti ve sefer hazırlıklarını orada tamamladı.

Celali tenkili amacıyla sadrazam Damat Halil Paşa isyan etmiş olan ve Celali olduğu kabul edilen eski Erzurum valisi Abaza Mehmet Paşa üzerine gitti. Ama yapılan çarpışmalarda yenilerek Tokat kışlağına çekildi. IV. Murat 16 yaşına gelmişti ve devlet işlerini kendi eline almak hedefi ile Sadrazam Damat Halil Paşa'yı azletti. Yeni sadrazamın belirlenmsi için bir yeni meşveret divanı toplantısı yapılmasını emretti. Görüşmeler sırasında önerilen ve en genç vezir olan Hüsrev Paşa 6 Nisan'da sadrazam adayı olarak IV. Murat'a önerildi ve onun tarafından seçildi. Fakat siyasi gücü çok yüksek olan Topal Recep Paşa da bu meşveret meclisine katılmıştı ve görevin kendine verilmesini beklemekte idi. Yüksek devlet ricali Hüsrev Paşa'nın sadrazamlık haberinin bu mecliste açıklanmasının Topal Recep Paşa'yı kızdıracağını ve onun buna müdahale edebileceğini düşünüp kararı meşveret meclisinde açıklamadılar. Güya Hüsrev Paşa'ya Diyarbakır Valiliği görevi verilerek, oraya doğru yola çıkartıldı ama arkasından mühr-ü humayunu taşıyan kapıcılar kethüdası gönderildi. Hüsrev Paşa'ya Kapıcılar kethüdası İzmit'te yetişti ve ona mühr-ü humayunu teslim etti. Hüsrev Paşa da Sadrazam olarak İstanbul'a döndü.

1628'de Sadrazam Hüsrev Paşa Abaza Mehmet Paşa'ya karşı galip gelerek onu esir alıp İstanbul'a getirdi. 1629 yazında ise Sadrazam ve Serdar-ı Ekrem olarak Hüsrev Paşa İran Seferi'ne çıktı. Hedefi olan Bağdad'ı alamadı; Diyarbakır kışlağına çekildi ve hiç İran'a karşıhücuma geçmeden orada 1631'e kadar kaldı. Bu dönemde yerli ve yörel halka yaptığı zulümler hakkında devamlı şikayet gelmeye başladı. 25 Ekim 1631'de Hüsrev Paşa sadrazamlıktan azil edildi. Yerini IV. Murat'ın eniştesi olan Hafız Ahmed Paşa ikinci kez sadrazam tayin edildi. Topal Recep Paşa bu karara da aksi tesir gösterip Tokat'a çekilmiş olan Hüsrev Paşa ile birlikte hareket ederek Doğu seferinden geri dönmekte olan kapıkulu askerini kışkırtmaya başladılar. İstanbul'a dönen ve sanki bir zafer kazanmış gibi şehirde taşkınlıklar yapan kapıkulu askerlerini Topal Recep Paşa'nın yönlendirmekte olduğu ve sadrazam olan Hafız Ahmed Paşa aleyhinde fesat çıkmasını sağladığı bildirilmektedir.

1632de Gazi Ekrem Hüsrev Paşa'nin azili ile ortaya çıkan kargaşaklık da Hüsrev Paşa ile birlikte ortalığı karıştırmıştır. İkinci defa sadrazam olan Hafız Ahmed Paşa aleyhinde fesat çıkmasını sağlamışlardır.

7 Şubat 1632de başlayan büyük kapıkulu askeri ve halk isyanı sırasında isyancıların Topkapı Sarayı'na yürümesleri; Sadrazam ve şeyhülislamın da isimlarini ihtiva eden 17 kişilik bir listedeki devlet adamlarının başlarını isteyerek saray bahçesine girmeleri ve padişah IV. Murat'ı bir ayakdivanına çıkarmaları sırasında isyancılara verdigi destek ile tanınmıştı. Devam eden karışıklıklar 10 Şubat'ta isyancıların Topkapı Sarayına girmeleri; sadrazam Hafız Ahmed Paşa saraya gelirken ona hücum etmeleri ve sonunda sadrazam'ın azil edilip Üsküdar'a kaçması olaylarını ortaya çıkarttı. Fakat isyancılar da bu sefer IV. Murat ile bir diğer ayak divanı istediler. Bu divan sırasında isyacılar padişaha lafla hücumlar yaptılar. Sarayda bulunan Topal Recep Paşa eski sadrazamın geri getirilmesini önerdi. Yeniden ayakdivanına çıkan IV. Murat orada iken Hafız Ahmet Paşa zorbalar tarafından pala ve kılıç darbeleriyle paramparça edildi. Asileri yatıştırması göreviyle Topal Recep Paşa sadrazamlığa getirildi.

IV. Murat bu karışıklarin Hüsrev Paşa ve Topal Recep Paşa tarafından kışkırtıldığını bilmekteydi. Diyarbakır valisi Murtaza Paşa'ya gönderdiği gizli bir emirle Tokat'ta bulunan Hüsrev Paşa'nın idam edilmesini sağladı. 2 Mart 1632de Hüsrev Paşa'nın başı İstanbul'a geldiği zaman Topal Recep Paşa kaygılandı ve yeni zorbalık isyanlarına teşvike başladı. Saray avlusunda toplanan isyancılar Hüsrev Paşa'nin idamının intikamını almak istemekteydiler. Padişah üçüncü defa bir ayakdivanına çıktı. İsyancıların isteğiyle Şehzadeler de Topal Recep Paşa kefilliğiyle bu ayak divanına getirildiler.

İsyancılar başlarının vurulmasını istedikleri devlet adamlarını (örneğin yeniçeri ağası Hasan Halife, defterdar Mustafa Paşa vb.) şehirde arayıp bulup öldürüp cesetlerini Atmeydanı'na astılar. Bu karışılık epey müddet devam etti. Yeniçeriler ve sipahiler sonradan cebeciler de katıldı. O yılki ramazan bu isyancı zorbaların taşkınlıkları içinde geçti. Örneğin başta sadrazam Topal Recep Paşa dahil herkesden balmumu ve sacı istediler.

En sonunda 25 Nisan'da isyancılar mülazim yazılmak dolayısıla birbirlerine girdiler. Nihayet 20 yaşını dolduran Padişah, vücutça çok kuvvetli, demir pençeli, gözü pek, nüfuz-u nazar sahibi bir yiğit oldu. O zamana kadar geçen hadiseleri dikkatle takip ederek ders almıştı. Recep Paşanın yaptığı tahrikler ve hileler hakkında iyi bilgi edinmiş ve bunun melanetlerini Rum Mehmed Paşa ile Yeniçeri Ağası Köse Mehmed doğrulamıştı.
Nihayet bir gün (18 Mayıs 1632) Topal Recep Paşa saraya davet edildi. Her zaman olduğu gibi yanında 15 sipahi zorbası olduğu halde gelerek, onları dış kapı önünde bırakıp Padişahın huzuruna çıktı. Tam eteğini öpeceği sırada Sultan Murad;
-Gel beru topal zorbabaşı! diye seslendi. Bu sözden canı başına sıçrayan Recep Paşa;
-Hâşâ Padişahım! Razı olduğun şeylerin dışında zerre kadar hareketim yoktur! diyerek yemin billah etmeye başladı ise de artık sabrı taşan Padişah:

“Şu hainin cezası tiz verile!”
-Bre namert, abdest al! diye kükredi. Çünkü Recep Paşa, “Ayak divanı” günü Padişah dışarı çıkacağı zaman, “Padişahım abdest alıp öyle dışarı çıkın” sözleriyle Sultan Murad’ın öldürülme ihtimalinin bulunduğunu ima etmişti! Sultan Murad;
-Şu hainin cezası tiz verile! diye haykırınca zülüflü baltacılar hemen cezayı infaz ettiler. Cansız bedenini de dışarı çıkarıp Bâb-ı hümayun önünde bekleyen adamlarının önüne atınca heriflerin kalbine öyle bir korku geldi ki, nereye kaçtıkları bilinemedi. Böylece Yeniçeri ve sipahi ocakları sindirilerek, zorbalıkların önüne geçildi..

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, (1954) Osmanlı Tarihi III. Cilt,2. Kısım ,XVİ. yy Ortalarından XVİİ.yy Sonu),Türk Tarih Kurumu say.384
Buz, Ayhan, (2009) Osmanlı Sadrazamları, İstanbul: Neden Kitap, ISBN978-975-254-278-5,
Danışmend, İsmail Hami, (2011), İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi 6 Cilt
Sakaoğlu, Necdet, (1999) Bu Mülkün Sultanları, İstanbul: Oğlak Yayıncılık
Hammer Tarihi C.9 say.298

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 12 Ara 2012, 18:23 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
Kuyucu Murat Paşa

Kuyucu Murat Paşa (d. 1535 - ö. 21 Haziran 1611, Diyarbakır), I. Ahmet döneminde 11 Aralık 1606 - 5 Ağustos 1611 arasında sadrazam olmuş bir Osmanlı devlet adamıdır. Bosnalı Hırvat asıllıdır. Devşirme olarak Enderun mektebine girmiş, oradan çıkmasından sonra çeşitli saray hizmetinde bulunmuştur. Sonra saraydan çıkıp diğer devlet işleri ile vazife aldı. 1554'de Mısır valisi olan Mahmud Paşa yanında kethuda olarak görev yaptı. 1554'de Mısır'da sancakbeyi oldu. 1571'de Koca Sinan Paşa ile birlikte Yemen Seferi'ne çıktı ve iki yıl kadar Yemen Beylerbeyi oldu. Sonra İstanbul'a döndü. Çok geçmeden Şarki Karahisar (Şebinkarahisar) Sancakbeyi olarak İstanbul'dan ayrıldı. Sonra Anadolu'da çeşitli yerlerde sancakbeyliği görevi yaptı. Bu arada üç defa da Diyarbakır Beylerbeyliği yaptı. Karaman Beylerbeyi iken eyalet askerinin başında olarak Özdemiroğlu Osman Paşa serdarlığı altında İran Seferi'ne katıldı. 1585'de bu seferde iken atı sürçüp bir çukura düşmesi sonucu İranlılara esir düştü. İngiliz Elçisi Lallo hatıralarında Kuyucu Murat Paşa'nın üç yıl savaş esiri olarak İran Şahı yanında kaldığını belirtmektedir. Kuyucu Murat Paşa sadrazamalık döneminde Anadolu'da çıkan Celali Ayaklanması'na karışan isyancıları idam ettirmesi ile tanınmaktadır. 1607 ilkbaharından 1608 sonlarına kadar Kuyucu Murat Paşa, Anadolu'da sefer yapıp Anadolu'yu Celalileri temizleme operasyonları yapmıştır. Bu arada Canbolatoğlu, Kalenderoğlu, Kara Said gibi büyük isim yapmış Celali liderlerlerini ortadan kaldırdı. Yaşı epeyce ileri olduğu için Anadolu'nun birçok yöresini kapsayan bu kampanyasında uzun zaman at üzerinde bulunması yaşına göre zor olduğu için kendini ata bağlattırdığı bildirilmektedir."Kuyucu" lakabını öldürttüğü Celali isyancılarının ve onların destekçilerini ölü ve diri derin kuyulara gömdürmesi nedeni ile almıştır. Yıllarca Anadolu'da öldürttüğü kişilerin kellelerinden yaptırdığı piramitler bir korku hikayesi olarak anlatıldı. Çok soğukkanlı, çok gaddar ve amansız olduğu bilinmektedir. Yaşa başa bakmadan; erkek, kadın, Celali eşkiyasına destek verdiğini kabul edilen herkesi, özellikle Doğu Anadolu'da bulunan Alevi vatandaşları, öldürtmeyi amaç edinmişti. Bu kampanya sırasında Anadolu'da öldürttüğü kişi sayısının 50.000 kişiyi geçtiği bildirilmektedir.
İstanbul'a döndüğünde 1609 başında İran hükümdarı Şah Abbas'a karşı yeni bir İran seferi hazırlıkları başlamıştı. Sultan'la gizli görüşmelerden sonra Kuyucu Murad Paşa sefer serdarı tayin edildi. Sefere çıkmadan ordunun hazırlanması için Sadrazam Kuyucu Murad Paşa Üsküdar'da ordugahta kaldı ve oradan sefer hazırlıklarını idare etti. Celalileri bastırma operarasyonuna da hala devam edip önceki yıl yakalayamadığı birçok Celali başbuğunu rütbe ve görev verme sözüyle kandırıp Üsküdar'a getirip birer ikişer idam ettirdi.

Kuyucu Murat Paşa, Boşnak İsmail Paşa gibi devşirme yöneticiler toplu katliamlarla tarihin en ibret verici Türk kıyımlarına imza attılar. Aman dileyen insanlara Kuyucu Murat Paşa’nın yanıtı; “Vurun şu pis Türk’ün başını” olmuştur. Kuyucu Murat Paşa, üç yıl boyunca Anadolu halkına kan kusturmuştur.Sırp kökenli olan ve veziri azamlığa kadar yükselen Murat Paşa, Peçevi’ye göre “Saltanatın namusunu korumakta kesin kararlı idi. Celali diye adı çıkan kimsenin Cuhud, imana gelmez, merd-i mülhid, tövbekar olmaz dizesinin anlamına uygun olarak, ne imanına, ne de tövbesine güvenmezdi. Ölümden gayrı bir araçla onun doğru yola getirilebileceğine inanmazdı!”
Türkmenleri ölümle imana getireceğine inanan bu adam nasıl “kuyucu” olmuş onu da Ermeni rahip Grigor’dan dinleyelim: “Murat Paşa bütün konakladığı yerlerde önceden kuyular kazdırır ve bütün Celaliler’i, halkın şikayet ettiği muzır adamları bu kuyulara attırır, oraya indirilen birkaç adam da atılanları istif ederdi. Vakadan dört sene sonra kış mevsiminde oradan geçerken ev büyüklüğünde olan kuyuları müşahede etmiştik.”

Türkmenleri bir daha ayaklanmayı akıllarından dahi geçiremeyecek hale getirmeyi, yani ebediyen sindirmeyi hedefleyen bu cinayet şebekesinin başı olan ’Kuyucu’nun dillere destan insafsızlığını Naima şöyle aktarır:
“… bir gün pigşah-otakta iskemle üzerinde oturup harfolunan bi’re gelen adamları katlettirip doldurmağa meşgul idi.
O sırada gördü. Halk verasında bir atlu sipahi, bir sabiyi kenduya redif edip geçüp gider. Paşa emreyledi, varıp sabiyi at arkasından indirip huzuruna getürdüler. Oğlancığa:
- Sen ne yerdensin? Celali arasına neden düştün? Dedikte, sabi doğru söyleyip:
- Falan diyardanım, kıtlık sebebinden babam beni alıp bunlara katıldı. Boğazımız tokluğuna yanlarınca gezerdik. Dedi.
- Baban ne idi?
Deyu sorucak:
- Peştar çalardı ve anınla doyunuyordu.
-Vezir-i azam Murat Paşa başını sallayarak acı acı güldü:
- Hay Celalileri şevke getürürdü.
Deyup çocuğun katline işaret etti. İşaret üzerine çocuğu cellatlara verdiler. Fakat cellatlar:
-Bu sabi masumu nice öldürelim!?
Deyu çekilip, her biri bir tarafa gidip göz yumdu. Murat Paşa, emrinin neden geciktiğini sordukta, cellatların çocuğa merhamet edip istinkaf ettiklerini bildirdiklerinde paşa:
-Yeniçerilerden birisi öldürsün.
Deyu buyurdu. Yeniçeri dilaverlerine teklif olundukta, anlar dahi, sabiye bakıp:
-Biz cellat mıyız? Cellatlar bile merhamet etti.
Vezir, kendi içoğlanlarına emretti ki, sabiyi öldüreler. Anlar dahi huzurundan dağılıp kabul etmediklerinden oğlancık meydanda kalıp onu öldürecek adam bulamadıkta, ihtiyar vezir, arkasından kürkünü bırakıp ve kalkıp, sabiyi kendi eliyle alıp kuyunun kenarına getürüp, başını burup, boğazını sıkıp helak ve kendi eliyle kuyuya ilkaa etti.”

Üç yıl içinde Anadolu’da 50 bin civarında Türkmen’in öldürülmesinden sorumlu tutulan Kuyucu Murat Paşa’yla ilgili olarak İsmail Hakkı Danişmend’in şu tanımına bakın: “Anadolu Türkü’nün ebediyyen lanetle anacağı Kuyucu Murat ihtiyarlığından dolayı ”Koca“ lakabıyla da tanınan 90 lık bir zalimdi. Kuyucu yalnız asilerle taraftarlarını değil, onlara her nasılsa ekmek ve su vermiş zavallılardan başka civarlarda bulunan komşularını bile kılıçtan geçirtecek derecede kana ve bilhassa Türk kanına susamış bir canavardır.”
Hrıstıyan devşirmelerden ağır darbeler yiyen Anadolu Türkmenlerinin başından, “var gücüyle devlet hizmetine koşan, maharetli” yöneticiler hiç eksik olmamıştır.
Halkın silahını toplayıp savunmasız bırakan, kıydığı insan sayısı bakımından Kuyucu’yla yarışır haldeki Boşnak İsmail Paşa’dan başka, Köprülü Mehmet Paşa’yı anmamak olmaz. Evliya Çelebi “nice hanelerden söndürmüş, nice yüz bin masum ve caninin canını, ten kafesinden uçurmuş…” diye tarif ettiği Köprülü’nün “maharetleri”ni seyahatnamesinde şöyle anlatır:
“Neşe içinde yedi gün yedi gece Üsküdar sahrasında kalıp, gece yarısında nice çadırlarda yanık seslerle tevhid ve temcid okunup, ibadet yapıldı…
Sabahleyin, padişah divanı toplanıp otağ önünde hakanı köslere tokmaklar vurularak, eyalet, eyalet, şer’i hücetler ile Celaliliği sabit olmuş kimseleri müfettiş paşalar yakalayarak gönderdiklerinden, kösler önünde divandan sonra, yüzlerce kişi sürüklenir, tertip üzere celladlar bu kadar insanı dizip ateş saçan kılıç ile, dilim dlim ederlerdi… Ve Üsküdar bu şekilde, insan cesetleriyle donatılırdı.”

Birkaç gün içinde Üsküdar insan kanından laleliğe dönüp, kokuşma neticesi meydana gelen kötü kokudan, divan azaları rahatsız olmağa başladı. Kanlar üzerine ölürcesine konan sinekler çadırlarda kalanların üzerine ölürcesine konan sinekler çadırlarda kalanların üzerlerine konup, herkesin elbise ve sarıklarını kana bularlardı. Hassas olanlar, kötü kokudan ve sineklerin hücumundan yemek yiyemezlerdi, İslam ordusu üzerine o kadar sinek musallat oldu ki; öğle vaktinde güneşin ışığını keserlerdi. Bu perişan hal yedi gün sonra bildirilince, cesetler için kuyular kazılıp, kesilenler beşer, altışar kuyulara dolduruldu. Nihayet kuyu kazmaktan da bıkıp Asesbaşı ve diğerleri cesetleri arabalara yükletip Haydarpaşa bahçesinden denize dökmeye başladılar. Nihayet bununla da baş edemeyip mahkumların, divanda muhakemesi görülenlerin, Kavak iskelesine götürülerek orada katledilmeleri emredildi. Her gün Kavak iskelesinde yüzlerce insanoğlu kanı dökülürdü.”
Üsküdar a celali asilerini yollayamayan, isyancıların kellelerini bedenlerinden ayırmayı yeterince dehşet verici bulmayan devşirme yöneticiler, Türkmenler’e ibret olsun diye kesik başları teşhir için İstanbul’a göndermişlerdi.
Herhalde en ironik olan kıyımının elebaşlarının Türk tarihine “zorbalarla mücadele eden kahraman ve fedakar devlet büyükleri”, ekonomik çaresizliklere ve yönetenlerin adaletsizliklerine isyan eden, susturulmak istenen Anadolu Türkmenlerinin ise “eşkıya” olarak geçmiş tarihe olmasıdır.
Bu dönemde canlarını kurtarmak için tenhalara göçmüş ve bir kısmı Kürtleşmiş nice Türk boylarından biri olan Avşarların sesine geçte olsa kulak verelim.

Kalktı göç eyledi Avşar elleri,
Ağır ağır giden eller bizimdir.

Arap atlar yakın eder ırağı,
Yüce dağdan aşan yollar bizimdir.

Belimizde kılıcımız Kirmani,
Taşı deler mızrağımın temreni.

Hakkımızda devlet etmiş fermanı,
Ferman padişahın, dağlar bizimdir.

Dadaloğlu’m birgün kavga kurulur,
Öter tüfek davlumbazlar vurulur.

Nice koçyiğitler yere serilir,
Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.

Kurtuluş Savaşı’na katıldıktan sonra, Cumhuriyet’in ilanıyla Muş ve Kahramanmaraş milletvekilleri yapmış, Türk Dil Kurumu’nun kurucuları arasında bulunmuş olan Hasan Reşit Tankut, sosyolojik araştırmalarının sonucu olan “Köylerimiz Dün Nasıldı? Bugün Nasıldır? Yarın Nasıl Olacaktır?” kitabında “Türk” ün asırları dolduran kanlı kovalaşmasının sonuçlarını şöyle özetler:
“ Yarın güneşin nasıl doğacağını bile kestiremiyordu. Bu ruhi halet, ruhi bir kansızlık yapar. Böylece bedbin bir felsefe, ürkek, kurnaz, itimatsız bir moral dokudu. Kaya gibi sağlam, bronz gibi asil Türk yapısında bir çığ damlası berraklığındaki ılık ve cana yakın Türk bakışında, gani, rahat ve keyifli Türk gönlünde dillugış yer tutar oldu. Birbirinin en mahrem hareketlerini sezecek ve en pes seslerini duyacak kadar yakında ve bitişik yatan aileler hususiyetlerinde de koyun koyunadırlar. Fazla olarak bir de hayvanlarla yatmak mecburiyeti var. Bu havayı teneffüs ede ede batınlar değişmiş, asırlar yaşamış bir halkın eğer maymunlaşmamış olduğuna hayret ediyorsanız, bunu Türk kanının hürmete değer özlüğünde arayınız.”

Danişmend, İsmail Hâmi (1971) Osmanlı Devlet Erkânı, İstanbul:Türkiye Yayınevi, say.. 29.
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, (1954) Osmanlı Tarihi III. Cilt, 2. Kısım , XVI. Yüzyıl Ortalarından XVII. Yüzyıl Sonuna kadar), Ankara: Türk Tarih Kurumu (Altıncı Baskı 2011 ) say.363-365
Griswold, William (çev. Ülkün Tansel) (2002) Anadolu'da Büyük İsyan - 1591-1611 Istanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları
Halil İNALCIK, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, 1300-1600, Eren Yayınları
Prof.Dr.Mustafa ÜSTÜDAĞ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası-Celali İsyanları- Cem Yayınevi, İstanbul 1995

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 12 Ara 2012, 18:34 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 11 Tem 2012, 23:31
Mesajlar: 375
Yaş:
İskender Bey'in devşirmelerle nasıl bir alakası var?

_________________
"Zengin bir anı mirasına sahip bulunan; birlikte yaşamak konusunda ortak istek ve uzlaşmada samimi olan; sahip olunan mirasın korunmasını birlikte sürdürmek konusunda iradeleri ortak olan insanların birleşmesinden ortaya çıkan topluluğa Ulus adı verilir."

Mustafa Kemal Atatürk


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 12 Ara 2012, 18:39 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 11 Tem 2012, 23:31
Mesajlar: 375
Yaş:
Ne bileyim İslamiyeti seçmeden de Devşirmede mi olunuyormuş ?

_________________
"Zengin bir anı mirasına sahip bulunan; birlikte yaşamak konusunda ortak istek ve uzlaşmada samimi olan; sahip olunan mirasın korunmasını birlikte sürdürmek konusunda iradeleri ortak olan insanların birleşmesinden ortaya çıkan topluluğa Ulus adı verilir."

Mustafa Kemal Atatürk


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 12 Ara 2012, 18:53 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
Ulu Türkçü Nihal Atsız'ın Bir yazısını buraya koymayı uygun gördüm. Bu arada Hrıstıyan devşirmelerin ihanetlerini anlatmaya devam edeceğim.

Yabancı unsur kendisini o vatana kan bağı ile bağlı görmediği için; kendisini asıl milliyetinden vazgeçmeye mecbur eden millete karşı içinden kin duyduğu için, o milletin içinde yalnız kendi hususî menfaatlerini güder. Fırsat bulduğu zaman ihanetten çekinmez. Tarihteki en büyük imparatorluklar olan Roma, Abbasî ve Osmanlı İmparatorlukları, içlerindeki yabancıların fesadından ve bunların yüksek mevkilere geçmelerinden dolayı yıkılmışlardır.
Osmanlı ordusunun 400.000 kişi olduğu heybetli günlerde devşirmeler en çok 20.000 kişiyi geçmiyordu. Evlenmeleri yasak olan bu devşirmeler kapıkulu, yani padişahın köleleri idi. Çünkü Türk devletinde Türk’ten köle olmazdı. Lakin zaman içinde Padişahların kapı kulu ve köleleri olan zümrenin eline fırsat geçtiğinde Anadolu Türklüğünü nasıl yok etmeye,ezmeye çalıştığı ve aşağıladığı da aşikardır.

Türk tarihi, yabancıların birkaç hizmetine karşılık binlerce ihaneti ile dolup taşan bir ibret tarihidir. Çin’e sefere çıkan Türk hakanını zehirleyen Çinli prensesten, Şerif Hüseyin’e, Çerkez Ethem’e ve Kürt Şeyh Sait’e kadar binlerce vakası olan bir ihanetler tarihidir. Memleketin öz çocukları ise hizmet etmek için yüksek mevkilere geçmeyi beklememişlerdir. Her yerde, her zaman, her şart içinde sessizce, gösteriş yapmadan hizmet etmişler, devleti için kan ve can vergisi vermişlerdir.

1- Namık Kemal’in büyük dedesi olan gazi ve şehit Topal Osman Paşa, Nadir Şah’la savaşırken Osmanlı ordusunda bulunan Araplar ve Kürtler topyekûn ihanet ederek ordumuzun bozulmasına sebep olmuşlardır.

2- Balkan Harbinde, Sırplarla yapılan Kumanova Meydan Savaşı’nda ve Bulgarlarla yapılan Kırklareli Savaşı'nda Osmanlı ordusundaki Arnavutlar yine topyekûn ihanet ettikleri için bozulan ordumuz savaşı kaybetmiştir.

3- Yine Balkan Harbinde Selanik’i müdafaa edecek olan 40.000 mevcutlu kolordunun kumandanı Arnavut Tahsin Paşa, tek fişek atmadan şehri ve kolorduyu Yunanlılara teslim etmiştir.

4- Birinci Cihan Harbi’nde Araplar İngilizlerle, Ermeniler Ruslarla birleşerek ordularımızı arkadan vurmuşlar.

5- Türk milletinin idam fermanı olan Sevr Barışını ancak Ermeni aslından Damat Ferit, Arap Hâdi ve Arnavut Rıza Tevfik imzalamıştır. Rıza Tevfik imzada kullandığı kalemi Amerikan Koleji’ne hediye etmiştir.

6- Mütareke yıllarında “Nemrut Mustafa” diye anılan Kürt Mustafa Divân-ı Harbi sırf ırkî bir taassupla Türk vatanperverlerini idam etmiş, Ermeni tehcirlerini bahane göstermiştir. Ermeni tehcirini yapan Türkleri idam etmekle İstiklâl Harbine iştirak eden Türkleri idam etmek arasında mahiyet farkı olmasa gerektir.

7- Kurtuluş Savaşında Çerkez Ethem ve yardakçıları, Düzce ve Bolu havalisindeki Çerkez ve Abazalar topyekûn millî dâvâya ihanet etmişlerdir. Bunların bir kısmı Balıkesir havalisinde bir Çerkez devleti kurmaya kalkışmışlardır.

8- Kurtuluş Savaşından sonra Doğu Anadolu’daki Kürt ve Zazalar topyekûn isyan ederek ayrı devlet kurmak sevdasına kapılmışlardır.

9- Daha sonra Türk ordusunda bir yüzbaşı olan Kürt İhsan Nuri, Ağrı Dağı’ndaki Kürtlerle birleşerek ve yabancılardan yardım görerek bir isyan hareketi yapmıştır. Dikkate değer ki İhsan Nuri, kumanda ettiği bölüğü de bu isyana sürüklemek istediği hâlde Kürt efrat kendisine uymuşlar, fakat Türk erat bunu kabul etmemişlerdir.

1789 yılında Fransa ‘da yayılan Milliyetçilik akımıyla Osmanlı İmparatorluğu ‘nın yıkılışı da başlamış oldu. Milliyetçilik akımıyla Osmanlı ‘ya karşı bütün Türk olmayan milletler ayaklanmışlardır.Eğer Osmalı Bu dönemde ümmetçilik fikrinden dönüp Türkçülük fikrine dönseydi yıkılışını durdururdu. Osmanlı İmparatorluğu bir yandan bu ayaklanmalarlan uğraşırken diğer yandan devletin içinde üst kademelere gelmiş Türk ırkından olmayan askeri ve devlet yönetimindeki kişiler devleti içten yıkmaya çalışmışlardır. Örneğin Selanik doğumlu olan Tahsin paşa emrine verilen 40.000 Osmanlı askeriyle Yunan İsyanını bastırmak için görevlendirdiği halde tek kurşun atmadan şehri Yunanlılara bırakmıştır. Aynı şekilde Arap Hüseyin Şerif ,İngilizlerle birleşerek Müslüman Osmanlı Türklerini öldürmüştür.Sevr anlaşmasını imzalayanların hiçbirisi Türk değildir.Sevri kabul eden Kürt Şerif paşa gibi.. Sevr ‘i imzalamaktan sevinç duyan Arnavut ırkından Rıza Tevfik, Ermeni ırkından Damat Ferit gibi..

ustafa Kemal Atatürk , Tüm bu hatalara düşmemek için Askeri Liselere Türk ırkından olmayan kimsenin alınmasını yasaklamıştır. Türk olmayan kişiler orduya alınırsa Osmanlı ‘nın başına gelenler Türkiye Cumhuriyeti ‘nin başına gelir. Atatürk ayrıca ”Yüce Milletime Şunu tavsiye ederim ki ; Başına seçeceği kişilerin kanındaki asliyeye bakmasını tavsiye ederim ”demiştir. Bunun anlamı Türk kanı taşımayanları başına seçme demektir. Aksi takdirde Osmanlı İmparatorluğu ‘nun başına gelenler Türkiye Cumhuriyetinin de başına gelir ve devletimiz yıkılır. Tarih Hatalardan Ders almaktır..

Yukarıda birçok Türklüğe ihanet misalleri saydık. “Sanki hakiki Türklerden ihanet eden yok mudur?” diye bir itiraz suali sorulabilir. Fakat bu pek zayıf bir itiraz olur. Çünkü her milletin içinde sütübozuklar bulunmakla beraber Türkiye’de Türk ve Türkümsülerin sayı nispetiyle ihanet edenlerin nispeti mukayese olunursa bu nispetin daima Türkler lehinde pek büyük bir fark göstereceği meydana çıkar.
Milli şuurun açık olduğu yerlerde yabancıların borusu ötmez (Nihal Atsız)

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 12 Ara 2012, 19:33 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
Devşirme fesadına ve ihanedine son vermek isteyen bir padişahı ve sonunun nasıl olduğunu anlatarak devam edelim.

Türkçü Padişah Genç Osman
17.yüzyılın başları...
Devşirme ve dönme ekibi Osmanlı Devleti’nde en güçlü çağını yaşamaktadır...
Türkler için Paşa Vezir Vezir-i Azam olmak artık tesadüflere bağlıdır. Devşirme ve dönmelerin devleti yönetme geleneği iyice yerleşmiş; Türklerin yetki sahibi olması adeta imkansız hale gelmiştir...
Devlet töre bilmez Türk’ü tanımaz sözde Müslüman vezirler eliyle yönetilmektedir...
Osmanlı hanedanı soy olarak bozulmaya yüz tutmuştur; Padişahlar yabancı kadınlardan bir türlü vazgeçmemektedir.
Deliler çılgınlar devletin başına “Padişah” olarak geçmeye başlamıştır...
Yeniçeri iyice soysuzlaşmış; iki de bir kelle istemektedir...
Din adamları asli görevlerinin dışındaki işlere karışır olmuştur...
Saray’da rüşvet artmış eğlenceler değersiz zevkler için devlet hazinesi ve halk soyulmaktadır...
İşte bu sırada halkın ve yazarların daha sonra “Genç Osman” dedikleri bahtsız bir Osmanoğlu amcası Sultan Birinci Mustafa’nın delilik belirtileri göstermesi sonucu 1617 yılında Sultan İkinci Osman olarak devletin başına geçer...
Henüz 14 yaşındadır...
Çocukluğunun doğal sonucu olarak ilk üç yılı yanlışlar yaparak yapılan yanlışları seyrederek geçirir...
1621 yılında Sultan Genç Osman 18 yaşında ve delikanlılık çağındadır...
Artık yanlışları görmektedir...
Görmenin de ötesinde Saray ve devlet hayatındaki bozuklukları düzeltme heyecanıyla doludur. İçinde yaşadığı bozuk düzeni değiştirmek için doğruları araştırır ve üzerinde düşünmeye başlar... Ne var ki çok gençtir... Çevresinde bulunan ihanet ve fitne çemberinin farkında değildir. Gerçekleştirmeyi düşündüğü ise yepyeni bir devlet düzenidir. Ve bu düzende ne devşirme yeniçeri vardır ne de Harem entrikası...

Sultan Osman’ın şu düşünceleri ne kadar korkunçtur!
“Soysuz Hrıstıyan dönmesi Yeniçerileri yok edip yerine Anadolu Türk’ünü doldurmak...
Dönme ve devşirmelerin kökünü kurutmak...
Fitne kaynağı yabancı kadınlarla dolu Haremi ortadan kaldırıp Saray’a Türk’ten başka kadın sokmamak...
Devlet merkezini Türklüğün bağrına; Anadolu’ya taşımak...
Din adamlarını devlet işlerine karıştırmamak...
Saray geleneklerini, başa takılan kavuğu, kıyafetleri eskiyen kanunları değiştirmek...!”
Bu düşüncelerin her biri o devirde ortalığı velveleye verecek güçtedir...
Nitekim verdi de!
Belki daha tedbirli hareket edebilseydi; sözgelimi dedesi Fatih’in Türkleri uzun süre devlet üst yönetiminden tasfiye eden sistemi yerleştirmesi mümkün olsa idi sessiz sedasız başarması belki mümkün olabilirdi.
Ama Genç Osman sıfatı gibi “Gençtir” ve sesli düşünür...
Gerçi niyetini kendince saklamaya çalışır ve “Hacca gideceğini” söyler! Fakat buna kimseyi inandıramaz. Devşirme vezirler ve fitne ile pişmiş; “leb demeden leblebiyi anlayan” Yeniçeri soysuzu Genç Osman’ın amacını hemen kavrayıverir.
Yeniçeriler “Sultan’ın amacının Hacca gitmek olmadığını Anadolu’dan getireceği Türk askeriyle kendilerini kesin olarak tasfiye edeceğini” kuşkuya yer kalmayacak biçimde anlarlar.
Ve o aşağılık Yençeri’nin isyanı başlar!
Sultana haber göndererek bu fikirden vazgeçmesini isterler.
Genç Osman korkusuzca verdiği cevapta:
“Bildiklerinden kalmasınlar ben Hacca gideceğim” der.
Ne tuhaftır ki bu soysuz Yeniçeri kendi köküyle buluşmak isteyen bir Osmanlı Sultanı’nı Anadolu’dan esirgemektedir.
Esirgemektedir çünkü; bu sefer bir Osmanlı Sultanı Anadolu’ya ordusuz ve “eli kılıçsız” olarak gitmek istemektedir...
Esirgemektedir çünkü; bu defa bir Osmanlı Sultanı açıkça:
“Anadolu Türkmenini bağrıma basacağım” demektedir...
Genç Osman, “Yeniçeri ve Kapıkulu Ocakları’nı ilga ederek bunların yerine Anadolu, Suriye ve Mısır Türklerinden kurulu… yeni bir piyade sınıfı kurmayı planlıyordu..
Bu olacak şey değildir!
Yeniçerinin aklı şaşmıştır...
Yeniçeri bilir ki Sultanlar: Fatih’in babası 2.Murat dışında şunca zamandır Anadolu’ya ordularının başında gitmiştir. Ve yine bilirler ki Anadolu’ya ya sefer açılır ya da sefer için Anadolu’dan geçilir... Çoğu zaman da devşirme-dönme Paşalar buyruğundaki ordular celali-eşkıya takibi diye Anadolu’ya dalar ve bu Genç Osman denilen Sultanın bağrına basmak istediği Türkleri kırıp geçirir!

Oysa Genç Osman bir geleneği yıkma peşindedir ve elini kolunu sallayarak “Ben Hacca gidiyorum” diye Anadolu’ya geçip Türklerle buluşmak istemektedir...
Kimseyi inandıramaz!
Nice Türk katliamına katılmış ve duymuş olan Yeniçeri kocaları felaketin büyüklüğünü anlarlar...
Yeniçerilerin akıldaneleri Genç Osman’ın boyunlarına geçirmek istediği ilmeğin düğümünü hazırlanmadan çözmeğe kararlıdırlar...
Ve bu sorunun çözümünün kendileri için bir ölüm-kalım meselesi olduğunun da iyice farkındadırlar.
“Din gücü”nü yanlarına almak isterler...
Alırlar da!
Nitekim Genç Osman’ın kayınpederi Şeyhülislam Es’at Efendi “Padişahlara hac gerekmez. Yerlerinde oturup yöneticilik yapmalılar” biçimindeki görüşünü damadına iletir.
Fakat Genç Osman ısrarlıdır...
Başlayan isyanın nedeninin “Hacca gitmek” fikrinden çıktığını anlatmak için Saray’a gelen başka bir ulema heyetine karşı Genç Osman çok serttir :
-“Bu fitne erbabını siz tahrik etmişe benzersüz gibi... Evvel sizi kırarum ba’dehu anları! Ol taifenin tedarükü görülmüştür!”
Son zamanlarda Yeniçeri ile elbirliği eden mal-mülk peşinde koşan eski asil tavrı bozulan İlmiye sınıfının temsilcilerine Genç Osman demek istiyor ki: “Bu eşkiyayı kışkırtmak ve fitneyi ayağa kaldırmak sizin başınızın altından çıkıyor. Onlara yapacağımı önce size yaparım!”
Ulema Padişahtan gittikçe uzaklaşmaktadır...
Ulema kendince haklı olarak kırılmıştır ve Genç Osman’ın yanında değildir!
Yeniçerileri koruyan “gün görmüş” devşirmeler şimdilik Padişahı doğrudan hedef almadan biraz sert bir “fetva” ile yanındaki birkaç kişiyi görevden aldırıp bir-ikisinin kellesini koparttırıp; güç gösterisinde bulunarak Genç Osman’a “aba altından sopa göstermek” isterler.
Aslında Genç Osman’ın düşüncesini destekleyen yanında birkaç kişi vardır. Desteklemekten de öte O’na bu fikri aşılayan Ömer Efendi isimli bir Türk Genç Osman’a hocalık yapmaktadır! İşte Yeniçeri en başta aydın ve çağını aşmış olan bu Hoca Efendi’yi hedef alır... Ve hiç vakit kaybetmeden bu yaşlı devşirmeler Şeyhülislam Es’at Efendi’den şöyle bir fetva çıkartırlar:
“Sual : Padişah-ı cihanbanı azdurup Bey-ül-mal-i müslimüni telef ittürüp buna fitne ve fetarete sebeb olan kişilere şer’an ne lazım gelür?
El cevab : Katl lazım gelür.”
Fetva diyor ki: “Padişahın aklına girerek yeniçerileri yok ettirme fikrini verenlerin öldürülmesi şer’an caizdir!”
Bu fetvayı bir ulema heyeti Genç Osman’a takdim eder...
Genç Osman bu fetvayı okuyunca öyle bir tepki gösterir ki onun bu tepkisi daha sonra değil Osmanlı mülkünde; bütün dünyada şaşkınlık yaratır.
Bu farklı Osmanoğlu’nun tepkisi şöyle olur :
Genç Osman ulemanın elinden aldığı fetvayı okuduktan sonra paramparça eder ve ulemanın yüzüne fırlatır!
Gösterdiği bu tepki çok değişiktir ve böyle bir tepki hiç yaşanmamıştır...
Bir Osmanlı Sultanı’nın böyle bir hareketini tarihler yazmamıştır!
Böyle bir olay o zamana kadar Osmanlı tarihinde görülmüş şey değildir. Ve ondan sonra da görülmemiştir... Gerçi çoğu fetvalar Osmanlı kanunlarıyla çatışmamıştır amma Padişah’ın düşüncelerine aykırı çıkan fetvalara karşı da hiçbir Padişah böyle bir tepki göstermemiştir.
Bu olay Genç Osman ile ulema arasında zaten esen soğuk yelleri buz kesen bir havaya dönüştürür...
Ayrıca Genç Osman bir büyük hata daha yapmış; “Ulema”nın “Arpalıklarını” kesmiştir... Ve artık “Ulema” iyice küskündür...
Üstelik bu sıralarda Padişah’ın “dinsiz” olduğu dedikodusu da ortalığa yayılıverir...
Ve artık isyan bizzat Padişah’ın şahsına yönelmiştir!
Genç Osman her konuşmasıyla kendi sonuna biraz daha yaklaşmaktadır...
Bu karışıklık devam ederken Genç Osman Ulemayı sarayına davet edip Yeniçeri’nin başlattığı isyanın nedenini iyice öğrenmek ister...
Huzurundaki din adamları şöyle der:
-“Kul taifesi (Yeniçeriler) Padişahun Anadolu semtine geçtüğüne razu değüllerdür ve birkaç kişilerün mansıpta olduğun istemezler; Hace Efendi ile Dar-üs-Saade ağasınun neyf olduğun isterler!”
Yeniçeriler Padişah’ı bu Hac seferine teşvik eden devlet adamlarının görevlerinden alınmasını ve iki kişinin de kellesini istemektedirler...
Genç Padişah isyanın şahsına yöneldiğini bildiği halde Hac düşüncesinden vazgeçmiş görünmekle beraber Yeniçerinin her istediğini yerine getirmeyeceğini ifade etmek için:
-“Hac’dan vazgeçebilirim... Ama devlet adamlarının değil kellelerini vermek onları görevlerinden dahi almam!” der.
Genç Osman bu sözleri söylerken neye güveniyordu?
Yanında Yeniçeri yoktu... Ulema yoktu... Devşirme-Dönme ekibi yoktu...
Kısacası “Devlet” yoktu!
Güvendiği Türkmenler ise çok uzaklarda... Anadolu bozkırlarındaydı!
Ve Genç Osman çok geçmeden tedbirsizliğin ve tecrübesizliğin kurbanı olacaktı...
Yeniçeriler fazla beklemediler... Hiç vakit kaybetmeden Saray’a saldırdılar...

Padişahları Halifeleri olan İkinci Sultan Osman Han’ın yakalayıp Orta Camiinin avlusuna getirdiler. Sonra da çırılçıplak soyup bir at arabasına bindirerek çok çirkin hakaretlerle Yedikule zindanına götürdüler. Zindanda gerçekten çok çirkin tecavüzlerde bulundular. Daha sonra da boğazına ip takarak boğdular...

Yeniçeri kanı bozuğunu bu aşağılık eyleme teşvik eden pek çok devşirme yönetici ve saraylı vardı. İsyancıları yönlendiren ise Akıl hastası 1.Sultan Mustafa’nın Türk soylu olmayan anası Haseki Sultan’dı! Ama bu isyanın “komutanı” olan ve Genç Osman’ı öldürten biri vardı... Şüphesiz O da devşirmeydi.
O şerefsiz adam isyan sırasında Vezir-i Azam olan Boşnak devşirmesi Kara Davut Paşa’dan başkası değildi!
Bu aşağılık devşirme için Öztuna’nın ifadesi şöyledir: “Davud Paşa kapdan-ı deryalık ve 4.vezirlik yapmış değersiz hain bir Boşnak devşirmesiydi. Türkiye tarihinin en lekeli simalarından biridir...”
Genç Osman’ın öldürülmesine Anadolu tepkisiz kalmadı...
Türkler biraz da Türk kökenli İlmiye sınıfının pişmanlığını ifade eden teşvikiyle kıpırdanır oldu ama İstanbul onların da defterini çarçabuk dürüverdi!
İstanbul’un göbeğinde de hayret verici olaylar oldu...
Bu büyük Osmanoğlu’nun devşirme çocuklarınca öldürülmesini içine sindiremeyen adsız bir kahraman Sultanahmet Camii’nde Vezir-i Azam’ın dağıttığı parayı bölüşürken kavga eden bir kahraman kişilik sipahi subaylarının arasına elinde bıçağıyla daldı:
-“Kanı benüm Osman Hanumu neyledünüz?” narasını atarak önüne gelen sipahiyi bıçakladı. Bir anda 9 kişiyi birden yere indirdi. Bir kişiyle baş edemeyen sipahiler gelen takviye kuvvet ile sayıları 151 olunca o korkusuz yiğide saldırdılar ve uzun uğraştan sonra o adsız kahramanı öldürdüler.
Genç Osman olayı Türklüğün bağrında yüzyıllardır dinmeyen bir gönül sızısıdır!

*

Başarsaydı...

Genç Osman’ın getirmek istedikleri yenilikler gerçekten hayret verici...

18 yaşındaki bu kendini aşmış Osmanoğlu’nu alkışlamamak elde değil... Ne tuhaftır ki Genç Osman’ın bu düşünceleri günümüzde bırakınız halkımızı kimi aydınlarımızca da bilinmemektedir... Cumhuriyet’in okul kitaplarında bu konuya çok geniş yer verilmesi herhalde çok yararlı olurdu.

Düşünebiliyor musunuz? Genç Osman sanki çağını yorumluyor... Ve tedbirler almak istiyor: Anadolu’nun bağrına çekilip özgün Türk varlığının dinamizmiyle devlet gemisinin yelkenlerini şişirmeyi düşünüyordu...

Avrupalılar’ın 168 yıl sonra Fransız ihtilali ile görebildikleri “millet gerçeğini” O 1621 yılında dünya gündemine sokmaya çalışıyordu... O sanki “Türk Aydınlanması”nı sağlamak istiyordu...

Eğer başarsaydı Osmanlı Devleti çağın ilerisinde bir zihniyetin temsilcisi olabilirdi.

Modern bilimlerin disiplinlerini kuran öncüler Avrupa’dan değil belki de Osmanlı’dan çıkardı... Kim bilir?

Ama olmadı...

Ve tarih “hükmünü icra” etti!

Gönül bu ya... Yine Osmanlı tarihinde “acaba?” larla dolu gönül dünyama konuk olan bir diğer bahtsız Osmanoğlu daha var: Fatih’in oğlu Cem Sultan!

Sultan olmadığı halde Türk halkının kendisine “Sultan” sıfatını layık görerek yücelttiği Cem Sultan’ın 2.Beyazıt ile kavgaya tutuştuğu dönemlerde kardeşi Beyazıt’a bir teklifi vardı :

“Anadolu’da ben Sultan olayım sen de Avrupa yakasında Sultan ol!...”
Acaba bu teklifi 2.Beyazıt kabul etseydi Cem Sultan devletini Anadolu’da yoğunlaştırabilir miydi? Devletin ve milletin Anadolu’da kuracağı devlet ile yaratıcı Türk zekasını ve çalışkanlığını; müsbet bilim ve tekniğe yönlendirecek bir zihniyet değişimini gerçekleştirebilir miydi? Bir şekilde Anadolu Türk halkında sermaye terakümünükapital formasyonunu yani teşebbüs gücünü sağlayabilir miydi?

2.Beyazıt ve daha sonra tarih sahnesine gelecek olan Yavuz ve Kanuni Avrupa yakasında Papa Venedik ve diğerleriyle uğraşacağına göre Anadolu; sakin düşünme imkanı bulabilir ve yukarıda ifade ettiklerimizi başarabilir miydi?
Bilemiyoruz...
Ve üzüntü vericidir ki tarih; “acaba”lara itibar etmiyor; bildiğini işliyor!

II. Osman Türk yenileşme hareketinin atası ve Mustafa Kemal’in reformlarını üç asır öncesinden başlatmayı hedefleyen bir kahramandı. Stanford Shaw, Genç Osman’ı Atatürk’ün 300 yıl önceki öncüsü olduğunu söylemeye kadar vardırmıştır işi. Oysa Sultan Osman’ın ne laiklikten haberi vardır, ne milliyetçilikten ve elbette ne de Kemalizmden. Sadece aklından geçenleri dillendirmektedir.

Son olarak Sultan Osman iki defa öldürülmüştür. Birincisinde, soysuz devşirme yeniçerilerin elinde, Yedikule zindanında, ikincisinde, tarih kitaplarımızda. Hangisinin onun ağırına gittiğini ise varın siz düşünün. Osmanlı sarayında resmi tarih yazıcılığı yapan devşirmelerin yanlı aktarımlarıyla bu olayda isyan eden yeniçerileri haklı gösteren yazıları hiç bir zaman ''tarih'' değildir.



Kaynakça: Gabriel Piterberg’in 2003′te California Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan “An Ottoman Tragedy” kitabı
An economic and social history of the Ottoman Empire Halil İnalcık, Suraiya Faroqhi, Donald Quataert, Bruce McGowan, Sevket Pamuk, Cambridge University Press, 199
Ötüken Dergisi

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 12 Ara 2012, 20:43 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
Yukarda anlatılan olayın planlayıcısı ve kimi kaynaklarda Genç Osman'a işkençe yapmış olan adı gerçek katillerden biri olarak geçen bir başka devşirmeden bahsedeceğiz.

Kara Davut Paşa

Aslı Boşnaktır.Enderun'da eğitim yaptı. Çuhadar olarak atandı. III. Mehmet döneminde kapıcıbaşılık görev ile saaydan çıktı. 1604'te Rumeli Beylerbeyi olarak görevlendirildi. Anadolu'da Celali isyanlarının bastırılmasında, 1612'de İran seferinde, 1621'de II. Osman'ın Lehistan seferinde bulunmuştur.

1618'e İstanköylü Çelebi (Güzelce) Ali Paşa] yerine kaptan-ı derya görevine getirildi.

Davut Paşa padişah I. Mustafa'nın kız kardeşiyle evlenerek Osmanlı Hanedanına damat girmiştir.
I. Mustafa kısa bir süre tahtta kaldıktan sonra yerine tahta çıkan Genç Osman'a karşı yeniçeriler isyan ettiler. Yeniçeriler I. Mustafa'yı ikinci bir kez tahta çıkarttıkları gibi eniştesi olan Kara Davut Paşa'yı da 19 Mayıs 1622 tarihinde sadrazam yaptılar. Osmanlı tarihçisi İbrahim Peçevi'ye [2] göre Kara Davut Paşa kendisi, yeniçeri ağası Derviş Ağa ve bölük ağaları ile birlikte bir pazar arabasına bindirip Genç Osman'ı Yedikule zindanlarına götürdü.Sultân Mustafa’ya zorla bî’at gerçekleştikten sonra, II. Osman Orta Camiye getirildi. Burada yeni Sadrazam olan Kara Davud Paşa’nın tâlimatıyla kemend ile boğulmak istendi. Muvaffak olunamayınca, Yedikule’ye götürüldü ve maalesef Genç Osman, Davud Paşa’nın nezâretinde cinsi ahlaksızlıklarda dahil türlü işkencelere maruz kaldı sonrada orada şehid edildi. (Mayıs 1622) . Kara Davud Paşa'nın II. Osman'ın bir kulağını kesip "nişan" olarak saraya gönderdiği bildirilir.
Zindandaki Olaylarda Rolü:
Yeni sadrazam Davud Paşa,yanında kement olanbir Cebecibaşıyla Genç Osman’ın yanına gelerek:
-”Osman Çelebi,bu durum nedir?Hele şimdi elimdesin,sana istediğimi yapmaya güçüm mü yetmez” diyerek,Genç Osman’ı boğdurmaya kalktı.Cebecibaşı,kemendi Genç Osman’ın boynuna atınca odada bulunan yeniçeri ağaları:
-”Neylersiniz şimdi,dışarda asker duyarsa hepizi kırar”diyerek engel oldular.Genç Osman,Davud Paşa’ya:
-”Behey zalim!Ben sana neyledim,iki defa katlin gereken suçunu affeyledim.Sana memuriyet verdim,bana düşmanlığın nedendir?” deyince,yeniçeri ağaları:
-Padişahımız hatırınızı hoş tutun.Ortalık yatışsın yine padişahımız sensin” dediklerinde,Davud Paşa,ağalara:
-”Siz bilmezsiniz,bu ne yılandır.Buradan sağ çıkarsa,hiç birimizi sağ komaz” dedi.
,Genç Osman’ı Orta Cami’den çıkardılar,sebze taşıyan atlı bir pazar arabasına bindirerek,Yedikule’ye doğru yola koyuldular.Halk yol bunca toplanmış asilerin arasındaki devrik padişahı seyrediyordu.Bir çeşmeye gelindiğinde,Genç Osman su içmek istedi,izin verdiler,kana kana su içti.Tekrar yola koyuldular,devrik padişaha,küfürler,hakaretler ederek,yola devam ettiler.
Yedikule’ye vardıklarında,Genç Osman’ı bir odaya hapsettiler.Askerler dağıldıktan sonra,Davud Paşa,kethüdası Ömer Ağa,Cebecibaşı ve bir kaç adamla,Genç Osman’ı katletmek üzere harekete geçtiler.Cebecibaşı,kement atıp boğarken,Kilindir Uğrusu denen asi de Genç Osman’ın hayalarını sıkarak işkence yaparak katlettiler(20 Mayıs 1622).Naaşı gece saraya nakledilip,öğle namazından sonra,küçük bir kalabalıkla cenaze namazı kılınarak,Sultan Ahmed Türbesine defnedildi.
Genç Osman’ın katline sebeb olan,Sadrazam Davud Paşa,13 Haziran 1622′de görevden alınarak,yerine Mere Hüseyin Paşa getirildi.Davud Paşa,8 Ocak 1623 tarihinde,Genç Osman’ın öldürüldüğü Yedikule’ye,Genç Osman’ı götüren arabayla getirilip,Genç Osman’ı boğmak için kullanılan kemendle boğularak öldürüldü.Genç Osman’ın katline karışanlar tek tek yakalanarak öldürüldüler.

Yeniçerileri ve çevresindekileri sürekli 2. Osman'ın katline bu şekilde teşvik etmiştir.

I. Mustafa'nın ikinci saltanatı yeniçerilerin isteklerine göre sadrazamların değiştirildiği bir anarşi dönemiydi. Kara Davut Paşa'nın sadrazamlığı ancak yirmiyedi gün sürdü. I. Mustafa zihin özürlü olduğu için bu süre boyunca Kara Davut Paşa I. Mustafa'nın annesiyle birlikte devletin kontrolünü ele geçirmeğe çalıştı. Ancak bunda başarılı olamadı. 13 Haziran 1622'de sadrazamlıktan azledildi.

II. Osman'ın öldürülmesi nedeniyle Anadolu'da ayaklanmalar çıkmıştı. Timarlı sipahiler, İstanbul'daki kapıkulları aleyhine eyleme geçmişlerdi. Bunlar asi yeniçerileri ve kapıkulu sipahilerini kaygılandırmaya başladı ve aklanmak için çeşitli taşkınlıklarda bulunmaya başladılar. 31 Aralık 1622'de sipahiler II. Osman'ın kan davası ile ayaklandılar. Ocak ayının ilk haftası boyunca Divanhane önüne gelip gürültülü eylemlerde bulunup II. Osman katillerinin cezalandırılmasını istediler. I. Mustafa kısaca "tiz kaatiller bulunsun" kelimelerinden oluşan bir hattı-humayun yayımladı. Diğer katiller aranıp yakalanmakta iken, 5 Ocak günü Eyüp'te bir samanlıkta saklanmış bulunan Kara Davut Paşa da ele geçirildi ve hemen Yedikule zindanına hapis edildi. Cellad Süleyman Usta'ya karısı rüşvet teklif ederek onun idamını geciktirmeye çalıştı. Ama 7 Ocak'ta Divan-ı Hümayun Kara Davut Paşa'nın idamı için karar aldı. Davut Paşa'nın II. Osman'ın Yedikule'ye götürülürken su içtiği çeşme başında idamı uygun görüldü. Kara Davut Paşa bu çeşme başına getirilince koynundan II. Osman'ın katli için Anadolu ve Rumeli kazaskerlerinin verdikleri fetvaları ve I. Mustafa'nın verdiği fermanı çıkartıp etraftakilere gösterdi. Orada bulunan yeniçeriler paşayı korumak için onu ata bindirip Orta Camii'ne götürdüler. Fakat Sadrazam buna karşı tedbir almıştı ve 200 asker ile Orta Camii'ni bastırıp Kara Davut Paşa'yı ele geçirip tekrar Yedikule'ye götürttü. Burada Kara Davut Paşa ile II. Osman'ın katlinde rol oynamış olan diğer yakalananlardan vezir Derviş Paşa, Kalender Uğrusu ve Meydan Bey 8 Ocak'ta idam edildiler.

II. Osman’ın öldürülmesi, Osmanlı tarihinin en acı olaylarından biridir ve maalesef Kanuni’nin oğlu Şehzâde Mustafa olayı gibi tarihin akışını değiştirmiştir.

Kara Davut Paşa'nın naaşı Aksaray'da Murat Paşa Camii mezarlığına gömülmüş idi. Fakat sonradan 19. yüzyılda yol genişletilmek üzere mezarlık istimlak edilince mermerden olan lahdi açılmıştır. Yapılan tıbbî incelemelerden sonra verilen raporda lahiddeki iskeletin başsız olduğu ve uzun boylu olduğu belirtilmiştir.

Kaynak: Osmanlı Araştırmalar Vakfı

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 12 Ara 2012, 22:42 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
Devşirmelerin en pervasızlarından ve Türk düşmanlığında nam salmış biriyle devam edelim.

Rum Mehmet Paşa

Rum Mehmet Paşa Fatih Sultan Mehmet saltanatı sırasında, 1466-1469 yılları arasında sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamıdır.
Karaman Seferi esnasında sergilediği kıyım ve talanı ile tarihe geçmiştir. Bu icraatını devşirme kökeni ile ilişkilendiren tarihçiler bulunmaktadır.
Ölüm tarihinin ne zaman olduğu hakkında tarihçiler arasında tartışmalar bulunmakta ve bu tarih 1470 ile 1474 arasında veilmektedir.

29 Mayıs 1453'te Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u alması Avrupa da ve Dünya da büyük şaşkınlık yarattı.İslam dünyasında ise bayram havası vardı.Kahire'de Memluklular günlerce fener alayı tertip ettiler,Güney Hindistan'a egemen olan Timur'un torunları elçi göndererek İstanbul'un Fatihi'ni kutladılar,Abbasi Halifesi, İstanbul'un fethinde şehit düşenlerin ruhlarına bütün camilerde Kur'an okuttu.Dünya ayağa kalktı;şaşkınlık ve saygıyla selamladı bu büyük fethi ve onun 21 yaşındaki fatihini.İstanbul'un fethinden sonra halledimesi gereken en önemli konu şüphesiz Çandarlı meselesiydi.Fatih Çandarlı Halil Paşa'dan çok çekmişti.Şehzade iken babası 2.Murat'ın Manisa'da tespihe oturması üzerine iki kez devletin başına geçme fırsatı yakalamış ancak Çandarlı gibi Paşaların"Devlet'in varlığı tehlikede."demeleri üzerine padişahlığı tekrar babasına teslim etmek zorunda kalmıştı.Neticede Fatih Çandarlı'yı idam etti.
Bu idam konusu hala tarihçiler tarafından tartışılmaktadır.Çandarlı hakkında yapılan bazı suçlamalar şöyle:"Paşanın fethe karşı olduğu,fethi geciktirmek istediği ve Bizans'tan rüşvet aldığı."Ancak pekçok araştırmacı-tarihçi,yaptıkları yorumlarda"bu suçlamaların bahane olduğunu ve Çandarlı'nın katlinden sonra uydurulduğunu"da ifade etmektedirler.Konunun arkasındaki sır iktidar ilişkisiyle açıklanabilir.Çandarlı'nın idam edilmesiyle Osmanlı'da devşirme vezirler dönemi başladı ve artık devletin üst yönetimi çoğunlukla Türk olmayanlara bırakılmış oldu.Bu vezirler inde öyle birisi vardı ki o hala İstanbul'u Konstantiniyye olarak görüyor, Bizans'ı hayal ediyor ve Rumluğa hizmetten kaçınmıyordu.Bu adam Veziriazam Rum Mehmet Paşa'ydı.İstanbul'un yerlisi bir Rum ailenin çocuğuydu sözde müslüman olmuş Osmanlı'nın gözünde itibar kazanmış ve Fatih tarafından veziriazamlığa getirilmişti.Çok akıllıydı ancak bu aklını Türklüğe ve devlete ihanet olarak kullanıyordu.Fatih'in devletin gelirlerini artırmak istediği bir sırada Rum Paşa, Fatih'e bir ekonomik yöntem sundu bu yöntem sayende İstanbul yerlisi Rumları yüzyıllar boyu zengin etmenin temellerini attı.Bı ekonomik yöntem şöyleydi:"Bizans'ın klasik maliye araçlarından iltizam ve tekel usulleri idi 2.Mehmet,Bizans'ın iktidar adayı olabilecek yüksek aristokrasisini büyük ölçüde yok etmişti.İktidar güvenceye alındıktan sonra bunlardan geriye kalanlar arandı ve bulundular.İmparatorluğun gümrük vergileri,maden ocakları vs. gibi en zengin gelir kaynakları bunlara iltizama verildi.Özellikle Paleoglar bu paylaşımda aslan payını almış görünüyorlar.Bunlardan Mesih Paşa gibi Müslüman olmuş ve büyük haslar elde etmiş onların dışında,Hristiyan kalan Paleoglar de çeşitli has ve zeametle ve mukataalar(kiralıklar) elde ettiler.Bunlar Selanik,Serez ve çevresinde sahip oldukları çeşitli iltizamlardan sonra,İstanbul,Galata ve Gelibolu gibi önemli gümrük mukataalarını da ele geçirdiler.Bunun dışında Kommen Ailesi mensuplarının,İtalyanların ve özellikle Floransalılarında Fatih'in cömert insanlarından geniş ölçüde yararlandıklarını ve birçok darphanelerin, gümrüklerin, şaphanelerin iltizamlarını ele geçirdiklerini görüyoruz."Böylece Rum Mehmet Paşa padişaha verdiği akılla soyunun yüzyıllar boyu refahını sağladı.Rumlar için bunların yapan Veziriazam Türkler içinde tam tersini yaptı şöyleki Karamanoğullarını dize getirmek için sefere çıktığında Konya ovasında öyle bir katliam yaptı ki İstanbul'un acısını gerçekten çıkarmak istedi.O devirleri iyi bilen Aşıkpaşaoğlu yazdığı tarihte onun için şöyle diyor:"Rum Mehmet,yürüdü.Larende'ye vardı.Mescitlerini ve medreselerini yaktı,yıktı ve bozdu.Babasının evi gibi harap eyledi.Şehrin kadınlarını ve oğlanlarını soydurdu.Çıplak ettirdi.Larende'den gitti.Vardı,Ereğli'ye çıktı.Ereğli'nin ilini ve köylerini harap eyledi...Rum şeytanı Mehmet Paşa İstanbul'un acısını almak isterdi."Rum Mehmet Paşa görevini yapmıştı ama sonu çok kötü oldu.Aşıkpaşaoğlu'nun ifadesiyle Fatih onu bir gün "it gibi boğdurdu." Bizansın has evladı ve sözde müslüman olan bu anlı şanlı devşirme, Karaman illerinin Osmanlıya düşmanlık beslemesine baş vesile olmuştur. .Osmanlı'nın Karaman seferindeki kıyımın ve talanın durdurulması için padişaha yalvarmaya gelen yaşlı Türklere Rum Mehmet Paşa şu yanıtı verir.''NİCE SIZLARSINIZ AKILSIZ TÜRKLER!VATANIMIN,IRKIMIN ÖCÜNÜ SİZLERDEN KARAMAN ÜLKESİNDE ALMAYA MUVAFFAK OLDUM''


Zoraki devşirmelerin ortak yönü şudur: Bu devşirmeler analarından,babalarından,kardeşlerinden,yurtlarından zorla sökülüp alınmış mutsuz kişilerdir.Daha çocuk yaşlarında aile ve yurtlarından alınmış bu devşirmelerin çoğunluğu Osmanlı'yı ve İslam'ı tam olarak benimsememiş ve hayatları boyunca kin ve nefret duygularıyla dolu olarak bu nefretlerini Anaolu Türk halkına eziyet ederek açığa vurmuşlardır.
Osmanlı Devleti'ni yöneten devşirmelerin büyük çoğunluğu Anadolu Türklerini sürekli olarak aşağılamışlar,ellerine güç geçtiğinde asıp keserek malını,canını ırz ve namuslarını ellerinden alarak yapmadıkları rezillik bırakmamışlardır. Anadolu Türklüğünün kalesi olan Karaman illerinde yapılanlar, sadece bu vahşetin ve rezilliklerin bir tanesidir.

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 12 Ara 2012, 23:11 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
Anlatılan devşirme kişilikleri okuduktan sonra bir değerlendirme yapacak olursak:

Enderun , Fatihle birlikte Osmanlı Hanedan ailesinin Türklerin idaredeki gücünü kırmak ve köle zihniyetli bir zümre oluşturmak maksadıyla kurulmuş bir eğitim kurumudur.Zaman içinde bu devşirme takımı o kadar güçlenmiştir ki Türk’ün gücünü kırmaya çalışan hanedan, bu sefer kendi eliyle devleti istediği gibi çekip çeviren tahta padişah çıkaran veya indiren bir gücü karşısına dikmişti.Bütün tarihçilerce dile getirildiği üzere ;Karamani Mehmet Paşa’dan (Fatihin ölümü bahane edilerek yeniçeriler tarafından dönme vezirlerin kışkırtmalarısonucunda öldürülen Türk asıllı sadrazamdır) sonra Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya kadar sadrazam olan kişiler arasında Türk kökenli vezir azam sayısı bir elin parmaklarını geçemeyecek sayıdadır.Devlet kademelerine doldurulan bu devşirme takımı, saray içinde yer alan tamamı köken itibariyle kendileri gibi devşirme olan saray kadınlarıyla ,özellikle de padişah eşleri ile birlikte kurdukları düzen ;Osmanlı Devletinin inkiraz sebeplerinden olmuştur.Devşirme vezirler ve saray kadınları rüşvet ,irtikap ve diğer yollarla büyük servetler edinmişler, bu servetlerini de yeniçeri ve diğer asker takımının satın alınıp beğenmedikleri her icraatı daha ziyade dönme ve devşirme taifesinin çıkarlarına aykırı gelen her türlü atama ,azil veya mali kaynakların paylaşımını engellemek için çıkarttıkaları isyanlarda kullanarak büyük yıkımlara yol açmışlardır.

Padişah eşlerinin Yavuz’dan sonra Türklerden alınmasına,hanedan kızlarının Türkler’e eş olarak verilmesine asla meydan vermeyen bu taifenin , Hanedan damatlarını da dönme -devşirmelerden seçtirmeleri sonuçta tam bir klan yapısının ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Yavuz’un bu dönme takımıyla mücadelesi sonuç vermemiş ,kendisi de ister istemez sistemi devam ettirmiştir.Kanuni ile tam bir güç odağı haline gelen bu güruh(Ki Yavuz oğlunun daha şehzadeliği sırasında etrafını saran devşirme zümresinin varlığından haberdar olmaması mümkün değildir.)Lale Devrinden sonra gittikçe zayıflamış ve zamanla tamamen devreden çıkmıştır ;ama yaptığı tahribat koca bir devletin temelinin sarsılmasına önemli bir neden teşkil etmiştir.Burada elbette bu kurumdan yetişerek canı malı pahasına devletin bekası için var gücüyle mücadele eden şahsiyetlerin varlığını görmezden gelmemeliyiz.Ancak bu tür insanların sayısının fazla olmadığını da hatırlamak gerekmektedir.

Devşirmeler her zaman aralarında bir dayanışma içinde idiler.Yavuz’un değerli Sadrazamı Piri Mehmet Paşa bu takımın gayretleri ile Kanuni’ye harcattırıldıktan sonra ipleri tamamen ellerine almışlardır. Örneğin Kanuni’nin oğlu ve tahta gerçekten layık olan tek Şehzadesi Mustafa’nın gerçek katilleri ,Sultan’nın Hasekisi Hürrem Sultanla kızı Mihrimah Sultan ve damadı devşirme Rüstem Paşadır.Koca Kanuni , Rus asıllı Hürrrem Sultan’nın elinde bir oyuncak olmuş Cihan İmparatorunun Hürrem Sultan’a cephelerden yazdığı aşk mektupları doğrusu ibretliktir.Hürrem Sultan Osmanlı’nın bir çeşit Katerinasıdır.
Kanunin ölümüyle başlayan taht mücadelelerinde , saray kadınları ve devşirme zümresinin tam hakimiyeti başlamıştır.

Ehil olmayan insanlara rüşvet ve diğer yollarla makam ve mevkilerin dağıtılması idari sistemin çökmesine maliyenin bozulmasına ve benzeri bir çok çalkantının çıkmasında , hep bu taifenin icraatları mühim rol oynamıştır.3.Murat’ın ölümü ile başlayan devre ise en pervasızlaştıkları devredir.Sultan annesi Nurbanu , 3.Murat ölünce kökeni İtalyan Venedikli olan gelini yeni Sultan 3.Mehmed’in annesi Safiye Sultan arasında başlayan ülke işine karışmalar, bundan sonra gelen hemen hemen hepsi zayıf kişilikli Padişahlar zamanında sürüp gitti.Onlar, Genç Osman’ın katlinde de başrollerdedirler.

Genç Osman’ın tecrübesizce bu taifenin gücünü kırmaya(Söz gelimi uzun süre sonra ilk defa saray dışından bir eş seçmesi ,Şeyhülislam Esad Efendinin kızıyla evlenmesi) çalışması feci akıbetini hazırlamıştır.Celali isyanlarının en büyük müsebbipleri yine bu devşirme gruplardır.Sultan anneleri sarayda hakimiyet mücadelelerini devşirme vezirler yoluyla sağlamaya gitmişlerdir. Kösem Sultan buna tipik bir örnektir. Kösem Sultan aslen bir Rum’dur.Entrika hususunda geninden gelme büyük bir yetenek sahibiydi.Gelini 4.Mehmet’in annesi Turhan ile yaptığı mücadeleyi 1651 yılında boğdurularak kaybetmiş yaptığı melanetler böylece son bulmuştur.Gerek saray devşirmesi kadınların ve gerekse vezir devşirmelerin asıllarını unuttuklarını zannetmek; safdilliktir.Mesela Venedik kökenli Safiye Sultan ve yardımcısı Venedik devşirmesi Hasan Paşa , Venedik Cumhuriyetine ellerinden gelen yardımı yapmışlardır.
Hele Şehzadelerin taşraya Sancaklara çıkması kaldırılıp, sarayda adeta hapis hayatına tabi tutulmaları , Fatih kanuna göre; nizamı alem için katledilmeleri durumu onların ruhsal yapılarını tamamen bozmuş, hepsinin birer kişiliksiz hatta birer zavallı durumlara düşmelerine sebep olmuştu.

Sancaklarda eski bir Türk geleneği olan tecrübeli değerli Lalalar(Atabekler- Atabeyler) tarafından yetiştirilen Şehzadeler, bu şekilde saray hapsiyle her türlü etkiye açık hale gelmişlerdir.İşte şehzadeler böylece gerek Saray kadınlarının gerekse dönme devşirme takımının ellerine daha kolay düşer olmuşlardır.Saraya hakim olamayan bir taht sahibinin ülkeye sahip olması elbette mümkün değildir.

Nitekim bu elim devirler başladıktan sonra koca devlet , parçalanmaya doğru hızla ilerlemiştir.
Kuruluşundan Kanuni devrine kadar , hiçbir saray kadınının veya Padişah annesinin idareye karıştığı görülmemiştir.

Çünkü o devirlerde padişah anneleri yarıya yakın Türk kökenlidir veya tamamen Türk terbiyesine göre yetiştirilmiş insanlardı..Onların geleneğinde devlet işine müdahale anlayışın olmadığını biliniyor.

Ünlü devşirme hanedan ailelerde bu olgunun sonuçlarıdır.

Misal verecek olursak ; Dukaginler ,Sokollular, Hersekzadeler, Köprülüler başlıcasıdır.
Türk kökenli devlet adamlarının bir bir yok edilmelerinde bu aileler mühim roller oynamışlardır.Kendilerini öven Osmanlı tarihçilerin de çoğunun aslında birer devşirme olduklarını göz ardı etmemeliyiz.Devletin en buhranlı zamanların da tam bir salahiyetle sadrazam yapılan Köprülü Mehmet Paşa’nın icraatları dikkat çekicidir.Devşirme kökenli olduğu bilinen paşa , kendisine ve düşündüğü geleceğe tehlikeli gördüğü çok sayıda Türk devlet adamının bir bir yok etmiştir.

Bunlardan biride Girit Serdarı Deli Hüseyin Paşadır.

Tarihimizin yetiştirdiği büyük kahramanlardan biri olan bu namdar paşayı iğrenç hile ve desiselerle idam ettiren Köprülü, benzeri faaliyetlerle Viyana bozgunundan sonra görev verilecek dirayetli tecrübeli bir vezirin bulunamamasının en büyük sorumlusudur.Köprülünün harcadığı diğer ünlü bir kumandan, Ali Seydi Paşadır.Devşirmeler de kendi aralarında çeşitli kliklere ayrılmaları aralarında çatışmaların bulunması eşyanın tabiatı gereğidir. Sırplar,Arnavutlar,Boşnaklar,Hırvatlar,Rumlar ve Ermeniler başı çeken güçlü kliklerdir.

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 12 Ara 2012, 23:30 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
Alıntı:
Sayın Hacı ilbey,sırplar,hırvatlar,ermeniler,rumlar,şunlarbunlar habire devletin en yüksek makamlarına gelirken TÜRKLER bu makamlara niye gelememiştir/getirilmemiştir.Yorumunuz nedir?
Daha önceki yazılarımda bunun cevabını vermiştim. Kısaca devşirmeliğe duyulan ihtiyaçın perde arkasında, Selçuklunun bir parçası olan ve Oğuz töresini çok iyi bilen Osmanlıların, Türk töresinde var olan Beylerin Hakandan hesap sorma ve gerekirse isyan edip yıkma geleneğinden uzaklaşmak istemeleri yatmaktadır. İşin başındaki gaye her ne kadar başarılı görünesede zaman içinde Osmanlının başına tabiri caizse devşirmelerin dayanışmasıyla bir ihanet şebekesi musallat olmuştur. Yazılacak çizilecek çok şey var. Konu içerisinde peyder pey devam edeceğim.

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 12 Ara 2012, 23:50 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
Devşirme ihanet şebekesinden söz açmışken meseleye sanırım farklı bir açıdanda bakabiliriz.

İlber Ortaylı, "Evet Fatih Sultan Mehmet, yönü belli olmayan bir sefere çıkarken zehirlenerek öldürülmüştür. Tarihî veriler bu seferin İtalya üzerine olduğunu gösteriyor ve İtalyanlar o dönemde zehir konusunda çok uzmanlaşmış bir milletti. Fatih Sultan Mehmet'in hastalığı vardı; ama o hastalıktan ölmedi, zehirlenerek öldü." dedi. Tarihçi Ahmet Almaz da, 'Fatih Sultan Mehmet Nasıl Öldürüldü?' adlı kitabında padişahın, Venedik ajanı doktoru Yakup Paşa tarafından zehirlendiğini iddia etmiştir.

Osmanlı Padişahlarının ölüm sebebleri

Osman Gazi: Felç
Orhan Gazi: Depresyon
I. Murat: Şehit edildi (Savaş meydanında şehit olan tek Osmanlı Padişahı).
Yıldırım Bayezid: İntihar
Çelebi Mehmet: Dizanteri / Zehir / Felç (?)
II. Murat: Felç
Fatih Sultan Mehmet: Zehir (?)
II. Bayezid: İntihar
Yavuz Sultan Selim: Kanser veya zamana yayılan zehirlenme vakası
Kanuni Sultan Süleyman: Felç
II. Selim: Alkol ? Düşme (Topkapı Sarayı?nda hamamda yıkanırken ayağı kaydı düştü).
III. Murat: Felç
III. Mehmet: Depresyon ? Felç
I. Ahmet: Tifüs
I. Mustafa: (?)
Genç Osman (II) : Boğduruldu
IV. Murat: Siroz ? Nikris (?)
İbrahim: Boğduruldu
IV. Mehmet: Nikris ?Depresyon ? Zehir (?)
II. Süleyman: İstiska?
II. Ahmet: Verem
II. Mustafa: İstiska ? Prostat
III. Ahmet: Zehir (?)
I. Mahmut: Felç
III. Osman: Felç
III. Mustafa: Kalp yetmezliği
I. Abdülhamit: Felç
III. Selim: Boğduruldu
IV. Mustafa: Boğduruldu
II. Mahmut: Siroz veya Verem
Abdülmecit: Verem
Abdülaziz: İntihar
V. Murat: Şeker
II. Abdülhamit: Kalp yetmezliği
V. Mehmet (Reşat) : Kalp yetmezliği
VI. Mehmet (Vahideddin) : Kalp yetmezliği

liste DrTus.com dan alıntıdır

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2012, 01:43 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
641 yıllık Osmanlı tarihinde 215 sadrazamdan 79’u Türk, 20 sinin milliyeti şüpheli, 116 sı dönme ve devşirmedir.” (M. MÜFTÜOĞLU YÜZ KÜÇÜK ADAM)
HESAPLAŞMANIN MİLADI, FATİH’İN ÇANDARLI’YI BOĞDURDUĞU GÜNDÜR
Osmanlıyı çökertenlerin başını ‘devşirmeler‘ çekmiştir. Devşirmelere de anaları hrıstıyan cariyeler olan padişahlar yüz vermiştir. ‘Kan çeker’ tabiri, ne kadar da yerinde bir tabirdir. Devşirme geleneğinin kökünde, Anadolu’da bir zamanlar bağımsız beylikler yönetmiş ailelerin çocuklarının zenginlikleri yeter. Bu ailelerin divanda bir nevi temsilcisi durumunda olan üyeler, hem fert olarak, hem de toplu olarak Osmanlı Hanedanı için bir tehdit durumundaydılar. Ayrıca padişah, bu Türk vezirlerin bulunduğu divanda ‘astığı astık kestiği kestik’ davranamıyor daha dikkatli daha tedbirli daha akılcı olmaya zorlanıyordu. Konstantinapol’ün fethinden hemen sonra Fatih, ÇANDARLI HALİL PAŞA’yı boğdurmuş ve yerine Vezir-i Azam Rum Mehmet Paşa’yı getirmiştir. ÇANDARLI görünürde fethe karşı olduğu için halledilmişti, bu iddiayı desteklemek için Bizans’tan rüşvet aldığı da söylenmişti. Ancak mesele köksüz, sahipsiz, türedi ve sıradan olmayan ‘Onlar’ın yani Türklerin, hem padişaha ayak bağı, hem de devşirmelerin önünde engel oluşturmalarıydı. Edirne Sarayı’nda Türk vezirlerin ciddi, sorgulayıcı, danışmacı ve akılcı tavırları padişah II nci Murat’ı bile yıldırmıştı. Üstelik Çandarlı Halil Paşa Bizanslı tüccarlarla ortak iş yapan çok zengin bir ailenin de çocuğuydu. İyi bir tüccardı. Konstantinapol’ün fethi için yapılan planlamalarda ‘büyük haçlı akını olur’ endişesi ile tedbirlilik sergilemişti. Buna rağmen Rum Mehmet ve arkadaşları olan diğer devşirmeler Konstantinapol’ün ekonomik olarak talan planlarını yapmış ve bu nedenle fethin bir an evvel olmasını istemekteydiler. Kaybedecekleri bir şeyleri yoktu. Osmanlı mağlup olursa Osmanlı’yı içten bozguna uğratmış kahramanlar olacaklar, Osmanlı galip gelirse Konstantinapol’ün yağmasını kendi soylarına yaptıracaklar ve Osmanlı Devlet Yönetimi’ne hakim olacaklardı. Fetih tamamlandı ve ikinci ihtimal şiddetle gerçekleşti. Konstantinapol’ün fethi ile de Anadolu Türkleri’nin bugünlere uzanan hüsranı başladı. Muhteşem (!) Osmanlı Hanedanı’nın dünyayı titreten dirayetli (!) padişahları, pençik oğlanlarının Anadolu Türkleri’ne zulümlerini, katliamlarını, tecavüzlerini görmezden geldi ve göz yumdular. Aslında haksız da değildiler ve son derecede normal davranışlar sergilediler. Çünkü onların da anaları pençik oğlanlarının analarıyla soydaş ve hattâ hısımdılar. Konstantinapol de hiçbir dönemde Türk dokusuna kavuşamadı. İshak Paşa’ya kadar da (1469-1472) Türkler Konstantinapol’e yerleşemediler. Çünkü Türklere töre ve yasaya rağmen değer üreten kaynaklar değil, evler layık görüldü. Gayri Müslimlere de ticari kazanç sağlayan yerler verildi...

FATİH VE DEVŞİRME HAİN VEZİRLERİ
1 nci Murat döneminde 1/5 oranında ‘vergi’ olarak alınan ‘pençik oğlanları’, vergilerin bile hükümdarı oldular. Çandarlı’dan sonra onun yerine vekâleten getirilen İshak Paşa, Mahmut Paşa ve nihayet Rum Mehmet Paşa daha sonra tekrar ve asaleten İshak Paşa. İşte devşirmeler geçidi başlıyordu. İçel, Antalya, Konya üzerine seferlere çocuklar gibi sevinerek giden Gedik Ahmet Paşa’lar Arnavutluk seferine çıkmamakta direnir ve muhteşem, yeri göğü titreten (!) Osmanlı padişahlarının emirlerini yerine getirmezler, binbir bahane bulurlar; işte pençik oğlanlarının tutumu...

Bir taraflarını yırtarak “Ben Osmanlıyım” diye bağıranlar, Osmanlı tarihini “saray beslemesi” tarihçilerin kaleminden okudukları için bu yaygaralarla ortalıkta dolaşırlar. Genelde aynı kişiler için “Ergenekon” da kutsaldır. Ama nedense bu yaratıklar, bir operasyona “Ergenekon” isminin verilmesi karşısında sessiz ve alakasız kalırlar.

Fatih Sultan Mehmet, ön cephelerde Türklerin bulunduğu birlikler sayesinde İstanbul’a girdikten sonra Türkleri nedense unutmuştur. Karşınızda terbiyemi bozmamak için “unutmuştur” diyorum…

“Saray Beslemesi” tarihçiler ve “kulaktan dolma” Osmanlıcılar, bu “unutma” operasyonuna o kadar güzel kılıflar hazırlamışlardır ki; “ihanet” bile bu “kılıflar” karşısında “cüce” kalır.

Bahane ya da kılıf nedir?
Türklük karşısındaki saldırıların başlangıç noktası 29 Mayıs 1453’tür. Türklüğün savaşı 559 yıldır sürmektedir.

Peki, İstanbul ne zaman Türkleşmeye başladı? Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün “mübadele” anlaşmalarıyla.

Şimdi gelelim sadede;

Fatih İstanbul’u aldı ve Türkleri sadece İstanbul’da anasının soyundan gelenlerin “pislikleri”ni temizlesin, onlara hizmetçi ve uşak olsun diye tam 3,5 yıl sonra kabul etti. Ve bu Türkleri bostanlara, şimdiki tabirle varoşlara yerleştirdi. Günter Wallraf’ın “En Alttakiler Türkler” kitabına itiraz edip, Fatih’e benzemeye çalışanlara duyurulur.

(…)


“Fatih, İstanbul’un asıl fethini yapmak için, şehri yeniden inşa etmek istiyor” “Bu nedenle de bulduğu bütün Rumları, Ermenileri, Musevileri şehre yerleştiriyor” Ama Türkler, Fatih Sultan Mehmet için 2 nci ve belki de tasnif dışı sıralamada olduklarından İstanbul’a alınmıyor, gelebilenlerin de geri dönmesi için elden ne gelirse yapılıyor.

Fatih’in bu tercihi “İstanbul’u gerçekten fethetmek için yaptı” diyenlere, kimseler kalkıp da Türk evladı Çandarlı’yı katlederken en seçme Rumları neden Veziriazam yaptı diye soramıyorlar. Sebebini mi sordunuz:

“Katranı kaynat kaynat olur mu şeker, cinsini öptüğümün cinsine çeker” özlü sözü ile size cevap verebilirim. Ne mi demek istiyorum? İsteyen Fatih’in “anası”na baksın; nerede ömrünü tamamladığına ve nerede “vefat” ettiğine baksınlar derim. Molla Gürani’nin, Akşemseddin’in Fatih’i ve İstanbul’u neden terk ettiklerini araştırsınlar derim…

(…)

Dini canlanma, yoksul halk açısından gerçekte, acılardan, tehlikelerden bir kaçışı, bir avuntu bulmayı ifade etmekteydi. Ama birçokları açısından bu durum bir menfaat kapısıydı. Meşrutiyet dönemi şeyhülislamlarından Musa Kazım Efendi, bu durumu şöyle anlatmaktadır: “Mürtekiplerin (rüşvetçilerin) büyükleri arasında geçen zatlar, ayıplarını örtmek, günahlarını saklamak için daima namaz kılarlar; seccadelerini resmi makamlara bile taşıtırlardı. Rahmetli Abidin Paşa (Kanuni Esasi Komisyonu üyesi) feylesof bir zat olduğu halde (o zaman feylesof demek dinsiz demekti) başını seccadeden kaldırmazdı. Mabeynde ve Babı Ali’de makul ve beğenilir kişi olmak için mutlaka post-nişin güruhuna katılmak zorunluluğu vardı… Halifelik, Tanrılık seviyesine yükseltildi. Saray dolaylarında dergahlar açıldı (Gültekin, Mehmet Bedri. Laikliğin Neresindeyiz, Kaynak Yayınları, İstanbul).

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2012, 04:39 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 11 Tem 2012, 13:41
Mesajlar: 131
Yaş:
Gültekin mehmet kimdir
Mehmet Bedri Gültekin
(İktisatçı-Yazar. İşçi Partisi Genel Sekreteri)

http://www.baktabul.net/biyografi/23335 ... afisi.html

_________________
Resim


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2012, 11:33 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
Bir insan doğrulardan ve gerçeklerden dem vuruyorsa, evet ama adın sanın bu diyemezsiniz. Kaldıki Mustafa Müftüoğlu kimdir önce ona bakalım. Kendisi aslen Eskişehirlidir İslami çevrelerde tanınan biridir ve Anne tarafımdanda benim ayrıca akrabam olur.Eserleri islami çevrelerce okunan biridir 2006 yılında vefat etmiştir. Devşirmeler konusunun dinlede alakası olduğundan son bölümde Mehmet Bedri Gültekinden alıntı yaptım. Eğer konuya tüm bunlar olmamıştır diye başlayacaksanız, yazacak bir kaç şeyiniz varsa tarihte bu ihanetler ve zulümler olmamıştır diyeceksniz buyrun belgeyle ve kaynakla anlatmaya başlayın.

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2012, 13:42 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 16 Eki 2012, 00:47
Mesajlar: 285
Yaş:
Hacı İlbey ve şovu devam etmekte :)

Tarihe yön veren adam, Hacı İlbey :mrgreen:

Kendinize göre bir kaynak havuzun var, iyi dezenformasyon yapıyorsun, karşı çıkandan kaynak istiyorsun, çık televizyona ünlü tarihçilerin karşına görelim, sendeki kaynakların sağlamlılığını. Forumda normal vatandaşın uğraşabileceği gibi değil, Devşirme yoktur, diyen yok zaten, başka amaçla yazdığnız dışardan çok belli. Tarihi olduğu gibi anlatmak var, Kötüleyerek atlatmak var, siz ikincisini yapıyorsunuz.

Kolay gelsin.

_________________
"Osmanlı Devleti, Türklerin İmparatorluğuydu. Türkiye de Türklerin Cumhuriyetidir."


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2012, 13:47 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
CEM SULTAN' A KARŞI DEVŞİRME İTTİFAKI

Çin sarayında memur, asker, vezir, vs olmak için bir kaide vardır. Hadım edilmek. 19. yy a kadar. Çinin bütün büyük devlet adamları, komutanları, vezirleri. gergin iple cinsel organları koparılarak hadım edilmiş kimselerdir.
Osmanlı sarayında Fatih Sultan Mehmet'ten sonra vezir ve sadrazm olmanın şartı , Çandarlı Halil paşanın katlinden sonra, devşirme olabilmek haline gelecektir. Ancak gerek enderun gerekse yeniçeri ocağı, Çandarlı ailesine üye devlet adamlarınca kurulmasına karşın Çandarlıların Osmanlı devletinin üst kademelerinden tasviyesinden sonra bu iki kuruma bir daha Türk ve dönme olmayan müslüman tebadan kimse giremeyecektir.
Osmanlının istanbulu almasından sonra. 19,yy a kadar hiç bir hristiyan yada musevi isyanı görülmüşmüdür ? Ya da bu iki dinin üyesi tebaanın üstüne hiç asker gönderilmiş midir ? Museviler, taa ispanyadan anadoluya getirilirken. Anadoludaki eski Türkmen beylikleri parçalanmış. Arabistandan, Balkanlara kadar zorunlu iskanlarla dağıtılmışlardır.
Şüphesizki Tüm imparatoluklarda olduğu gibi Osmanlı devletindede vezirler, sadrazmlar ve hasekiler padişahlar kadar söz hakkına sahip olmuştur. Kaldıki bizahiti padişahları tahta oturtan ve indiren bunlardır. Sultanın sağlıgından başlayacak şekilde her vezir, sadrazam bir şehzadeyi destekler ve taht mücadelesi başlardı. Bu mücadeleyi Cem sultanı hariç tutarsak, şehzadeler adına vezirler ve sadrazmlar verirdi. İş o vezirlerin yeteneğine kalmıştır. elbette bir çocuk dahi bile olsa 11 yaşında bir imparatorluğu yönetemez.
Ancak Cem sultan daha Fatih ölmeden devşirme sistemine karşı olmasıyla, Çandarlı ailesinin devlet yönetiminden temizlenmiş olmasını eleştiren düşünceleriyle Fatih döneminde yönetime doluşturulan hiçbir devşirme vezir tarafından desteklenmemiş, buna karşın Anadolu Türkmen beylerince destek görmüştür. Fatih Sultan Mehmet ölür ölmez. Cem Sultanın ilk işi Çandarlı Halil paşaya kurulan komplonun sorumlusu olarak gördüğü Sadrazm Mehmed Paşayı öldürtmektir. Şehzade Bayezid daha istanbula gelmeden Cem sultana bağlı yeniçeriler, mehmed ali paşayı öldürdüler.

Fatih öldüğünde büyük oğlu Bayezid Amasya ( Veliaht sancağı), küçük oğlu Cem ise Konya valisi idi.
Fatih döneminde devşirmeler ile Türk kökenli devlet adamları arasında nüfuz mücadelesi başladı. Mücadeleyi devşirmeler kazandı.
Devşirmeler II.Bayezid’i, Türkler Cem’i destekliyorlardı.
Ağabeyi ile savaşan Cem Sultan sırasiyle Memluklara, Karamanoğullarına ve Rodos şövalyelerine sığındı. Şövalyeler Cem Sultan’ı Papa’ya teslim ettiler.
Memlukler, Cem Sultan sayesinde Osmanlıların içişlerine karışabileceklerdi.
Karamanoğulları, Cem Sultan sayesinde beyliklerini yeniden kurabileceklerdi.
Rodos şövalyeleri, yaşadığı sürece Cem Sultan için II.Bayezid’den büyük paralar aldılar.
Papa, Cem Sultan’ın komutasında Türkler üzerine bir Haçlı seferi düzenleyecekti. Papa buna karşılık Cem Sultan’a Osmanlı padişahlığını teklif etmiştir. Bu teklifi Cem Sultan kabul etmeyince Papalık tarafından zehirlenerek öldürülmüştür (1495).
Cem Olayı sonunda Devşirme yöneticiler II.Bayezid’i tahtta tutarak Türk yöneticileri yönetimden uzaklaştırmayı başardılar. Bu durum devletin son bulmasına kadar devam etti.

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2012, 13:53 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 13 Tem 2012, 11:27
Mesajlar: 269
Yaş:
Kaynaklarınıza bir araştırında Osmanlının doğru yaptığı birşeyler olacak gibime geliyor.Birde onları yazsanız.Yalnız iyi bakın ama kenarda köşede iyi yazan bir kaç kırıntı BİLGİ VARDIR.


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2012, 14:18 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
Alıntı:
Kaynaklarınıza bir araştırında Osmanlının doğru yaptığı birşeyler olacak gibime geliyor.Birde onları yazsanız.Yalnız iyi bakın ama kenarda köşede iyi yazan bir kaç kırıntı BİLGİ VARDIR.
Devşirmeler içinde iyi ve hayırlı işler yapanlarda vardır misal Sokollu Mehmet paşa gibi. Olumlu işler yapanları saysak, asıl konumuz olan hain dönmelere göre çok az yekün çıkar. Zorlaya zorlaya çıkartacağımız 5-6 tanesinin yüzü suyu hürmetine 95 tane Türk düşmanının ruhuna el fatihamı diyelim sizce? Kaldıki konu başlığı Osmanlıda devşirmeler. Sadece Osmanlı değil. Eleştrilerimizde onlar için.

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2012, 14:29 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
Alıntı:
Hacı İlbey ve şovu devam etmekte :)

Tarihe yön veren adam, Hacı İlbey :mrgreen:

Kendinize göre bir kaynak havuzun var, iyi dezenformasyon yapıyorsun, karşı çıkandan kaynak istiyorsun, çık televizyona ünlü tarihçilerin karşına görelim, sendeki kaynakların sağlamlılığını. Forumda normal vatandaşın uğraşabileceği gibi değil, Devşirme yoktur, diyen yok zaten, başka amaçla yazdığnız dışardan çok belli. Tarihi olduğu gibi anlatmak var, Kötüleyerek atlatmak var, siz ikincisini yapıyorsunuz.

Kolay gelsin.

Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Hz.Muhammed(s.a.v)
Üstelik haksızlığa uğrayan öz milletim olan Türklerse hiç bir zaman susmam.
Anlatılan dönemin nüfus şartlarında yüz binlerce insan katledilmiştir. Bu kıyımların sonucudur ki, Türk-Türkmen sayısı, dönme-devşirmelere göre belki azınlığa düşmüş, at izi it izine karışmıştır. Pir Sultan Abdal gibi Türkmen kocaları: “dönen dönsün/ben dönmezem özümden” diyegelmişler; dönmeler- devşirmeler “has Türk-Müslüman” olmuş, Türk ve Türkmenler ise, “el-yabancı” sayılmışlardır.
Asıl rahatsızlığınızı biliyorum. Osmanlıda atanız bellediğiniz devşirme dönek takımının icraatlarının ortaya serilmesinden forumda çok rahatsız olanlar var. Aynı kişiler Türk kelimesindende rahatsız. Çevreye verdiğim rahatsızlıktan ötürü özür dilemiyorum. O hain dönme takımının torunları olarak kendinizi görüyorsanız Yüce Türk Milletinden tarihi bir özürü asıl sizlerin dilemesi gerekir. Rahatsız olmanızla ilgilenmiyorum. Gerçekleri anlatmaya devam edeceğim.

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


En son Haci_ilbey tarafından 13 Ara 2012, 14:56 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2012, 15:22 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
Bir başka provakatör devşirmeyle devam edelim.


Lala Mustafa paşa ve Sarı Selim- Beyazid arasındaki Şehzadeler Savaşındaki rolü



Lala Mustafa Paşa (ya da Lala Kara Mustafa Paşa; ö. 7 Ağustos 1580), III. Murat saltanatında 28 Nisan 1580-7 Ağustos 1580 tarihleri arasında üç ay dokuz gün sadrazamlık yapmış bir Osmanlı devlet adamıdır.
İlk büyük başarısını 1570 yılındaki Kıbrıs serdarlığı sırasında gösterdiğinden "Kıbrıs Fatihi" olarak anılır. "Lala" ünvanı, şehzadeliğinde II. Selim’e lalalık etmiş olmasından kaynaklanır. Sırp asıllıdır ve Sokollu Mehmed Paşa'yla aynı köydendir. Ağabeyi Deli Hüsrev Paşa'nın desteğiyle I. Selim devrinde saraya girdi.
Berber olarak çalışırken, I. Süleyman'ın dikkatini çekti. Daha sonra çeşnigir ve mirahorluk yaptı. 1555’te Damat Rüstem Paşa’nın sadrazam olmasından sonra saraydan uzaklaştırıldı; Filistin-Safed Sancakbeyi oldu.
1556'da Manisa Valisi Şehzade Selim’in lalalığına tâyin edildi. Bu görevi sırasında Şehzade Selim ile Şehzade Bayezid'in arasındaki rekabetin ortaya çıkmasına neden olmuş ve Bayezid'in isyanında önemli rol oynamıştır.
Mustafa olayı nedeniyle gözden düşen ve görevden alınan Rüstem Paşa, Hürrem Sultan’ın baskılarıyla tekrar görevine iade edildi. Şimdi, Padişahlığa aday olan iki şehzade kalmıştı: Selim ve Bayezid.
Sırp bir devşirme olan Lala Mustafa paşa Bayezit'in çocukluğundan beri, lalası yani öğretmeni olup; onun yanında yaşamaktadır. Bu kişinin, Rüstem ile arası açıktır. Hiç sevmediği bir ikinci şahıs ise Sırp bir devşirme olan, Sokollu Mehmet'tir. Lala Mustafa'nın hesabı da sadrazamlığa oturmaktır. Oysa eğer Bayezit, padişah olursa, o makam Rüstem'e kalacaktır. Dolayısıyla, kendi elinde büyüyen çocuğun padişah olması, işine gelmemektedir. Beri yandan tahta, eğer Selim çıkarsa da kendisi Bayezit'in lalası olduğu için, ikbal kapıları, yine yüzüne kapanacaktır. Lala, oyununu oynamaya girişir.
Bayezid kandırıldı ve babasına karşı kışkırtıldı. Planın arkasında Kanuninin en yeteneksiz şehzadesi olan Sarhoş yada Sarı Selim olarak bilinen oğlunu tahta geçirmeye çalışan Haseki Sultan olan Rus Roksalana yani Hürrem sultan vardı. Hürrem in ele geçirdiği Selim’in lalası Mustafa Paşa sürekli oyun tezgâhlıyordu. Bayezid, kardeşi Selim’e hakaret eden mektuplar yazmaya başladı. Bu mektuplar Selim’e ulaştıktan sonra, delil olarak padişaha arz ediliyordu ki, Bayezid’in padişahlık için uygun olmadığına, suçlu ve asi bir kişilik olduğuna inanıp ikna olsun. Bunun üzerine padişah her iki adaya da tavrını belli eden mektuplar yazdı. Kütahya'da bulunan ve İstanbul'a daha yakın olması hesabıyla, tahta çıkma ihtimali daha yüksek olan kendi yetiştirmesi Bayezit'i kardeşine karşı kışkırtmaya girişir. Bayezit, sağda solda, " sultanlığın kendisine müyesser olacağını", söylemeye başlar. Bu haberler, hem Kanuni'nin ve hem de Selim'in kulağına gider. İki şehzade, karşılıklı olarak, asker toplamaya girişirler. Padişah, bu durumu toparlamak için, her iki şehzadeyi de uyarır ve Bayezit'in akıl hocası Lala Mustafa'yı, onun yanından alarak, Konya'daki Selim'in yanına gönderir. Böylece, ikisi arasında denge kurmayı hesaplamaktadır. Durumdan hoşnut olmayan Bayezid isyan etmeye kalkar. Başlangıçta Kütahya'dan ayrılmak istemeyen Bayezid, Amasya'ya gitmek zorunda kalınca yolda asker toplar; kardeşi Selim'in topladığı ordu ile 1559'da Konya'da çarpışır.Bayezit, hocasının kendi tarafında olduğunu sanmaya devam ettiği için, onun verdiği akılla, asker toplamayı sürdürür ve Selim'e saldırı hazırlıklarına girişir. Kanuni, oğlunu uyarmak için, ona mektuplar yollar. Bayezit, endişelerini anlatmak üzere, babasına mektuplar yazar. Lala Mustafa'nın adamları, ulakların hepsini yollardan toplayıp öldürürler. Hem padişahı ve hem de şehzadeleri, lala Mustafa işine geldiği gibi birbirlerine karşı kışkırtmaya devam eder... Kanuni, oğullarının taht kavgasından bezer ve eğer bu sürtüşme devam ederse, kız kardeşinin oğlu Oğuzhan'ı veliaht tayin edeceğini söylemeye başlar. Lala Mustafa, bunu da kullanarak, Bayezit'i kardeşine saldırıp, onu ortadan kaldırarak, tahtı zorla elde etmeye ikna eder. Selim'in de babasına başvurarak, muti, söz dinleyen bir şehzade portresi çizmesini sağlar. Sonunda, Bayezıt'in ordusu, Selim'e saldırır. Anadolu Türkmenleri, Bayezit'ten yanadırlar. Buna karşılık, padişah, Selim'e dönmelerden bir ordu sağlar. Bayezit kuvvetleri, Selim'e yardıma gelmiş olan yeniçerileri tam da bozguna uğratırken, savaş meydanına yetişen taze kuvvetler, Bayezit'in askerinin dağılmasına yol açar. Bu taze kuvvetlerin başında, çocukluğundan beri Bayezit'in hocalığını yapan, bütün bu davranışlara onu kışkırtan, Lala Mustafa Paşa denilen devşirme vardır. Padişaha, oğlunun kendine isyan ettiğini söyleyerek, isyanı bastırmak üzere gönderilen birliklerin başına geçmiştir.Bayezid yenilmiştir. Üzerine kuvvet yollanınca Amasya’ya kaçar. Oradan bir mektup yazarak babasından af dilerse de yolladığı özür mektupları lala Mustafa Paşa’nın adamları tarafından alınıp, ulaklar öldürülür.
Bayezid İran’a kaçmıştır ancak, tehlikenin büyüdüğünün farkına varan Şah Tahmasb’ın emriyle iade edilir. Hakkındaki entrikaların farkına varan Bayezid, bulunduğu yerlerden babasına mektuplar yazmaya ve af dilemeye devam eder. Fakat kendini bekleyen acı sondan kaçamaz.

Osmanlı'nın Lala Mustafa Paşa ile imtihanı, Semerkand Dergisi, Sayı 132, Aralık 2009
Tektaş, Nazım. (2009), Sadrâzamlar - Osmanlı'da İkinci Adam Saltanatı. İstanbul:Çatı Kitapları

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2012, 22:20 
Çevrimdışı
Üye

Kayıt: 21 Eki 2012, 22:06
Mesajlar: 75
Yaş:
Alıntı:
Hacı İlbey ve şovu devam etmekte :)

Tarihe yön veren adam, Hacı İlbey :mrgreen:

Kendinize göre bir kaynak havuzun var, iyi dezenformasyon yapıyorsun, karşı çıkandan kaynak istiyorsun, çık televizyona ünlü tarihçilerin karşına görelim, sendeki kaynakların sağlamlılığını. Forumda normal vatandaşın uğraşabileceği gibi değil, Devşirme yoktur, diyen yok zaten, başka amaçla yazdığnız dışardan çok belli. Tarihi olduğu gibi anlatmak var, Kötüleyerek atlatmak var, siz ikincisini yapıyorsunuz.

Kolay gelsin.

Oglum bak git


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2012, 22:44 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 25 Ağu 2012, 18:10
Mesajlar: 806
Yaş:
Meyve veren ağaç taşlanır. İstisna görsem şaşarım.

_________________
________________Dinde zorlama yoktur. (Bakara Suresi / 256. Ayet)_________________
Resim


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2012, 22:52 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 01 Eki 2012, 17:18
Mesajlar: 416
Yaş:
Alıntı:
Bu kadar entrikanın döndüğü bir ortamda osmanlı 600 sene nasıl ayakta durmuş hayret.
Resim


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2012, 23:05 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 18 Tem 2012, 15:45
Mesajlar: 718
Yaş:
Alıntı:
Alıntı:
Bu kadar entrikanın döndüğü bir ortamda osmanlı 600 sene nasıl ayakta durmuş hayret.
Resim
Denge politikası ve büyük devletlerin Osmanlı'nın 19. yy'ın sonlarına kadar parçalanmasını istememeleri.

_________________
Güllü dîbâ giydin ammâ korkarım âzâr eder
Nâzenînim sâye-i hâr-ı gül-i dîbâ seni.


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2012, 23:18 
Çevrimdışı
Üye

Kayıt: 06 Ara 2012, 17:44
Mesajlar: 27
Yaş:
kurtulus savasinda devsirmelerin cogu mubadele sirasinda türkiyeye giris yapti ve sayilari su an 1,5 milyona ulasmistir.Bunlarin cogu orduya medyaya ve politikaya sizmis durumda.


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2012, 23:24 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 01 Eki 2012, 17:18
Mesajlar: 416
Yaş:
Alıntı:
Alıntı:
Alıntı:
Bu kadar entrikanın döndüğü bir ortamda osmanlı 600 sene nasıl ayakta durmuş hayret.
Resim
Denge politikası ve büyük devletlerin Osmanlı'nın 19. yy'ın sonlarına kadar parçalanmasını istememeleri.
Sayın Haci_ilbey'in en son yazdığı olay 1580'ler de geçiyor o zaman ki büyük devletler kimlerdir acaba ? Ben bu konu da Osmanlı İmparatorluğu , Türk imparatorluğu değildir diyen bile gördüm.O zamandan beri pek itibar etmiyorum yazılanlara.


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2012, 23:29 
Çevrimdışı
Üye

Kayıt: 06 Ara 2012, 17:44
Mesajlar: 27
Yaş:
Sayın Haci_ilbey'in en son yazdığı olay 1580'ler de geçiyor o zaman ki büyük devletler kimlerdir acaba ? Ben bu konu da Osmanlı İmparatorluğu , Türk imparatorluğu değildir diyen bile gördüm.O zamandan beri pek itibar etmiyorum yazılanlara.[/quote]

osmanli kendinin türk imparatoru diye tanitilmasindan hoslanmiyordu,hatta türk lafini agzina almak bile yürek isterdi.Müslüman gayri müslüm diye ümmetcilik hakimdi.Bizi türk imparatoru diye nitelendiren avrupalilardi.


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2012, 23:42 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 11 Tem 2012, 13:41
Mesajlar: 131
Yaş:
Alıntı:
osmanli kendinin türk imparatoru diye tanitilmasindan hoslanmiyordu,hatta türk lafini agzina almak bile yürek isterdi.Müslüman gayri müslüm diye ümmetcilik hakimdi.Bizi türk imparatoru diye nitelendiren avrupalilardi.
Osmanlı padişahlarının tuğraları Şah diye başlar.
Resim

[youtube]http://www.youtube.com/watch?v=cjyJWWvIsOY[/youtube]

_________________
Resim


En son emrebenn tarafından 13 Ara 2012, 23:54 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2012, 23:48 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 01 Eki 2012, 17:18
Mesajlar: 416
Yaş:
Alıntı:

osmanli kendinin türk imparatoru diye tanitilmasindan hoslanmiyordu,hatta türk lafini agzina almak bile yürek isterdi.Müslüman gayri müslüm diye ümmetcilik hakimdi.Bizi türk imparatoru diye nitelendiren avrupalilardi.
Dili Türkçe , ordusu Türk olan bir imparatorluktan bahsediyoruz sizin dediğiniz sözlere bakın.Ayrıca Osmanlı , islami hukuk ile yönetiliyordu siz kişileri nasıl ayırmasını bekliyordunuz ?

Şuan aktif siyasette olan bir siyasetçimiz demişti ki ; Ümmet vardı Türk'lük Ayıptı

Bu sözlere karşılık tarihçi İlber Ortaylı şöyle bir şey demişti ; XX ezbere konuşmuş. Yapmasa böyle şeyler daha iyi. Hayır, basit memur yorumları bunlar. Adamın tabi tarih bilgisi, birikimi de yok. Böyle şeyler konuşmasa daha iyi eder.Kitaplar, Türk soyundan gelenlerin Osmanlı’da yönetim ve üst düzey bürokraside ezici çoğunlukta olduğunu ortaya koyuyor. Yöneticilerin Türk soyundan gelmesinin yanında, devletin karar verici kademesinde Türk olanların çokluğu ve dönem içinde yazılan hem diğer etnik kökenlilerin hem de diğer devletlerin Türklere övgüleri tarih kitaplarında yeralıyor



Sayın emrebenn , alıntıyı düzeltme imkanınız var mı ? Benim yazdığımı sanki fatih3457 yazmış gibi oldu.


En son elbiskuha tarafından 13 Ara 2012, 23:52 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2012, 23:51 
Çevrimdışı
Üye

Kayıt: 06 Ara 2012, 17:44
Mesajlar: 27
Yaş:
osmanlida türkler asker gayrimüslümlerde ticaretle ugrasan kisilerdi,imparatorlugu koruyan türklerdi bu ayri ama hicbir zaman etnik yapi yükselmekte bi rol oynamadi.Yani bi rum bile yüksek yerlere gelebiliyordu.Osmanli adaleti sayesinde 600 yil yasadi ve kitaplara tez oldu.


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 14 Ara 2012, 00:31 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
Bozulmanın ve devşirme fesadının ayyuka çıktığı 3.Murat dönemini siyasetçi ve tarihçi Nicolae Jorga bakın nasıl anlatmaktadır:

Sultan Murad'ın yüce makamlarına kendi eliyle getirdiği asıl vezirleri ise önemsiz şahsiyetlerdi. Sarayda Osmanlı hanedanının kızlarıyla evlenerek vezirlik makamına gelen devşirmelerin idaresi iyice kökleşmeye başlamıştı. Diğerlerinin de aynı şekilde fazla yetenekleri yoktu: Slav kökenli, kısa boylu, kambur, cimri ve dindar, dış görünüşü basit ve sade biri olup, Kahire Beylerbeyliği yapmış Mesih Paşa, Hazine'nin borçlularını sıkıştırmayı iyi bilirdi; Mısır'da, Yemen'de ve İran'da askerî açıdan bir rol oynayan ve Kafkaslarda Demirkapı'yı tahkim etme görevi verilen açgözlü Hadım Hasan Paşa; yine Slav kökenli olup, kısa bir süre sonra yarıda kesilen Lehistan seferini yöneten ve Gürcistan'da savaşan Haydar Paşa; İran seferine katılan yumuşak başlı Hadım Cafer Paşa; kendi adamları tarafından öldürülen gaddar Yusuf Paşa; sahte sikkeler vermeye çalıştığı için sipahiler tarafından öldürülen Ermeni Mehmed Paşa; Sultan Murad'ın damadı Arnavut Halil Paşa [Fatma Sultan ile evli] ve nihayet söylendiğine göre Hersek'te Propolye'li Türk bir ailenin çocuğu olup, ailesinin, Hristiyan bir çocuk yerine devşirilmek üzere sattığı, ince ruhlu biri olarak herkes tarafından sevilmeyi arzulayan ve de sevilen, ama gerçekte yapmacık, hilekâr ve sinsi bir şahsiyet olan, Sultanın diğer kızı [Ayşe Sultan] ile evli Musahib [Kanijeli] İbrahim Paşa. "Herkesin soyduğu ve soyulduğu" bir zamanda devletin ileri gelen şahsiyetleri işte bunlardı. Çoğu Arnavut veya Slav asıllıdır; sadece Kapı Ağası'nın Türk olduğu belirtilir.

"Kadınlar bu devlette çok büyük bir rol oynuyorlar", diyor bir Fransız temsilci, aslında kadınlar rejimine kendi ülkesinde yeterince alışık olmasına rağmen. "Vezirlerin ilk görevi, haremden gelen emirleri yerine getirmektir". Koca Sinan Paşa "kadınlara danışarak bir devletin yönetilemeyeceğini" alenen açıklamasına rağmen, devlet çarkını elinde tutabilmek veya tekrar geri kazanmak için birden fazla kez Haseki'nin yardımına başvurmak zorunda kalmıştı.

Kadın sultanlar, lüks içinde yaşıyorlardı ve bu ihtişamı gelen hediyeler, kendi imkânları ile İskenderiye ve diğer Doğu Akdeniz limanlarına gönderdikleri büyük gemilerin kazancı ve eskiden sadece savaşçılara verilen timarların gelirleri ile karşılıyorlardı. Onlarla evlenen en asil, güzel ve genç beylerin kariyerleri tamamen onlara bağlı idi . Gelinin başında altın bir taç, her tarafı incilerle bezenmiş brokar elbiseler içinde - ki düğün merasimlerinde giyilen altın işlemeli elbiselerin kumaşını dokumak üzere artık Batı'dan da yetenekli kızlar getiriliyordu - katıldığı görkemli düğün merasimlerinden sonra, sultan kızı kendine seçtiği köle üzerinde bütün gücünü kullanıyordu. Daha gururlu devşirmeler kendilerini böylesine alçaltarak satın alacakları bir onuru reddediyorlardı, tıpkı bilge Murad Paşa'nın yaşı epey ilerlediği zamanlarda sultanın kız kardeşlerinden biri ile evlenmesini istedikleri zaman olduğu gibi . Söylentiye göre, Budin Beylerbeyi Murad Paşa 1578 yılında Osmanlı sultan kızı ile evlenmek gibi tehlikeli bir adıma karar veremediği için boğdurulmuştu.

Devlet işlerine dahil olanların hepsi, sultanından en son beyine kadar, dürüst veya dürüst olmayan yollardan kazanç elde etmeyi hedef hâline getirmişlerdi. Batı'dan Müslümanlığa geçerek savaşlarda esir alınanların tesadüfen elde ettikleri talihi bulmak için maceraperestler geliyordu. İtalyanların önünde Cığalazâde Sinan Paşa gibi hızla yükselen bir vezir vardı. Tesadüflerin yardım ettiği bu adamın hayatı o kadar ilginç ve eğitici ki, kısaca bir bakış atmaya değer.

Cığalazâde Sinan Paşa, esir olarak babası ile birlikte İstanbul'a getirildi. Korsanlar, onlara Messina'da saldırmıştı. Başka kaynaklara göre ise Ceneviz'de Cığala adında asil bir aile büyük bir rol oynadığı için Cenevizli idiler. Babası kısa bir süre sonra Yedikule zindanlarında hayatını kaybetti. Kapıcıbaşı olarak 1573 yılında Ahmed Paşa'nın, Rüstem Paşa ve bir Osmanlı prensesinin torunu olan en büyük kızı ve onun ölümünden sonra baldızı ile evlendi . Bu şekilde yükselerek, kendisine Osmanlıdan ayrılan Boğdan Prensi Gaddar Yanoş'u kovma ve yerine Mircea Ciobanul'un oğlu Aksak Petru'yu getirme görevi verildi. Bu vazifenin zorluğuna ve kendi şahsi iradesizliğine ve korkaklığına rağmen emri yerine getirdi. Kökenini unutturmak için Hristiyanlara yüz vermiyordu. 28 yaşında Yeniçeri Ağası oldu, daha sonra İranlılara karşı savaştı ve 1589 yılında hiçbir bilgiye sahip olmamasına rağmen Kaptan-ı Deryalığa getirildi. Aynı zamanda bir zamanlar Büyük Yahudi'ye [Josef Nassi] ait Nakşa Düklüğü'nün beyliğine tayin edildi ve buraya vekil olarak İtalyan Francesco Coronello'yu bıraktı. Cığalazâde Sinan Paşa, çok para kazandığı için sultana ve haremin güçlü kadınlarına karşı eli açık davranabiliyordu. Onun dışında kibirli olup, uzun ve güzel konuşmalar
yapmayı severdi.
Doğuştan Venedikli olup, Hasan Paşa'nın kızı ile evlenen korsan Arnavut Memi Ağa, sırdaşı ve kahyası idi. Memi Ağa'nın desteği, haremin bekçisi Kapıağası Gazanfer Ağa idi. Sarayın bu subayının gençliğinde adı Mihail olup, yine Venedik tebaasındandı. Chioggia'da doğmuştu. Kızı, Hristiyanlıktan vazgeçmemişti ve kendisi de Pera'dan bir keşişi papaya göndermişti. Cığalazâde Sinan Paşa ayrıca Boğdan veya Eflak'ta tahta oturabileceğini, en azından Takımadalar Dükü olabileceğini uman ve daha sonra Batı'da gizli Türk ajanı olarak ortaya çıkan kardeşi Carlo'yu da İstanbul'a getirmişti. Cığalazâde Sinan Paşa'nın 1605 yılındaki ölümünden uzunca bir süre sonra sözde Sinan Paşa'nın oğlu olduğu söylenen ve tarihçilerin Romen asıllı olduğunu iddia ettikleri, Lehistan'da Johann Mihail Cığala adı ile vaftiz edilmiş dindar bir Hristiyan, bilinmeyen bir ülkenin prensi olarak Avrupa'daki sarayları ve şehirleri ziyaret edecekti.
Bir süre Trablusşam'da görev yapan Cafer Paşa, Kalabriyalı ve Osmanlı kadırgalarında savaş esiri idi.
Silahdar Ali, Kıbrıs savaşı sırasında esir alınan bir Ankonalı idi149. Zaralı Ömer Ağa Francesco Civallelli'nin akrabası idi. Mehmed Querini adında biri İsanbul'da önemli bir rol oynamıştı. Başka bir Mehmed Venedik'te Columbina adı ile dünyaya gelmişti. Michele Benetto daha Kanuni zamanlarında topçubaşı idi . Türklerin hizmetindeki korsanlar arasında ise bir Cenevizlinin adı geçmektedir. Asil bir Rum kızının eşi olan Tercüman Giambattista Müslümanlığa geçenlerdendi.

Macaristan'dan çok az devşirme çıkmış olup, Hırvat devşirmelerin sayısı daha fazlaydı . Sıkça "Alman Türklerin" de adı geçer, ama bunlardan sadece ikisi önemli makamlara gelmiştir: Dördüncü vezir aslen Laibachlı olan Zal Mahmud ve 1592 yılının beylerbeyi Grazlı Ahmed Paşa . Karinyola doğumlu Weltzer kapıcıbaşı olmuştu . Max Rohrer Sokollu Mehmed Paşa'nın müzisyenlerinden biridir. Würzburglu Mustafa Bey ve Oswald saatçi olarak çalışıyorlardı ' . Adam Neuser "hızlı ve kendi başına giden bir araba ile uğraşmış, küçük bir deneme de yapmış ama istediği arabayı yapmayı hiçbir zaman başaramamıştı"; istenilen her metalden sikke yapabileceğini iddia ediyordu ve başka bazı "tuhaf sanatlar" icra ediyordu. Augsburg asilzâdenin oğlu olan Kamacher, çaşnigir çavuş Mahmud'a dönüştü. Tercüman olarak çalışanlar da vardı ve bir çoğu günlük tayınları ile geçimlerini sağlıyorlardı.
Ara sıra Fransız devşirmelere de rastlanmaktadır: Lehistan üzerinden gelen kuyumcular, Budin'de faaliyet gösteren tercümanlar. Aralarında İspanyollar da vardı: Bir gün önce Don Francisco olan bir İspanyol ertesi gün Aragonlu Mehmed Bey oluverir, bir Marko İbrahim hâline gelir, vs. Onlara çoğunlukla orduda veya donanmada yer verilirdi. Örneğin "çok az Türkçe bilen" İspanyol asıllı Hasan Bey, donanma gemilerine
komutanlık etmişti.
Bunlardan bazıları çok nadiren Müslümanlığa geçmeye zorlanmıştır, ama bir savaş esirinin ölüm döşeğinde bir papazın değil, bir hocanın çağrıldığı anlatılır166. Köle tüccarlarının, tatlı ve acı dille ve birkaç tokat kullanarak köleler arasındaki Müslümanların sayısını çoğalttığı da söylenenler arasında idi . Maceraperest bazı adaylar ise kabaca geri çevrilirdi.
"Bana yine bir eşek getiriyorsunuz; onun için ahırı nereden bulacağım?", diye sormuştu. Sokollu Mehmed Paşa'nın Boşnakları ve Cığalazâde Sinan Paşa'nın Hristiyan olarak da kalsa kardeşini yanına çağırması gibi, yüksek mevkilerdeki memurlar da kendi akrabalarını çağırıyorlardı. Onları buraya getiren "hiçbir şey yapmadan bir yastığın üzerinde oturacaklarına" dair anlatılanlardı . Hüküm giymiş suçlular, Müslümanlığa geçerek cezalarının hafifletileceğini umuyorlardı ve çoğu nadiren hayal kırıklığına uğruyorlardı . Kurnaz İtalyanlar, savaş esirlerinin kurtarılmasını kazançlı bir işe dönüştürmek için Müslümanlığa geçiyorlardı ve her gün savaş esirleri arasında yeni "akrabalar" buluyorlardı . Maceraperestler, talihleri için geliyorlardı . Elçilerin hizmetinde memnun olmayan hizmetliler, efendilerinin evinden kaçıyor ve vezirlere gördükleri bir rüyada gerçek dinle aydınlatıldıklarını anlatıyorlardı.
Frenk devşirmelerin yanında reayaların farklı uluslarından gelen devşirmeler vardı. Çok azı, Sultan Murad'ın Anadolu'da olduğu sıralarda hizmetinde bulunan Zigetvar doğumlu saatçisi gibi Macardı . Örneğin 1564 yılının Sivrihisar Sancakbeyi Rum asıllı idi . Birkaç Dalmaçyalı, birçok Boşnak vardı . Bu yüzden sarayda Slav dili Türkçe'den hemen sonra geliyordu . Arnavutların da sayısı oldukça yüksekti. 1590 yılında bir elçi vezirlerin sadece çok azının Arnavut kökenli olmadığını söylemiştir. Ara sıra Ermenilere de rastlanıyordu, ama aralarında hiçbir Romen yoktu.
Yeniçeri ocağı ve saray için çocuk toplandığına dair hiçbir ize rastlanmayan Macaristan dışında, Osmanlı İmparatorluğu'nun eskiden beri uyruklarından toplanan devşirmeler çoğunlukla daha çocuk yaşlarında Müslümanlar arasında yetiştirilmiş ve Türk dilini, geleneklerini ve İslâm'ın hizmetinde dindarlığı daha küçük yaşlarda öğrenmişlerdi. Irklarının özelliklerini, örneğin Sırpların hareketlerindeki yumuşaklığı, Arnavutların cesaretini, Bulgarların inatlarını, Rumların nezaketini muhafaza ediyorlardı, ama uzun yıllar süren bir eğitim, yüksek makamlarda Türkler arasında yabancı olarak göze çarpmadan yaşamayı öğrenmelerini sağlamıştı. En aşağı niyetlerle Müslümanlığa geçen devşirmelerin bazıları ise sünnetten kaçmayı başarmış; bazıları da çocuklarını gizlice vaftiz ettirmişti. Camiye çok nadir giderlerdi ve kendilerini namazlarda bir hoca tarafından temsil ettirirlerdi.
Türk olarak doğanları, elçilik hademelerinin değnek savurarak uzaklaştırması ve devletin gerçek kurucusu olan Türklerin tek imtiyaz olarak, yalnızca hazinenin gösterdiği bazı kolaylıklardan yararlanmasına karşılık, önceleri acemioğlanı olarak Yeniçeri Ocağına alınan ve daha sonra sarayda zorlu bir eğitimden geçen devşirmelerin hiçbir akrabaları ve dostları bulunmadığı ve miras bırakmadıkları ve sadece padişahların kulları oldukları için onurlandırılıp en yüksek yerlere çıkmaları Türkler tarafından infialle karşılanmaktaydı. Gerçek Türkler kadı, hoca, vs olarak dinî makamlarda ve çavuşların bir çoğu artık Rumca, İtalyanca, Fransızca ve İspanyolca konuştukları için Yunus Bey (öl. 1571) ve iki Ali Bey gibi tercüman olarak görev yaparlardı . Diğer devşirmelerden sultanın vezirleri çıkardı. Daha eski devşirmeler ise kendilerinden sonra gelenleri ahlaksızlıklarından dolayı hor görürlerdi.
Koca Sinan Paşa bir seferinde:
"O kadar çok fakir köylü çocuklan saraya gelip, öyle yüksek mevkilere kadar ilerliyorlar ki, çocuklarımız geride kalıyor ve onlara tâbi olmak zorunda kalıyorlar", diye bu duruma isyan etmişti. Türkler işte bu yeni, hilebaz ve Türkçe'yi bile doğru dürüst bilmeyen devşirmelere daha da şüphe ile yaklaşıyorlardı .
Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 14 Ara 2012, 01:30 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 18 Tem 2012, 15:45
Mesajlar: 718
Yaş:
Alıntı:
Sayın Haci_ilbey'in en son yazdığı olay 1580'ler de geçiyor o zaman ki büyük devletler kimlerdir acaba ? Ben bu konu da Osmanlı İmparatorluğu , Türk imparatorluğu değildir diyen bile gördüm.O zamandan beri pek itibar etmiyorum yazılanlara.
Yazdığımı tekrar okuyun. Diğer arkadaş altı yüzyıldan bahsetmiş ben de 1580'lerden sonra devlet nasıl çökmedi onu anlattım, onu söyledim. Osmanlı Türk devleti değildir sözü ise saçmalıktan ibarettir. Bu konuda mutabıkız.

_________________
Güllü dîbâ giydin ammâ korkarım âzâr eder
Nâzenînim sâye-i hâr-ı gül-i dîbâ seni.


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 14 Ara 2012, 01:42 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 01 Eki 2012, 22:29
Mesajlar: 1739
Yaş:
Aslında okullardaki tarih eğitiminde biraz şeffaf ve tarafsız olsalar, kendi tarihinden utanan insanları göremeyecektik. 20 yaşına kadar Osmanlı'yı hoşgörülü devlet olarak bilen bireyler, Osmanlı'nın kötü taraflarını öğrendiğinde birden tarihlerinden soğuyorlar. Bir travma yaşıyorlar kısacası.

_________________
Timeo hominem unius libri


Başa dön
   
 Mesaj Başlığı: Re: OSMANLIDA DEVŞİRMELER
MesajGönderilme zamanı: 14 Ara 2012, 12:41 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 26 Eyl 2012, 15:06
Mesajlar: 2756
Yaş:
Devşirmelerin en zirve yaptığı dönemden bahsetmekte fayda var. 3. Murat'ın oğlu olan 3. Mehmet dönemi.
(d. 26 Mayıs 1566, Manisa – ö. 21 Aralık 1603, İstanbul), 13. Osmanlı padişahı ve 92. İslam halifesidir. Tahta çıktığı 1595 yılından ölümüne kadar padişahlığını sürdürmüştür. III. Murat ile Osmanlı korsanları tarafından kaçırılıp köle edilmeden önceki adıyla Sofia Baffo olan aslen Venedikli Safiye Sultan 'ın oğludur. İsmi, Fatih Sultan Mehmet'e benzemesi için, büyük dedesi Kanuni Sultan Süleyman tarafından konmuştur.

3. Murat 'ın 100 civarında çocugu dogmuş fakat 19 tanesi erkektir ve 20 civarındada kızı hayatta kalmıştır..Tahta çıktığı gece 19 erkek kardeşini boğdurması, Osmanlı tarihinin en korkunç hadiselerinden biridir. Aynı zamanda 20 kız kardeşini ve onların çocuklarını da aynı gece öldürdüğü de vakanüvistlerce not düşülmüştür. Ayrıca babasının hamile eşleri ve kundaktaki kardeşlerini de öldürtmüştür. Yönetimde annesinin etkisinde kaldı; hatta bu yüzden 16 yaşındaki oğlu Şehzade Mahmut'u annesinin sözüyle öldürttü.
Bu kanlı olay Osmanlı saray belgelerinde '' Devletlü hünkarımız, karındaşlarını sala bindirip cennete yolcu eyledi'' diye anlatılır. Günümüzdeki Osmanlı sevdalılarıysa "Bu aslında çok takdir edilmesi gereken azametli bir karardır. Osmanoğlu, bununla milletin rahatı huzuru, âlemin nizâmı, devletin ve din'in selâmeti için kendi ailesinden fedakârlık yapıyordu". diye açıklamaya devam eder.

Pâdişâhın öldüğü yine usûle uyularak yeni pâdişâh gelene kadar saklanacak, Safiye Sultan'ın çağıracağı Şehzade tahta oturacaktır. Safiye Sultan entrikalar içinde pişmiş bir kadındı. Venedik'ten esir olarak getirildiği gencecik yaşından itibaren önce şehzade sarayında, sonra pâdişâh olan kocasıyla sultan sarayında siyasetin her türlüsünü öğrenmişti. Kocasının önce öleceğini tahmin ediyormuş ki, oğlu vali olarak Manisa'ya giderken bir gümüş tası gösterip, "Bir gün emr-i Hak vâki olur da babanı kaybedersen seni çağırmaya gelenlerle bu tası göndereceğim. Bu tası getirenlere inan" demişti.
Safiye Sultan, Bostancı Başı Ferhad Ağa'nın koynuna bir mektup, eline de gümüş tası tutuşturup, Manisa'ya yolladı. Ölüm çok mühim sır olarak saklansa da bazı kulağı deliklerin de haberi oldu. Bunlardan biri "vüzerâdan" İbrahim Paşa'dır. O da Sofu Osman Ağa adlı adamını yola düşürdü. Durumdan haberdar olan Sadâret Kaymakamı Ferhad Paşa yarıştan geri kalmak istemeyecektir. O da bir taziye ve tebrik tezkiresiyle bir Ağa'yı gönderdi. Ferhat Ağa Şehzâde'nin huzuruna varıp gümüş tası da gösterince her şey bitmiştir. Kendisine müjde karşılığı olarak "Mısır" eyaletini ihsan buyurdular. Ferhad Ağa ölünceye kadar Bostancı Başı kalmayı dileyerek Mısır'ı kabul etmedi. "Şehzadeyi Mudanya'dan alıp İstanbul'a getiren Sancak Beyine de Kıbrıs eyaleti ihsan edildi." (Peçevi Tarihi)

"Din-ü devlet-mülkü millet" din, devlet, vatan ve millet için yapılmayacak hiçbir fedakârlık yoktu. Yapılıyordu. Ama bu, bundan sonra değişecek. Üçüncü Mehmed valilikten gelen son şehzade ve sıralanan kardeş tabutlarını gören son padişahtır.
Üçüncü Murad'ın cenazesi kalkar, ertesi gün de ondokuz şehzadenin cenaze namazları Şeyhülislâm Bostanzâde tarafından kıldırılır. Şehzadeler sıra sıra, babalarının ayakucuna defnedilirler. "Kanunnâme-i Âl-i Osman"ın saltanat kavgalarını önlemek için konulan 'Nizam-ı âlem' maddesine mugayirdir!"
Gerekçesi ise ondokuz şehzadeden sadece dördünün yetişkin, diğerlerinin pek küçük oluşu. Yani onbeş tane şehzade nâ hak yere öldürülmüştür.
Üçüncü Mehmed'in padişahlığının üçüncü günüdür. Cülus bahşişi dağılır ki, tam 160.000 duka altını. Üçüncü Mehmed, daha sonra bazı insanların işlerine son verir.
Babasından kalan hokkabazlar, madrabazlar, sazendeler, cüceler saraydan uzaklaştırılır. Sadâret değişikliği yapılır… Vezir-i Âzam Koca Sinan Paşa gözden uzak kalınca, Ferhad Paşa padişahın gönlünü kendinden yana çelmeyi, Mührü Hümâyunun yönünü değiştirmeyi becermiştir. Aslen Arnavut olan Koca Sinan Paşa'dan sonra yine Arnavut olan Ferhad Paşa sadarete getirilir. Bu değişikliği hazmedemeyen Sinan Paşa, sipahileri kışkırtıp Ferhad Paşa aleyhine olay çıkartır, beş ay kadar sonra Ferhad Paşa azledilir, tekrar Koca Sinan Paşa sadârete kavuşur.
"Avrupa cephelerinde Osmanlı şehirleri düşman orduları tarafından yakılıp yıkılırken mevkilerinden başka bir şey düşünmeyen devşirme vezirlerin birbirleriyle uğraşıp İstanbul sokaklarında askeri isyanlar çıkartmaları devlet bünyesinin ne kadar bozulduğunu gösteren çok acı bir vaziyet demektir."(İnalcık, Halil (2003). Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları)
Tam 40 eyalet: Din, dil, milliyet farkı, iklim farkı yani, ne kadar fark olabilirse hepsi olduğu halde bu geniş coğrafyayı bir tek vatan olarak, bu kadar ayrı insanları bir millet olarak bir arada tutabilmek her babayiğidin kârı mı?
Hükmedilen ülkelerin farklılığı hükmedenlere de yansımış, Şeyhülislâm hariç diğer yönetimlerin başı devşirilmiş dönme Hrıstıyandır. Estergon'da askerimiz susuzluktan kırılır, bir avuç insanla 70.000 kişiye karşı koyması beklenirken onların imdadına koşmayan Paşa da gayri Türk idi.
Bu tür insanlardan iyileri çıkmıyor mu, denirse, elbette çıkıyor, denecektir. Vazifesini vazife gibi yapan kahramanlık sıfatını hak edenler de var, yeri geldikçe, övgüye lâyık olanlar övülecek, yergiyi hak eden de yerilecek.

"Korkak oğlu korkak", Uğursuz oğlu uğursuz", "Alçak oğlu alçak". Bu sıfatlar Koca Sinan Paşazade Mehmed Paşa'ya aittir ve Estergon'daki mahsur askerlerimiz bu zatın yardımını, kurtarıcılığını beklemekteler. Mehmed Paşa'nın maiyetinde ünlü kumandanlar var. Bunlar: Budin Beylerbeyi Sofu Sinan Paşa, Timaşvar Beylerbeyi Mihaliçli Ahmed Paşa, Sigetvar Beylerbeyi Tiryaki Hasan Paşa, Halep Beylerbeyi Çerkez Mahmud Paşa ve Yanık Beylerbeyi Arnavud Osman Paşa. Bu namlı paşaların askeri gücünün yekûnu 10 bini bulmamaktadır.

şte, bu onbin kişilik askeri kuvvet ile yetmiş binlik Almanya, Macaristan, Avusturya, Bohemya, İtalya ve Belçika kuvvetlerinin karşısına çıkılacak. Silâh üstünlüğü de karşı taraftadır. Mehmed Paşa'nın öne çıkan vasıflarından olan korkaklığı, cesaret gösterisiyle kapanacaktır. Bunun için de, bildiği bir çare var Sinan Paşazade’nin; kafayı çekmek. O da öyle yapar. Kendisinden yedi kat fazla düşmanın karşısına çıkabilmek için alınması gereken tedbirlere başvurmadan, yardım kuvveti istemeden, kumandanlarının fikirlerine hiç ehemmiyet vermeden macera peşine düşen Sinan Paşazade Mehmed Paşa, bütün korkularını örtmek için kafayı adamakıllı çeker. O kadar sarhoş ki, at üstünde duracak hali yoktur. Hatta askerin karşısında kusar; fakat emir vermekten de geri kalmaz. Bir emri:
"... Alayın önünde kusmaya başladı. Bu hâli görenler ve duyanlar onu azar yağmuruna tuttular, ama neye yarar? Kendini kaybetmiş, ne söylediğini bilir, ne de suçunu anlar durumda idi."
"Mehmet Paşa'ya ve Osman Paşa'ya «hemen yürüsünler» diye çavuşlar gönderip duyurdu. Gerçi metrisin her biri hendekle çevrilmiş birer tabya olduğu açıkça görülüyordu. Lakin Osman Paşa, «bu uçarının sözünü işitmektense ölmek yeğdir» deyip, yürüdü... O sırada Osman Paşa şehid düştü."
Bir şanlı Paşamız, bu adamın muhatabı olmayı istemeden, ölümü seçişi vahameti göstermeye yeter. Bu "korkak oğlu korkak" sonunda savaş meydanından kaçarak İslâm ordusuna büyük bir bozgun yaşattı. Hikâyesi şöyle:
"O sırada Mihaliçli Ahmed Paşa ile Sofu Sinan Paşa da üst taraftaki tabyalara saldırırken «Serdarı bî ar» Müneccimbaşı'nın tabiriyle «bilâ sebep» Kâtip Çelebi'ye göre «iki asker birbirine karışmaya karib olup top ve tüfek atulurken serdarı bedkâr askeri sındı sanıp» ve Edirneli Mehmed'e göre de «Avret gibi şaşup Budin'e doğru kaçmaya başladı."
Çok fazla şehid verilen bu savaşta bir miktar asker kaçıp kurtulmuş, 1400 kadarı da kaleye sığınmayı başarabilmişti ve savaş meydanında bırakılan her şey düşmanındı. Bu yenilginin bütün şerefi! Baba-oğul paşalara aiddir. (Uzunçarşılı, İsmail Hakkı (2003). Osmanlı Tarihi III. Cilt 1. Kısım: II. Selim'in Tahta Çıkışından 1699 Karlofça Andlaşmasına Kadar. Türk Tarih Kurumu Yayınları)

"Korkak oğlu korkak" Budin'e kaçmış, 1400 asker kaleye sığınmıştı ya, şimdi onlar, dışarıda bekleşen 70000 düşman askeriyle savaşacaklar. Evet, sadece 1400 Türk askeri, ellerinde 42 topları var. Düşman bir günde 2000 gülle yağdırabiliyor.
Askeriyle beraber kaçan "bî ar" Mehmed Paşa'dan yardım alamayan Estergon Kalesi, Kerbelâ gibidir. Su deposu ve barut deposu da düşmanın elinde.
Asker kavrulmuş buğday yiyor, yanıyor. İçecek su bulamıyor. Serinlemek için "sarnıç çevresindeki mermerleri yalayan ve bir damla su diye can verip can alan elsiz ve ayaksız, bitkin ve yaralı, humbaradan haşlanıp gözü kapanmış ve yüzü şişmiş, pis kokulardan halkın genzi dolmuş çaresiz dertlilerin çığlıkları ve iniltileri, gönülleri çıldırtır, umutsuzluğa düşürürdü."
Bu Estergon'un acıklı hikâyesi çok uzundur. Peçevi İbrahim Efendi olayın canlı şahididir. Yazdığı tarihinde, özetleyip anlattığını, her şeyin doğru olduğunu yemin ederek kuvvetlendiriyor. Biz onun özetini de özetleyip alıyoruz.
"Kalenin içinde yaşamaya imkân kalmamış gibidir. Askerler kumandanları teslime zorlarken, kumandanlar ölmeyi tercih ederler. Mehmet Paşa «buraya ölmek için girmiş kapanmışım, ben ölmeden kaleyi veremezsiniz» der ama askerden dayak yer. Askerler sonra, esas yetkilinin Sancakbeyi Seyit Bey olduğu, bu meselenin onunla halledileceği düşüncesiyle ona giderler. O da Mehmet Paşa gibidir. Zavallı yiğit Seyit Bey'in başı yarılır, kolu kırılır. Bu direnmenin sonu yoktur...
Ertesi gün Sirem Alaybeyi Boyalı Hüseyin Beyi zorla, yumrukla, tokatla vura vura "vire" için dışarı çıkarırlar. Hüseyin Bey "Olacak oldu, gel beraber çıkalım, hazır seyirdir" der Peçevi'ye.
Vire şartlarını görüşmeleri ilginçtir, aynen aktaralım.
Sorarlar: "Kaleyi niçin veriyorsunuz, bunca çilesini çektiniz; top atışlarına katlandınızdı. Yiyeceğiniz, içeceğiniz mi kalmadı?" Alaybeyi cevap vermez, Peçevi: "Sinan Paşazade sözünü tutmadı, bu sebepten onu padişahın gözünden düşürüp, idam edilmesini temin için, ona garezimizden teslim oluyoruz."
Evet arkadaşlar Anadoluda özbe öz Türk olanları celali diye imha eden devşirme fesatları, cephelerdede Osmanlı devletine nasıl hizmet(!) etmektedir yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz. Peçevi den aktarmaya devam edelim.
"Yiyeceğimiz çok, anbarların kapısı açık durur. Suyumuz sarnıçtan. Bir aydır içiyoruz, üç karış eksilmedi." Bunları anlatan Peçevi iyi bir anlaşmaya varmak için çaba sarfeder. Sonunda anlaşmaya varılır. Kaleye dönerken endişe içerisindedir Peçevi. Kendisi paşanın kâtibidir ama paşadan habersiz, paşanın işini yapmıştır. Durumu nasıl anlatacağını bilemez; Allah'tan yardım ister.
Kaleye dönüşünde, Mehmed Paşa'nın bir şeyden haberi olmadığını anlayan Peçevi rahatlar. Paşa, beylerle, beyoğlularla oturuyor, gözleri yaşlıdır. Beni görünce nerede olduğumu sordu. Ben de, "Sultanım, şanı yüce Tanrı'dan rica edelim, inşaallah yine Estergon'u aldığımız zaman vireyi söyleşecek bendeniz olayım" dedim. Gözleri yaşla doldu ve ağladı. Meğerse bu sözü tam vaktinde ve yerinde söylemişim. 10 sene sonra dilek gerçekleşti."
O gün, düşman tarafını, Sinan Paşazade Mehmed Paşa'ya garezlerinden teslim olmak istediklerine inandırmışlar. Onlar, yine de, kalenin yiyecek-içecek durumunu merak ederler. Kalede kendilerine göre incelemeler yaparlar, tabi hissettirmemeye özenerek. Bizimkiler de zenginlik, bolluk içinde olduklarını göstermek için epey ter dökerler. Hikâye çok uzun. Peçevi'nin, "İlginç bir konuşma" diye başlık attığı bir bölümün özetine bakalım.
"Palfi denilen (vire anlaşması için konuştuğu adam) melun çok tedbirli ve akıllı bir kâfir idi. Her ne söylerse, bir de örnek verirdi... Estergon'un viresini söyleşirken şöyle konuştu:"
"Biz eski insanlardan şunu öğrendik; Müslümanlar kapalı bir kutudur. Aman açmayalım. Açılırsa içinden yılan, çıyan, akrep çıkar, hepimizi sokar öldürür! Bu korkuyla bakardık size, meğer kutunun içi boş imiş. İşte açtık ve gördük."
Palfi cevabı Peçevi'den alır.
"Atalarınız doğru söylemişler; yanlış yapan sizsiniz. Şu anda siz kutunun üzerindeki zarfı açtınız, kutunun kapağını açmış değilsiniz. Bundan sonra açılırsa açılır. O zaman sokucu yaratıkların zararını görün, bakalım nasıl olur?"
"Eğri fethedilince, kâfir anlamıştır ve Türk'ün dediği doğru imiş, demiştir." diyor, Peçevi.


Köprü Faciası ve Akıncı Ocağı'nın Sönmesi

Üçüncü Mehmed devrinin önemli facialarındandır: Devletin, padişahtan sonraki en büyüğü olan vezir-i âzamin açtığı en büyük yaradır bu. Sinan Paşa'dır bu adam ki, "utanmaz adam" diye de bir sıfat yakıştırılmış ona. Yerköyü'nü Rusçu'ğa bağlayan Tuna Köprüsü'nden askeri geçirmek ister. Bu geçiş üç gün üç gece sürecektir.
Arkada düşman kuvvetleri var. Önce paşa geçer karşıya ve sonra bütün ağırlıklarla askerin geçmesine sıra gelir. Askerlerin ellerinde ganimetler vardır. Paşa'nın emriyle ganimetlerden "Bâc" alınmaya başlanır. Bunun yeri değildir ama Paşa söz dinlemez. Düşman son hızla yaklaşmakta, askerler vergi işlemleriyle oyalanmakta. Hem esirlerin hem ganimetlerin hesabı uzar gider. Hesap verenlerin içinde serhadleri titreten akıncılar bulunmaktadır. Paşa, "Basra harab olduktan sonra" vergiden vaz geçer. Fakat neye yarar. Düşman yetişir. Köprüyü top ateşiyle ortadan yıkar ve beri yakada kalan askerlerimiz kılıçtan geçirilirken, köprüdekiler feryatlarla Tuna'nın azgın sularında boğularak can verirler. Bugün, Sinan Paşa'nın kara vicdanıyla Türk'ün kanlı bir sayfası yazılmış ve "hiçbir ferd halas olmayup ol zamanda Akıncı kökü kesilüp münkariz olmuştur."
"Efradı umumiyetle Türk ırkından olan ve iki buçuk asırdan beri Avrupa'yı titreten bu ocağın sönüşü Koca Sinan denilen feci devşirmenin sebep olduğu en büyük felâketlerden biridir. Karşı yakada kalan bütün ağırlıklar düşman eline geçmiştir. "Serdar ı bî-âr"ın yüzünden o gün binlerce insan kırılmış, devlet milyonlar değerinde zayiata uğramıştır."
"Osmanzâde Tâib de Koca Sinan'ın bu faciadaki yüz kızartıcı vaziyetini şu beytiyle anlatır:

“Kendünün hod işi tebâh oldu / Kendisinin birinci işi yıkmak oldu
Balçığa düşdü rû-siyah oldu"/ Çamura saplanıp yüzü siyah oldu

diyerek Paşa'nın bataklığa saplandığı, bir asker tarafından kurtarıldığı zamanı başına kakıyor Şair Taib.
Allah, devleti böyle felâketlerden de, böyle paşalardan da korusun. Bu felâketten sonra Paşa'nın sözü dinlenmez. İstanbul yoluna düşülür. Haber İstanbul'u da mateme boğmuştur ki, Sinan Paşa Kapucular Kethüdası Ahmet Ağa'nın Haramidere'de yetiştirdiği "Hattı Hümayun"la görevden alınıp, Malkara'daki çiftliğine gönderilir.
Rahmetli İsmail Hami Danişmend kronolojisinde Sinan'ın yerine geçen Lala Mehmed Paşa'yı anlatırken sevincini gizleyemez ve yaptığı hesapları da sıralar. Ona göre, "Yeni Vezir-i Âzam Manisa eşrafından birinin oğludur. Fatih devrinden beri 142 senede 44 defa sadâret değişikliğinde 30 kişi görev yapmış. Bunların 26'sı Arnavut, Boşnak, Hırvat, Rum, Macar ve hatta Frenk devşirmesi, içlerinde 4 tane Türk var, bunlar da Karamâni Mehmed Paşa, Çan-darlı İbrahim, Piri Mehmed ve işte bu Lala Mehmed Paşa'dır."
Herhalde Üçüncü Mehmed'in yaptığı en isabetli işlerinden biri bu, vezâret-i ehline vermesidir. Amma ki, yeni vezir-i âzam hiç bir icraate fırsat bulamadan, dokuz gün sonra ecele teslim olur.
Lala Mehmed Paşa'nın beklenmeyen ölümü tekrar Koca Sinan Paşa'ya sadâret yolunu açar. Paşa'nın, beşinci defa gelişidir bu, hem de son gelişidir. Tarih: 1 Aralık 1595 Cuma.
Sinan Paşa gibi, kimse tarafından sevilmeyen bir insanın tekrar, tekrar sadâret makamına getirilmesini izaha çalışanlar koruyucularının çokluğundan bahsederler ve derler ki: "Sinan Paşa'nın kîsesi kebir ve hamileri kebir," idi.
Koruyucularının başında Şeyhülislâm Bostanzâde'nin gelmesi, ayrıca üzüntü vericidir. Bu zatla ilgili, Ferhad Paşa'nın idamına, 30 bin altın alarak fetva verdiği de söyleniyordu.
Koca Sinan Paşa'nın beş sadaretinin üçü, Üçüncü Murad devrinde, ikisi Üçüncü Mehmed devrindedir. Onu kötülemek için kendimizi hiç zorlamadık, sadece kaynaklardan bir miktarım aktardığımız onunla ilgili yazılar, yazık ki yürek ferahlatıcı değildi.
"Hilekâr, yalancı ve bilhassa palavracı" diyen I.H. Danişmend, "En büyük ve en son fenalığı devletin başına, on üç sene sürmüş bir Nemçe seferi açması ve en büyük iyiliği de Üçüncü Mehmed Eğri seferine çıkmadan evvel ölmesidir" diyor.
Koca Sinan Paşa'nın doksan yaşında öldüğü söylenir. Belki biraz daha azdır ama sekseni geçtiği muhakkaktır. Bir de çok zengin olduğu söylenir. Uzun bir liste halinde sıralanan terekesi, zamanın modasına yakışan servet cinsiyle doludur. 600.000 duka altınla başlar liste ve devam eder, akçe, kıymetli taş, zeberced, inci teşbih, inci, altın tozu, elmas gerdanlık vs. vs. En ünlü bir kaç zenginden biri olan Paşa, hazineye borçlanacak ve öde-miyecek kadar da tiynetsizdir. Tabii ki bütün serveti hazineye kalmış. (4 Nisan 1596)

Eğri Seferi Hümâyunu (20 Haziran - 22 Aralık 1596)

Sadrâzamla ve diğer vezirlerle çıkılan seferlerin sonu hüsran oluyor, askerler savaştan soğuyor, herkes Kanunî devrini ve önceki devirleri özlüyordu. Asker, Niğbolu'da düşman askerinin arasından görünmez adam gibi geçip kaledeki kumandana "Bre Doğan!" diye bağıran bir Yıldırım Bâyezid'i, Kosova'da, savaş meydanında şehit olan İkinci Murad'ı, 71 yaşında Sigetvar'da can veren Kânûni'yi arıyor... Sarayda oturan pâdişâh istemiyor, asker-sivil bütün millet Safiye Sultan'a kinleniyordu.
Bütün tarihçilerin "her söze hemen kanardı" diye saflığını anlattıkları Üçüncü Mehmed, anasının tesiri altından Hoca Saadeddin Efendi sayesinde kurtulur ve askerin arzusu gerçekleşir. Babası Üçüncü Murad için söyleyemediğimiz, "Seferi Hümâyun"u bir defa için de olsa, şimdi söyleyebiliyoruz. Eski vezir-i âzamlar Serdar-ı Ekrem olarak sefere çıkarken büyük şevkle gider, haşmetle, muzaffer olarak dönerlerdi. Her sefer, memleket hudutlarını genişletirdi. Son senelerde bunlar görülmediği için Vezir-i Âzam Dâmad İbrahim Paşa bile pâdişâhın sefere çıkışına seviniyordu. Başkumandan olarak gireceği savaşın kaybı halinde, kendi "Hal"i de gündeme gelebilirdi.
Yirmisekiz yaşındaki pâdişâhın kızı Ayşe Sultan'la evli olan İbrahim Paşa'nın kaç yaşında olduğunu bilmiyoruz. Tahminimiz o ki, kayınbabasından büyüktür.
Üçüncü Mehmed'i Eğri seferine çıkması için zorlayan herkesin bir hesabı vardı: Bunlardan Sinan Paşa'nın hesabını ki, tabî Paşa sağ iken söylemişti. Peçevi anlatıyor:
"1. Sadrâzam serdar olursa kaymakamı onu desteklemez ve basan kazanmasını istemez. Sadrâzam başarısız olursa azli gerekir, yerine kaymakam geçer.
2. Eğer aşağı derecedeki vezirlerden serdar yapılırsa sadrâzam ona yardımcı olmaz. Çünkü zafer kazanırsa sadrazamlıktan başka bir makam onu tatmin etmez. Hâl böyle olunca yapılacak en doğru iş, Cihangir pâdişâhın bir yıl için zahmete katlanarak şahsen sefere gitmesi ve rahmetli Sultan Süleyman Han gibi Allah'ın inayeti ile din ve devlet düşmanlarına hadlerini bildirmesidir."
Pâdişâh, yanında bir sürü vezir, paşa, kadıasker, kazasker ve hocası Saadeddin Efendi olduğu halde, sefere hazırdır. En göz alıcı giysiler içerisinde, mücevherlerin parıltısıyla, çavuşların "Savul Irak dur!" sesleri arasında yola çıkılır. Hazinenin yarısına yakın "7.4 milyar dolar değerinde 18.5 milyar dukalık altın, gümüş de padişahla sefere gider." Hedef, Kanuni’nin zamanında muhasara edilip de alınamayan Eğri Kalesi'dir.
Bu seferde de dönme devşirme ihanetine tanık oluyoruz. Buyrun okumaya devam edelim:
Yapılan köprüden geçen Orduyu Hümâyun Macar Ovası'nda ilerlerken üzücü bir haber geldi. Osmanlı idaresindeki Hatvan Kalesi "Vire ile" Almanlara teslim olmuştur. Vire ile teslimin şartları vardır; en azından canlarına dokunulmayan insanlar zâti eşyalarını alıp giderler. O devrin devletler hukuku böyledir. Hukuk böyledir ya uygulayıcısının insanî hasletlerden mahrum olmaması da lâzımdır: Uygulayıcı insan değilse ne fayda? Teslim olan askerleri Almanlar kılıçtan geçirmişler. Çocukları, kadınları bile. "Nisa ve sibyan dahi cümleten katliâm edilmiş." Bu asil! Almanlar öldürmekle öfkelerini dindiremeyince, insanların derilerini yüzüp, organlarını parçalamışlar; kaleyi de temelinden yıkmışlar.
Bu feci hadisenin tatbik edicilerine insan demek kaabil değildi! —Fakat suç sadece Almanlarda mı, beri tarafın kabahati yok muydu?- gibi bir sual aklımızdan geçince, karşımıza bir mücrim dikiliyor: Bu, Cağaloğlu Sinan Paşa'dır. Dönmelere özel bir kinimiz yok ama nedense hainlikler de hep bunlardan görünüyor ve isyan ediyoruz. Sinan Paşa da malum bir dönmedir. Kaleden istenen yardımı padişah bu paşa ile gönderir, çok acele yetişmesi gerektiği halde paşa o kadar ağır hareket eder ki, iş işten geçer. Paşanın aldığı ceza; sadece padişahın hafif azarıdır.
Bu seferde bulunan Peçevi, Cağaloğlu Sinan Paşa'yı ve o zamanı anlatıyor:
"Bazı gaziler ellerinde feryat yazılarıyla gelip Hatvan Kalesi'nin ancak üç gün dayanabileceğini söylediler. Derhâl Cağalazâde emrine çok sayıda asker verilip Hatvan'ın imdadına yetişmekle görevlendirildi. Lâkin o, işi çok yavaştan aldı ve aradan beş gün geçtiği halde hâlâ ordudan ayrılmadı... Bütün asker onun ce¬alandırılmasını beklerken, olmadı ve ona bir tek lâf gelmedi."
Hammer kaledeki fecaati nasıl anlatıyor, bir de ona kulak verelim:
"Kendinden önce vaad gönder sözüne uyularak, bir mektupla kendileri İslama davet edilir. Müsbet cevap gelmeyince saldırıya geçilir. Savaşta alınan yerlerde kaybedenin fazla şansı yoktur. Zaten Pâdişâh bunu mektubunda bildirmiştir. Davete uymazsanız, Allah ve Resûlullah hakkıyçun sizi katliam edip, birinizi halâs eylemem, bilmiş olasız."
Hammer, din ve ırk gayretiyle olacak herhalde, inanmadığı yanlışı savunuyor: "Eğri Kalesi'nin fethiyle öfkeler biraz duruldu. Hatvan'ın intikamı 4500 düşman askerinden alındı." diye yazar tarihçiler. Bizim de içimiz biraz ferahlar.

Haçova

Bizim askerlerin Hatvan'da imdad beklemeleri ne idiyse, Eğrili'ninki de o. Onlara da Arşidük Maksimilyen'in kumanda ettiği Alman ve müttefik ordusu yetişmeye çalışıyordu. Onlar da geç kalmıştı.
Eğri ellerinden gitmiş olsa da, onlar Osmanlı'ya ders vermek arzusundaydılar. Cafer Paşa 15 bin askerle Maksimilyen'e karşı gönderildi. Dördüncü Vezir Cafer Paşa yolda öğrendi ki, düşman askeri haddinden fazladır; ordugâha durumu bildirir, der ki:
"Bu kadar az bir kuvvetle kâfirlerin üzerine varmak, yalnız saltanat namusuna leke sürmekten başka bir netice vermez."
Haber alınır da kulak ardı edilir. İnanılmaz Cafer Paşa'ya, korkaklıkla itham olunur ve Vezir-i Âzam Dâmad İbrahim Paşa taarruz emri verir. Sonra da Rumeli Beylerbeyi Veli Paşa bir miktar askerle yardıma gönderilir. Fakat Veli Paşa getirdiği on bin askerle bu savaşa girişmenin çılgınlık olacağını düşünerek, gerisin geri Eğri'ye döner.
Burada, biz de bir kitaba dönüp, bir yabancı yazara biraz kulak vereceğiz. Yazar İngiliz. Krallık elçisinin silahtan ve kâtibi Ricaut. IV Mehmed devrinde İstanbul'da 5 sene kalmış, bu süre zarfında gücü nispetinde Türkleri, Türk Devlet düzenini tanımaya çalışmış. Bütün gördüklerini, duyduklarını, bildiklerini biraraya getirip "Türklerin Siyasi Düsturları" diye bir kitap yazmış. Elimizdeki o kita¬tan birkaç cümle aktarıyoruz. Türklerin devlet teşkilâtında, incelemesinden çıkardığı, pâdişâhın diğerleri nazarındaki görüntüsünü, ne mânâya geldiğini şöyle anlamış:
"... Ne kadar yararsız olursa olsun buyruklarının yasa, ne kadar düzensiz olursa olsun davranışlarının örnek teşkil ettiğini, özellikle Devlet işlerinde kararlarına karşı gelmenin imkânsız olduğunu gördüm..."
Pâdişâhın buyruğuna karşı gelmek bir Osmanlı paşasının aklından geçmez (istisnalar vardır). Çoğu, böyle bir düşünceyi bilmez. Pâdişâhı inciten davranış alışılmış bir şey değil. Bir paşanın beklediği pâdişâhın teveccühünü kazanmaktır...
Cafer Paşa, Pâdişâhın korkaklıkla suçlamasına dayanamaz, kahr eder "alnımızın yazısı bu imiş" diyerek, savaşa girişir. Düşman fevkalâde üstünlüğe sahiptir, baş edilmesi ihtimali yoktur amma, Paşa "kazaya rıza" demiştir. Peçevi diyor ki:
"Kâfirlere yaklaştıkları zaman o kadar düşman askeri gördüler ki, dağı taşı kaplamış, tepe ve vadileri kat kat alaylarla doldurmuştu." Cafer Paşa'nın üzerine öyle bir gelinir ki, "yanı başındaki satır ve tüfekçileri öldürürler, adamlarını kırarlar" Paşa görür, askeri eriyip bitmekte, önünde kan su gibi akmaktadır. Fakat padişahın da buyruğu vardır; sebat gerek.
Neticede bir can değil mi vereceği! Onu zaten gözden çıkarmıştır. Lâkin bazı adamları paşayı kendi haline bırakmazlar. Maiyetinde 4-5 bin askeri kalmıştı, biraz daha durulursa onlar da bitecek. Zorla, üzengisine yapışan ağalar, harp meydanından ordugâha dönmeye razı ederler Paşa'yı. Paşa'nın bütün ağırlıkları düşmana kalır.
Bu bozgun veya mağlubiyet veya macera herkesi düşüncelere sevk eder. Tamam mı, devam mı? Makam ve mevkilerini ellerinde tutmaktan başka zevkleri, kaybetmekten başka dertleri olmayan bazı paşalar "Eğri'yi Kanunî bile alamamıştı, biz aldık, bu şeref yeter, İstanbul'a dönelim." derler. Pâdişâh da dönmeye meyillidir. Bu savaşa Padişahın yanında gelen Hoca Saadeddin Efendi, "Eğer, der. Dönüş olursa, düşman, bizi yıldırdığına inanır. Karşısındaki askerin korktuğunu hisseden tarafın gücü artar, inançla saldıran taraf kazanır. Bir de mücbir sebep yok iken 'bir kale fethi kâfidir' deyip dönmek adetten değildir" der.
Hoca Efendi, savaşa devam edilmesi için ikna edici sözler söyler ve karar alınır. Savaşa devam. Lâkin bir pürüz daha atılır ortaya. Padişah Eğri'de kalsın. Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa kumandan olarak savaşı idare etsin! Hoca Efendi, "Bu iş paşaların kullanacağı işlerden değildir. Bu durumlarda mutlaka Padişah huzuru lâzımdır." der.
Pâdişâhın gözünü korkutan düşman ordusunu, canlı şahid Peçevi şöyle anlatıyor:
"... Kısacası, düşmanın yüz belki yüzü aşkın piyade alayı olduğu kesindi. Yine aynı biçimde duran Macar atlı alayları safı, sırık ve bayrakları ile Yüce Tanrı bilir ki, büyük bir dağ gibi görünürdü. Her biri en az üç, en çok beş tüfek taşıyan Nemçe, Çek ve Leh süvari alayının sayısı elliyi aşıyordu." (Diğerleriyle beraber iki yüzü geçerdi.)
"İşte bu durumda düzenlenmiş olan düşman birlikleri taburlarından ayrıldılar ve alay alay olup İslâmlar üzerine saldırdılar. Bizim hiç bir alayımız dayanamadı ve bir adım karşılarına gidemedi. Hepsi dağılıp perişan oldu. O sahra kalabalık İslâm askeri ile doldu taşdı."
Kâfirler ordugâha kadar gelip korkmadan içeri dalıp yağmaya başladılar. Hattâ devlet hazinesinin yanma geldiklerinde, koruyucu yeniçeriler kaçtılar, düşman askerleri hazine sandıklarının üstüne çıkıp dans etmeye başladılar.
Vaziyeti gören Üçüncü Mehmed yanında bulunan Hoca Saadeddin Efendi'ye, "Efendi şimdiden geru ne yapmak gerek, çare nedir?" diye sorunca, Hoca Efendi: "Padişahım, gereken, yerinizden oynamayıp sebat etmektir, savaşın hâli budur. Yüce atalarınız zamanında da böyle olmuştur. Peygamber Efendimiz Hazretleri'nin mucizeleriyle inşallah fırsat ve zafer İslâmındır. Mübarek hatırınızı hoş tutun." dedi.
Düşman askeri yağma coşkusuyla tepinip, Pâdişâh bozgun endişesiyle terlerken, otuz kadar içoğlanı atlara binip kaçtı, kaçarken de etrafa padişahın ahır-beyi ile kaçtığı şayiasını yaydılar. Saadet-lü pâdişâhı suâl idenlere "bir koçuya bindi ve mirahur önüne düşdü dahi vakt-i asr da gitti." İşte, kaçanlar böyle diyor kalanlara. Bu otuz kişiden ayrı, binlerce asker daha can kurtarma yarışına girmişti. Düşman askerleri Türk çadırlarım işgal ettiler. Ölenler şehid oldu, kaçanlar hain, hayattaki bir miktar asker "İşimiz Allah'a kaldı" deyip dua ediyorlardı ki rüzgârın yönü değişiverdi. Yağma ve zafer sarhoşluğuyla kendinden geçip, ne yaptığını bilmeyen düşman askerlerine, ne yapması gerektiğini bilen, savaş dışı hizmet erleri ders vermeye başladı.
"At oğlanı, aşçıbaşı, aşçı yamağı, deveci, katırcı ve benzeri ne kadar adam varsa eline kazma, kürek, tava, taş, odun yani vurmaya yarayacak ne buldularsa onunla düşmana hücum ettiler. Dilleri dahi işe yaradı: "Kâfir kaçdı! Nemçeli sındı!" diye ortalığı velveleye verdiler. Düşman askeri şaşkın, Türk askeri gayrette. Her şeyden ümidini kesmiş ne kadar asker varsa hepsi ölümüne hücumda. Hiç olacağı düşünülmeyen bir iş ne güzel oluyordu!
Başlarında Cağaloğlu Sinan Paşa olduğu halde düşman askerine unutamayacakları bir bozgun yaşattılar. Diğer yandan Kırım Tatarları göz açtırmadılar düşmana. Osmanlı sağ cenahını 15–20 dakikada bozan 20 bin düşman süvarisi 20 dakikada bataklığa sürülüp imha edildi. Kaçan 50 bin askerin peşine düşen Kırım atlıları onları kılıçtan geçirdiler.
Bu büyük meydan muharebesinin sonucu 70.000 kadar düşman askerinin feci sonu. 100 adet topun Türklerin eline geçmesi ve düşman ordugâhında bulunan 10 bin duka altın (4 milyar dolar) ile birçok değerli ganimetin Türklere kalmasıdır.
Tamamen kaybedildiğine inanılan bir savaşın böyle parlak bir zaferle neticelenmesinin en büyük şerefi Hoca Saadeddin Efendi'ye aittir. Pâdişâh geri çekilmeyi düşünürken, tam zamanında yetişip, o tarihi müdahalesini yapmasaydı "İkinci Viyana'dan 87 yıl önce devlet büyük bir felâkete uğrayacaktı."
Hoca Efendi'nin, padişahı sebata teşviki, aşçı vs.nin gayrete gelip cesaretle düşmana saldırması, Kırımlı Fetih Giray'la, Cağaloğlu Sinan Paşa'nın başarılı kumandası ve büyük bir zafer!
Bu savaşın en güzel yeri son saatidir. Öncesi, bir daha yaşanmaması arzulanan perişanlıktır. Sonrasında ise, Peçevi'ye göre. Hemen İstanbul'a dönülmemeli idi. "Eğer bu gazadan sonra saadetlü pâdişâhımızı Budin'e getirselerdi, bütün uç boyu kaleleri bırakılır ve Müslümanların eline geçerdi. Hiç olmazsa o kış Belgrad'da kışlansa ve ilkbaharda, gideceğimiz yer Beç'tir deseler, Nemçe kâfirlerinin de Eflâk ve Boğdan gibi haraca kesilmiş olacağı kesindi." Bu gösterilen birinci yanlış, ikincisi Cağaloğlu Sinan Paşa'ya aidtir.
Savaştan sonra, hemen pâdişâhın huzuruna varıp, olup biteni anlatan Cağaloğlu Sinan Paşa, "bu yüz aklığına ben sebep oldum" der. Böylece sadrazamlığı hak ettiğim ima etmektedir. Hemşehrisi "burada küçük bir paragraf açalım. Sinan Paşa, Kanuni devrinde Kaptan-ı Derya Piyale Paşa'nın esir ettiği Cenevizli (İtalyan) Cigala'nın oğludur. Kendisine Cağaloğlu denmesi bundandır. İstanbul'un kültür semti Cağaloğlu bunun adından gelmedir." olan Kapıağası Gazenfer Ağa Sinan Paşa'yı pâdişâha över, "İsteği yerine getirilirse yeridir" der.
Saadetlü Pâdişâh da, "Edelim" deyince, paşa etek öpüp sevinçle huzurdan ayrılır. Pâdişâh ileride bu işe pişman olacaktır. Peçevi'den dinleyelim.
"Allah'ın hikmeti bu ya; Cağalazâde'nin sadrazamlığı herkes için bir belâ ve uğursuzluk oldu... Paşa'nın ilk işi Kırım Hanı'nı azlettirip kardeşi Fetih Giray'ı Pâdişâha hizmette bulunmuş diye Han nasbettirdi. Fetih Giray, hanlığı kabul etmek istemedi. "Aslında hizmet eden odur, benim ulu kardeşim ağamdır" dedi. Paşa'nın Fetih Giray'a zorla hanlığı kabul ettirmesi, iki kardeşin biri birine düşman olmasına, sonunda Fetih Giray'ın katledilmesine kadar gider. Yeni Vezir-i Âzam Cağaloğlu Sinan Paşa'nın çok büyük ikinci hatası, ileride 10 binlerce Türk'ün katline çıkarılan erken fermandır. Cağaloğlu Sinan Paşa üç gün yoklama yaptınp firarileri tesbite çalıştı. Haçova Muharebesi'nde yaşanan bozgunda, kimi kendi reyiyle, kimi kumandanlarının emriyle ordudan ayrılanlar tam 30 bin kişidir. Bunların dirliklerini kesti, bütün mal ve mülklerini müsadere etti ve bunların nerede bulunursa öldürülmeleri hakkında her tarafa emirler gönderdi. Orada yakalananları derhâl idam ettirdi.
Sinan Paşa'nın, bulduğunu idam ettirdiği, bulamadıkları için ölüm fermanı yayınladığı "firariler" Anadolu'da "Celâli" oldular. Cağaloğlu'nun anlatmakla bitmeyecek kötü yanları vardır. Onun gibi bir adamı sadrazam yapmak da devletin ne derece zaaf içerisinde olduğuna delildir. Gerçi bu sadaret 39 gün sürmüştür ama onun zehirli tohumuyla yeşeren isyan, Kuyucu Murad Paşa'nın elinde onbinlerce Türk'ün hayatına mâl olmuştur. Bunların içinde ölümü hakedenler olduğu gibi, pek çok masumun da boşu boşuna boğazlandığı her halde yalan değildir.

Ester Kira'nın İdamı (1 Nisan 1600)

Yahudilerin Osmanlı Sarayı'na girmeleri, nüfuz sahibi olmaları Kanunî devrinde başladı. İşte, bahsedilen Ester Kira adlı kadın bunlardan biridir. Bütün Yahudiler gibi para işlerinden iyi anlardı.
Parayla ilgili çevirmediği dolap kalmamıştı. "Yahudiyye-i acuze" denen Kira, Üçüncü Mehmed'in anası Venedikli Bafa'nın, yani Safiye Sultan'm para meselesinde bir numaralı adamıydı. Şöyle söyleniyor onun için "Umûr-ı Külliyye'ye karuşup nice meşâhie mansıb alıverüp rüşvete imâle ile iç halkını izlâl ve umûr-ı âlemi pür ihtilal!" etmiş olmakla meşhurdur.
Ester Kira epeyce yaşlanmış olmasına rağmen, gençliğinde başladığı yaşayış tarzını sürdürüyordu. İstanbul gümrüğünün gelirini toplama işini almıştı. Bu alışveriş mukabili kalp para verince, bu kalp paralarda Sipahilere maaş olarak ödenince kıyamet koptu. Padişahlara para için kafa tutan insanlar bir kocakarıya yüz verirler mi? Ester Kira ileri yaşında, para tamahına kurban gitti. Sipahiler onu buldurup parça parça ettiler.

Şair Baki nin Ölümü

Denizcilerin en büyükleri, âlimlerin, müverrihlerin, mimarların ve pâdişâhların en zirve isimleri bu 16. asırda çıkmıştı. Baki de şiiriyle bu asrın en silinmez iz bırakanı oldu.
Şehzade Mustafa'nın katli sonrası (1553) yazdığı şiirlerle askerin Mustafa sevgisine rüzgâr veren idi. Vezir-i Âzam Rüstem Paşa'yı alenen katil ilân eden idi. Kanunî mersiyesinin şâiri idi. Sadece şâir değildi, bir âlimdi o. Müderrislik yapmış, Halep, Mekke, Medine Kadılıkları ve İstanbul Kadılığı yapmıştı.
Anadolu Kazaskerliği ve Rumeli Kazaskerliği de yapan Bâki'nin Şeyhül İslâm olmasına az kalmıştı. Eğer Hoca Saadeddin Efendi gibi bir ulu mania önünde durmasaydı, o makam Bâki'nin olacaktı. Hayatta, olan da olmayan da nasip meselesidir. Şayet Şeyhülislâm olsaydı, herhalde, yine şairliğiyle anılacaktı. Yaşayan bir Divan'ı olan Baki öldüğünde 73-74 yaşlarıdaydı. "Mezarı Edirnekapusu haricindeki kabristanda ve yol üzerindedir."

Anadolu'dan Sıçrayan Ateş İstanbul'a Düşer

6 Ocak 1603: Kapu Ağası ve Darüssaade Ağası'nın idamı. Gazanfer Ağa ile Osman Ağa'nın idamları Osmanlı Devleti'nin çok derin olan iç yarası bakımından önemlidir. Biraz üzerinde durmak lâzım!
Anadolu'da başlayan devlete başkaldırma hareketleri, ordudan ayrılan "30 bin sipahinin kayıtlarının silinmesi, bulundukları yerde öldürülmesi" emri ile güç kazanmış, hayatta kalabilen sipahiler Anadolu'da isyancıların safına katılıp, devlet kuvvetlerine karşı savaşmaya başlamışlardı. İstanbul'dan gönderilen ordular isyancılara karşı zafer elde edemeden dönüyorlar, bazı paşalar ise rezil oluyorlardı. Bizim bu meseleleri aktardığımız kaynak (Kronoloji) Celâlileri bastırmaya giden paşaların dönme-devşirme olduğunu, öp öz Türk olan Anadolu halkına müsamaha göstermediğini yazar. İsyanların gerçek sebebi olarak da, Osmanlı Türk Devleti'nin, dönmelerin elinden kurtarılması, gibi iddialar taşıdığı anlatılır. Ve "Türk milliyetinin devşirmelikle mücadelesinden hâsıl olmuş feci bir vaziyettir" denir.
İstanbul'da çıkan isyan Anadolu yüzündendir. Devşirmelerin Türkleri kırmasına karşı çıkan, Hüseyin Halife, Poyraz Osman, Tepegöz Rıdvan, Kazzaz Ali, Burnay Mehmed, Öküz Mehmed, Kâtip Cezmi... bunlar Sipahi Ocağı'ndandırlar. Padişahtan "Ayak Divanı" isterler.
Sultan Mehmed saray avlusuna kurulan tahta çıkar ve dinler. Hüseyin Halife, Poyraz Osman ve Kâtip Cezmi Pâdişâha Anadolu vaziyetinden çok acı bir dille bahsedip, sebep olanların kellelerini talep ederler.
İsmail Hami Danişmend'e göre Venedikli Valide Safiye Sultan'ın rüşvetle memuriyet sattığı Macar devşirmesi Kapu Ağası Gazanfer Ağa ile Darussaade Ağası Zenci Osman Ağa saraya hâkimdir. "Üçüncü Mehmed sipahileri yatıştırmak için biri siyah bir beyaz olan Gazanfer Ağa ile Osman Ağa'nın başlarını siyaset meydanına düşürdü. Halkın dualarını alarak, meydandan içeri çekildi."

Şehzade Mahmud'un İdamı (7 Haziran Cumartesi 1603)

Anadolu'da başlayan ihtilâl hareketleri, padişahın gönderdiği askerleri perişan etmektedir. Bu olaylara çok üzülen Pâdişâh yemeden içmeden kesilir. 21 yaşında ve cesaretiyle ünlü şehzadenin babasının üzüntüsüne üzülüp isyancılara karşı Anadolu serdarhğına talip olması, bu arada bir şeyhin büyü ile uğraştığı ve şehzadenin tahta göz koyduğu rivayetleri dolaşmaktadır.
Üçüncü Mehmed, 19 kardeşinin cenaze namazlarım kılarak oturduğu tahtı, oğlunun cenazesini kılarak ebediyyen terkedecektir.
Şehzade Mahmud'un boğdurulmasından sonra Üçüncü Mehmed iyice sarsılmıştır. Ne sarayda, gönlünü hoşnut eden işler olur, ne cephelerden güzel haberler gelir.

Ve Padişahın Ölümü (20/21 Aralık 1603)

Eski tarih kitaplarında kayıtlıdır. Pâdişâh bir gün dışarıdan sarayına dönerken, bir derviş bağırarak şöyle söyler: "Padişahım gafil olma 56 gün sonra büyük bir hâdise zuhur edecek." Zaten yaşama sevincini kaybetmiş bulunan Üçüncü Mehmed bundan endişeye kapılır. Elli iki gün sonra hastalanıp, dört gün yattıktan sonra ölür.
Padişahlığı dokuz sene süren Üçüncü Mehmed 38 yaşının içinde, Eğri fatihliği gibi iyi bir ün, 19 şehzade ve bir evlâdın ölümünden sorumlu kötü bir nam bırakmış olarak Allah'ına kavuşur.
Hiç bir tarihçi onun zamanını övünçle anlatamaz. Ölümü bile çok basit bir kaç satırla geçiştirilir.
Osmanlı toprağına bereketli yağmurlar yağmaz, has meyveler yetişmez olmuşsa, Mehmed ne yapsın.
Fatih, Yavuz, Kanuni o devrin nimetleri miydiler acaba? Bundan sonra öyle bir devir görülebilir mi?


Peçevi Tarihinden ve o dönemi bizzat yaşayanların kaleminden 3. Mehmet dönemindeki devşirme ihanetine ve fesatlarına yer vermeye çalıştım. Cihan imparatorluğu denilen Osmanlının soysuz dönme devşirmeler elinde nasıl ve ne hallere düştüğünü özellikle devşirmelerin eleştrilmesine tahammülü bile olmayan ümmetçi ve 21. yy da yeni Osmanlı sevdalıların iyi okumasını diliyorum. Ama özellikle de damarlarında Türk kanı olan has Türk evlatlarınında bunlardan ibret alıp ders çıkarmasını rica ediyorum.

Saygılarımla

_________________
Resim

Soytarıların ömrü, kralarınınki kadardır. (Fransız ata sözü)


Başa dön
   
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder  Başlığa cevap ver  [ 105 mesaj ]  Sayfaya git Önceki 1 2 3 Sonraki

Tüm zamanlar UTC+03:00


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma dosya ekleri gönderemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
Powered by phpBB® Forum Software © phpBB Limited

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye