TRMilitary

Tam Bağımsız Türkiye için Yerli Savunma Sanayii
Zaman: 25 Eyl 2017, 03:33

Tüm zamanlar UTC+03:00


Loading


Yeni başlık gönder  Başlığa cevap ver  [ 191 mesaj ]  Sayfaya git 1 2 3 4 Sonraki
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 12 Eki 2016, 11:39 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Forumumuzun başka bir bölümünde bir vesileyle söz ettiğim ne denli büyük öneme haiz olan, kısaca, geleneğimiz, benliğimiz, yapı taşlarımız ve ilintili konular üzerine bundan böyle vakit buldukça aşağıdaki gibi ve benzer türden, bazen kısa bazen biraz daha uzunca, bu başlık altında paylaşımlarda bulunmak istiyorum. Bunun bize ve bu değerli foruma güzel ve yerinde katkı katacağı düşünce ve inancı içerisindeyim; nitekim siyasi tarih ve belirli önemli tarihi olaylar ve kişilerin (yaptıkları) dışında, esasında bunlardan bir anlamda daha da önemli olan ve bu kişilerin, yani atalarımızın bu yaptıklarına yön veren ve hatta yaptıklarına kaynak, inandırıcı ve yürütücü güç ve erk oluşturan, kendimizi anlamak ve kendimizi ancak bir yere ait duymamızı sağlayan anlayış, gelenek, kültür ve dil unsurları bizi asıl biz yapan ve iyice bilinip özümsenmesi gereken şeylerdir. Zira bu durumda bugün biz de, neyi niçin ve nasıl yapmamız gerektiğini daha da iyi anlayacağız. Bu yüzden bugüne kadar eksik bırakılan ya da bıraktırılan bu alana yeterince önem verilmelidir. Bu başlık altında kendimiz adına bu boşluğu naçizane biraz doldurmaya çalışacağım. Belirli bağlantıları geçmişle ve gelenekle kurabildiğimizde ve bugüne gerekli anlayış ve bakış açısıyla, bugünün gerçekleriyle yaşamımıza, davranış ve tutumlarımıza, üreteceğimiz ürünlere, araç gereçlere vd. yansıtabildiğimizde göreceksiniz ki, kimi şeyler daha farklı ve güzel, en önemlisi, daha anlamlı ve gerçekçi olacak. Bunu, bu başlık altında toplayıcı olsun ve daha zengin bir içerik sunabilsin diye başlıkta belirttiğim gibi ''güncellenen içerik başlıkları'' düzeneğinde yapacağım. Böylece kolay erişim, bilgi birikimin yoğunlaşması ve daha kolayca içselleştirilmesi, ayrı ayrı başlıkların daha güç oluşturacağı ''bütüncül bir bilinç ve donanım''ın zaman içerisinde kazanılmasını böylece sağlamış olacağız. Bu bağlamda ilk paylaşmak istediğim gönderi kısa bir ileti olmakla birlikte aşağıdakidir.

***

''Düşmanı Denize Dökmek'' Deyimimiz Üzerine

"Düşmanı denize dökmek" deyimini hepimiz biliriz. Ancak bu deyimin sıradan olmadığını, gelenek olduğunu çağında taşa kazdığımız şu yazıtın bir kesitinden anlıyoruz.

Yıl 745, günümüzden 1250 artık yıl önce; Tez Yazıtı, ki yazıtın bu adı yakınında bulunan ırmaktan adını almıştır (Moğolca ''Tes'', Türkçe ''Tez''). Kuzey yüzü, 3. satırda geçer:

"boz ok başın akıza uçuz kölke atlığın töke barmış"

"Boz Ok başını [önderini] sürerek/kovalayarak atlısıyla [çerileriyle] birlikte Uçuz Göl'e döküvermiş."

Görsel: Ötüken Uygur Kağanlığı Dönemi Yazıtlarından Tes - Tariat - Şine Us, Osman MERT; yazıtın söz konusu yüzünü gösterir.
Not: Yazıt ve diğer yazıtlarımız ile ilgili kapsamlı bilgileri (kimin adına dikilmiş, neden, içeriği nedir vs.) sonraki zamanlarda paylaşmayı düşünüyorum. Şimdilik, biraz da vaktim gereği, kısa bir giriş yapmak istedim.

Resim


En son Çetin tarafından 13 Eki 2016, 15:26 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 12 Eki 2016, 12:05 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Önemli eklenti:

Konu üzerine her türlü soruyu memnuniyetle yanıtlarım, hatta bu soruları -varsa- bekliyorum. Elimden geldiğince yardımcı olacağım. Forumu her gün takip ediyorum, yanıtlarım gün içerisinde olacaktır.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 12 Eki 2016, 18:39 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 31 Ağu 2012, 11:33
Mesajlar: 2075
Yaş:
Zamanında Orta asya dev bir iç deniz idi.
Türklerin iç denizde denizci olarak Hindistana gelip orada paralı korsanlık yaptığına dair tarihi hint kaylarında çok miktarda kayıt var.

_________________
Kalyon Seydi Engin


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 12 Eki 2016, 18:56 
Çevrimdışı
Üye

Kayıt: 03 Tem 2016, 22:02
Mesajlar: 420
Yaş: 23
Alıntı:
Zamanında Orta asya dev bir iç deniz idi.
Türklerin iç denizde denizci olarak Hindistana gelip orada paralı korsanlık yaptığına dair tarihi hint kaylarında çok miktarda kayıt var.
Üstad o zamanlar insanlık tarihi başlamamıştı daha.
Milyonlarca yıl öncesinde o gölün var olduğu düşünülüyor.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 12 Eki 2016, 19:04 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 02 Kas 2014, 14:55
Mesajlar: 2357
Yaş:
Yazıtın tam metni var mı?
Diğer kısımlarında nelerden bahsetmektedir?

_________________

Bizim ilham kaynağımız; doğrudan doğruya, Türk milletinin vicdanı olmuştur.
Mustafa Kemal ATATÜRK


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 12 Eki 2016, 22:02 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Alıntı:
Alıntı:
Zamanında Orta asya dev bir iç deniz idi.
Türklerin iç denizde denizci olarak Hindistana gelip orada paralı korsanlık yaptığına dair tarihi hint kaylarında çok miktarda kayıt var.
Üstad o zamanlar insanlık tarihi başlamamıştı daha.
Milyonlarca yıl öncesinde o gölün var olduğu düşünülüyor.
+10.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 12 Eki 2016, 22:21 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Alıntı:
Yazıtın tam metni var mı?
Diğer kısımlarında nelerden bahsetmektedir?
Var sayın PARTİKÜL. Görsel dipyazısında belirttiğim, söz konusu yazıtın (iki diğer hacimli birer yazıtla birlikte) incelendiği çalışmadır. Harf ve yazı çevirimi ve günümüz Türkçesine aktarımı mevcut. Sorduğunuz için tüm yazıtı geçeceğim buraya. Ancak ne acı ki, yazıtımız koşullar nedeniyle; zaman, doğa.. tahrip olmuştur, kimi kısımları okunamamaktadır.

Yazıt, ''İkinci Türk Kağanlığı'' döneminde Aşına boyunun hanedanının yönettiği Türk devleti/topraklarının Yağlakar boyunun hanedanına geçmesini anlatıyor. Özetle:

Bilge Kağan'ın ağulanmasından ve böylece uçup gitmesinden sonra ne yazık ki devlet kötü bir sürece girdi. Oğullar toparlayamadı; bir takım siyasi, ekonomik boşluklar sıkıntılar izledi bu sürecin başlangıcını; isyanlar vd. İster istemez Türk, yapısı gereği bu işin böyle devam etmeyeceğini ve işin ''ele alınması'' gerektiğini düşünüyordu. Aynı Birinci Türk Kağanlığı döneminde, 630lu yıllarda da yönetimin sergilediği zafiyet nedeniyle bölge Türklerinin yeniden yapılanmaya gidip siyasi boşluğu doldurmaya çalıştıkları gibi. Yüzeysel benzetmeyle böylece özetleyebiliriz. Aşına döneminden son kağan Ozmış Kağan zamanında, sonunda Uygurlar (aralarında, Uygur kağanın da ''kendi halkım/bodunum'' dediği -Bilge Kağan da yazıtında birebir aynısını der; dikkat-, Dokuz Oğuzlar da vardır; zaten Uygurlar-Oğuzlar iki kardeştir; birbirlerine en yakın Türk bölükleridir denebilir) Karluk ve Basmıllar ile son darbeyi yönetime indirdikten sonra, bu üçlünün arasından Uygurlar hakimiyeti ele geçirdiler. Uygurların başında Türkçe yalnızca unvanını bildiğimiz ama erlik adının Türkçe çevirisini tam bilmediğimiz Moyun Çor vardı; kağan seçilmişti. İşte, bu yazıtta, diğer iki yazıtla birlikte (Şine Us, en hacimlisi, ve Tariat) tüm bu süreç anlatılıyor.

Kamumuz, ne yazık ki ünlenmeleri nedeniyle bir iki, üç beş yazıtımızı bilmektedir. Oysa yüzlerce, türlü türlü bölgelerde, yazıtımız vardır; Türk yazısıyla yazılmış.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 12 Eki 2016, 22:58 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 02 Kas 2014, 14:55
Mesajlar: 2357
Yaş:
Yazıtın özetini değilde ''tam metnini'' yazma imkânı varsa rica edeceğim.

Yukarda yazdığınız özet ile Kül Tigin yazıtının doğu yüzünde ki ifadeler arasında ki benzerlikler dikkat çekiyor. Kül Tiğin yazıtında ise; Bilge Kağan' ın güçlü bir hükümdar olduğu, o nedenle çevre kabilelerin, boyların, milletlerin - isimlerini tek tek saymaktadır- saygısını kazandığı, ölümü üzerine herkesin ağladığı, ancak ondan sonra gelen kağanların yeterili niteliklere sahip olmadığından bahisle; Türk delikanlısının diğer milletlere köle olduğu, kızlarının ise cariye olduğundan bahsediliyor.

Türk tarihini derinlemesini incelediğimizde sürekli olarak bir gerçek karşımıza çıkmaktadır ki; hükümdar NİTELİKLİ ise millet- devlet güçlü, hükümdar ÇAPSIZ ise millet-devlet yok olmanın eşiğine gelmiştir.

_________________

Bizim ilham kaynağımız; doğrudan doğruya, Türk milletinin vicdanı olmuştur.
Mustafa Kemal ATATÜRK


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 12 Eki 2016, 23:51 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Tez Yazıtı

Batı Yüzü

1. .........................
2. .........................
3. .........................
4. (...) ağınturtı uygur kanım (...) [tak]ığu yılka
5. (...) kanım yaşı teğip uçdı oğlı yabgum kağan boltı
6. (...) olurtı* oğlı tarduş yabgu tölis çad olurtı kanım el**

* ''oturdu''. Bu söz tek başına benzeşip ''tahta oturup'' hükmetmeyi anlatır hale gelmiştir.
** el/il. Ülkenin toprağını (memleketi) ve insanlarını anlatır. Devlet ''törü''dür.

1. .........................
2. .........................
3. .........................
4. (...) yükseltildi. Uygur kağanım ... tavuk yılında (M.S. 745)
5. (...) Kağanımın yaşı değip (mecaz anlatım: yaşı yetti/ömrü yetti/vefat etti) uçtu. Oğlu yabgum* kağan oldu (...)
6. (...) tahta oturdu. (Onun) oğul(ları) birer, Tarduşlara yabgu, Tölislere de çad** oldu/oturdu. Kağanım halkı/ülkeyi (...)


*''(Benim üzerime) yabgu (düzeyinde yönetici(m)) olan kağanımın oğlu ondan sonra kağan oldu''. Dışarıdan anlatım söz konusu.

Yabgu kağandan sonraki, ikinci kurdur. Kur sözünü bilinçli kullanıyorum, askeri forum olmamızdan ötürü. Bu tür sözlerimize bundan böyle özellikle dikkat çekeceğim. Bizde kur, beldeki ku(r)şaktan belli olurdu. Kur dolayısıyla ''rütbe''dir. Kuram sözü de, resmi protokol anlamına gelir.

**Orkun yazıtlarından (Bilge Kağan ve Köl Tiğin) bildiğimiz ''şad'' unvanı. Yabgu'dan sonra gelir.

Kuzey Yüzü

1. (...) ...(ng)ri kılıntukta uygur kağan olurmış böke uluğ kağan ermiş
2. (...) olurmış anı(ng) eli üç yüz yıl el tutmış ançıp bodunı (...)
3. (...) ...mış boz ok başın akıza uçuz kölke atlığın töke barmış
4. (...) barsıl(?) kadır kasar anta barmış ol bodunum kengeresde
5. (...) ö(ng)re tabgaçka bazlanmış uygur kağan (...) olurmış yetmiş yıl ermiş

(ng) = geniz n sesi; ng olarak okunmaz. Uzak olmayan bir döneme kadar dilimizde yaşıyordu; İstanbul'un etkisiyle eridi.

1. (...) ... yaratıldığında Uygur kağanı tahta oturmuş/hükmetmiş. (O), güçlü ve uluğ kağan imiş.
2. (...) tahta oturmuş. Onun ülkesi (burada ''devlet'' anlamında da alabiliriz kanısındayım; anlam genişlemesi) üç yüz yıl tutmış. Ondan sonra halkı (...)
3. (...) Boz Ok başını (önderini) sürerek/kovalayarak atlısıyla (çerileriyle) birlikte Uçuz Göl'e döküvermiş.
4. (...) ... kadır Kasar* orada var imiş. Halkım Kengeres'de
5. (...) Çin'e bazlanmış** Uygur kağanları (...) tahta oturmuş, bu durum yetmiş yıl sürmüş.

ya da:

5. (...) Çin'e bazlanmış. Uygur Kağanları (...) tahta oturmuş, bu durum yetmiş yıl sürmüş.***

*''kadır'' klasik Türkçe ''katığ'' gibi ''katı/sert'' anlamındadır. Burada ya ''Kasar''ı niteliyor ya da boy adları söz konusu. Ben özüm bunu tam seçemiyorum henüz. Yazıtı daha enine boyuna işleyemedim.

**Bağımlı olmuş/siyasi hükmü altına girmiş.

***Yazıtın akışı tam belirlenemediğinden bunları çözümlemek güç olabiliyor. Uzun ve derin bir inceleme sonrası konu üzerine daha çok söz söyleyebilirim.

Doğu Yüzü

1. (...) ...da te(ng)ride bolmış el etmiş uygur kağan olurmış
2. (...) ermiş kağan (...) eki ermiş anta adın ödkünç kağan ermiş
3. (...) üçün otuz tatar (...) tutdı ançıp yaşı teğdi
4. (...) te(ng)ride bolmış el etmiş bilge kağanım olurtı el tutdı
5. (...) bilgesin üçün ö(ng)re kün toğsıkdakı bodun
6. (...) ulakığ ıya basıp olur... (...) yeriğ (...)

1. (...) Tanrı'da(n) olmuş El Etmiş Uygur Kağan tahta oturmuş
2. (...) imiş. Kağan (...) iki imiş; birisinin adı -yani kendisi- ''sahte kağan'' imiş(?).
3. (...) için/ondan dolayı (kağan) Otuz Tatarları (...) hakimiyeti altına aldı(?). Böylece, bundan sonra yaşı değdi.
4. (...) Tanrı'da(n) olmuş El Etmiş Bilge Kağan'ım* tahta oturdu/hükmeti ve ülkeyi tuttu (=düzene soktu ve böylece düzende tuttu)
5. (...) kağanım bilge/bilgili olduğu için gün doğusundaki halk(ları)
6. (...) -net çeviri veremeyeceğim-

*Aynı unvanda bir sonraki kağan olabilir, ya da yazıt tamirinde sorun var. Değişik çalışmaları karşılaştırarak ve yorumlayarak veriyorum bu çeviriyi.

Güney Yüzü

1. (...) köl beğ (...)
2. ...ziğ kasar kurığ kontı çıt tikti örgin yaratdı yayladı*
3. (...) elgerü kontı belgüsin bitiğin bu urdı bu yaratdı
4. (...) tokuz buyruk (...) uygurım (...)
5. .........................

*''yay'' klasik Türkçede ''yaz'' demektir. ''yaz'' ise, ilkbahar.

1. (...) Göl Beğ (...)
2. Kasar'ın batısına kondu/yerleşti, çit dikti, taht kurdu ve orada yayladı (yazı geçirdi).
3. (...) doğuya kondu. Belgisi ve yazısıyla bunu yazdı ve biçimlendirdi.
4. (...) dokuz buyruk (...) Uygurum (...)
5. .........................


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 13 Eki 2016, 00:05 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Alıntı:
Yazıtın özetini değilde ''tam metnini'' yazma imkânı varsa rica edeceğim.

Yukarda yazdığınız özet ile Kül Tigin yazıtının doğu yüzünde ki ifadeler arasında ki benzerlikler dikkat çekiyor. Kül Tiğin yazıtında ise; Bilge Kağan' ın güçlü bir hükümdar olduğu, o nedenle çevre kabilelerin, boyların, milletlerin - isimlerini tek tek saymaktadır- saygısını kazandığı, ölümü üzerine herkesin ağladığı, ancak ondan sonra gelen kağanların yeterili niteliklere sahip olmadığından bahisle; Türk delikanlısının diğer milletlere köle olduğu, kızlarının ise cariye olduğundan bahsediliyor.

Türk tarihini derinlemesini incelediğimizde sürekli olarak bir gerçek karşımıza çıkmaktadır ki; hükümdar NİTELİKLİ ise millet- devlet güçlü, hükümdar ÇAPSIZ ise millet-devlet yok olmanın eşiğine gelmiştir.
Şöyle; Bilge Kağan ve Köl Tiğin yazıtlarında geçtiğini anlattığınız söz konusu durum Bilge Kağan'dan sonraki dönem ile ilgili değil; Birinci Türk Kağanlığı döneminde (M.S. 552+) Bumın Kağan ile kardeşi İstemi Kağan'dan sonraki kağanlar (oğulları) için; ve de tüm yöneticiler (buyruklar vs.).

Evet, son dediğiniz, aynen dediğiniz gibidir. Daha doğrusu; kendi benliğine ve töresine bağlı ise -ki bu durumda güçlüdür ve ne yapacağını bilen bir kişi oluvermektedir- nitelikli; değil ise, yalpalıyor ise benliğine ve töresine bağlı olmayan -ki tüm olumsuz profillerde bu durum söz konusu gibidir- bir kimse olarak görünüvermektedir.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 13 Eki 2016, 15:32 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Bilgilendirme

Başlığı ve içeriği güncelledim. İlk gönderiyi tekrar okumanızı rica ediyor, bu başlığın hepimizin soru, yanıt, destek ve beslemesi (feedback) ile bir kazanım oluşturmasını diliyor ve ümit ediyorum.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 13 Eki 2016, 16:27 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 13 Tem 2012, 14:15
Mesajlar: 340
Yaş:
Sayin Teke,

Hosgeldiniz. Sitemizin sayenizde Öztürkce ve Tarihimiz konusunda bir Üstad kazanmis oldugundan dolayi sevincimi ifade etmek istiyorum.

Yukaridaki (agulanma) kelimesi gecince, hemen 70 sene gerilere dogru cocukluk yillarima geri gittim.
konustugumuz Ana lisanimizda (zehirlenme) anlaminda kullandigimiz, bu kelime hafizamdan silineli uzun yillar gecmesine ragmen sayenizde bu kelimeyi hemen hatirlayiverdim. (Tesekkürler)


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 13 Eki 2016, 16:53 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Alıntı:
Sayin Teke,

Hosgeldiniz. Sitemizin sayenizde Öztürkce ve Tarihimiz konusunda bir Üstad kazanmis oldugundan dolayi sevincimi ifade etmek istiyorum.

Yukaridaki (agulanma) kelimesi gecince, hemen 70 sene gerilere dogru cocukluk yillarima geri gittim.
konustugumuz Ana lisanimizda (zehirlenme) anlaminda kullandigimiz, bu kelime hafizamdan silineli uzun yillar gecmesine ragmen sayenizde bu kelimeyi hemen hatirlayiverdim. (Tesekkürler)
Sayın Koyutürk,

hoşbuldum, sağ olun. Güzel sözleriniz için çok teşekkür ediyorum. Mutluluk duydum.

Rica ederim, böyle bir şeye vesile olmuş olmak beni ziyadesiyle mutlu etti. Evet, sözü bilinçli kullandım; bu benim bir yöntemimdir, serpiştiririm arada, sözlerimize dilimize dikkat çekmek için. Dil, şu an kısa sözlerle anlatamayacağım kadar çok önemlidir. Hele ki bu dil, Türk diliyse. Bu konuya ileride örnekleriyle birlikte ayrıntılı bir biçimde değineceğimi içtenlikle umuyorum; bu başlığı takip edebilirsiniz. Bu arada, ''ağu'' sözü bizim bölgemizde de (Karadeniz, Ordu) doğruca kullanılır. Örneğin mantarın (bizim orada dağ ve tavuk kirmiti vardır) çürümüşüne de (ağulu olanına değil bu bağlamda; çürüme nedeniyle kişiyi bu kötülüğünden kötü edecek duruma gelmiş olana) ''ağulu'' diyoruz. Aynı biçimde bu yıl ülkemde iken bir yakınımla konuşurken sözünü ettiği bir deyim, çok ilgimi çekti; konu açılmışken geçeceğim. ''Oğul'' sözü Türkçede esasında ''çocuk/evlat'' anlamındadır. Bu yüzden de Artuk''oğulları'', Karamanoğulları, Osmanoğulları denir; bize de Küpçüoğulları diyorlar günümüzde. Erkek, ''urı'', kız ise yine ''kız''dır. Bu konuları, dilimiz ve bölgemizi konuşurken söz konusu yakınım bana bir ''oğul attı'' deyiminden söz etti. Arıların üreyip çoğalmasına meğer biz dilimizde ''oğul attı'' diyormuşuz; haliyle uzakta olduğumdan (Almanya) ve işitmediğimden ben de o gün yeni öğrenmiş oldum. Bağlantıyı da hemen kurabildim, ve bildiğim bilginin de bir kez daha doğrulanmış olduğu gerçeği ve mutluluğunu yaşadım. Hazine sonsuz... çok şeyler var; her Türk evladının habersiz olduğu. Gücüm yettiğince burada birçok şeye açıklık getireceğim.

Derin sevgi ve saygılarımı iletiyorum.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 13 Eki 2016, 20:46 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 13 Tem 2012, 14:15
Mesajlar: 340
Yaş:
Sayin Teke,

Cok güzel, Sitemizde Öz Türkce ilgilenen genc biur kusak var.

"Ogul" deyimi konusunda Deliorman Türkleri olarak babalarimizin, dediginiz gibi Arilarin nesillerinin yenilenmesine "Ogul verdi" dedikleri, yeni nesil Arilar icin hazirlanan Kovan sepetlerinin icine birnevi sürülen kokulu ot türünede ogul otu dedikleri de hala hatirimdadir.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 14 Eki 2016, 00:42 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Alıntı:
Sayin Teke,

Cok güzel, Sitemizde Öz Türkce ilgilenen genc biur kusak var.

"Ogul" deyimi konusunda Deliorman Türkleri olarak babalarimizin, dediginiz gibi Arilarin nesillerinin yenilenmesine "Ogul verdi" dedikleri, yeni nesil Arilar icin hazirlanan Kovan sepetlerinin icine birnevi sürülen kokulu ot türünede ogul otu dedikleri de hala hatirimdadir.
Bunu öğrenmek çok güzel oldu. Var olun.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 14 Eki 2016, 01:12 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Bir Savaş Stratejisi - Türk Savaş Geleneği

Türk savaş geleneğini, yöntemlerini ve tarih sürecini zihnimizde sağlamlaştırıp, güçlü bir zemin üzerine oturtup bütünlükçü bir bilinç ve birikim haline getirmek; zaferlerden, kazanımlardan ilham, güç ve erk; yenilgi ve kayıplardan da ders ve yeni yöntemler çıkarmak hayati bir görev ve sorumluluktur. Bu bağlamda Myriokephalon Savaşı'nda [M.S. 1176, 17 Eylül] gözetilen savaş stratejisini özet biçiminde gösterir haritayı aşağıdaki gibi paylaşıyorum.

Resim

~

Kaynak: Yard. Doç. Dr. Necati Ulunay UCUZSATAR, Türklerde Harp Sanatı Taktik ve Strateji (M.Ö. 220 - M.S. 1453), Derin Yayınları.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 14 Eki 2016, 10:04 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 02 Kas 2014, 14:55
Mesajlar: 2357
Yaş:
Uygur Türklerinin Semah Ritüeli; Çok ilginç..!


_________________

Bizim ilham kaynağımız; doğrudan doğruya, Türk milletinin vicdanı olmuştur.
Mustafa Kemal ATATÜRK


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 15 Eki 2016, 00:13 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Alıntı:
Uygur Türklerinin Semah Ritüeli; Çok ilginç..!



İlgili kişi ''semah'' yazmış; semahın kökeninde ne var bilmiyorum ama bugün Türkiye'de yaşayan Alevi Türklerimizinkine çok benziyor; belki de birebir (birkaç kere izlemişliğim var). Semah konusunda bilgiye vakıf olmadığım için bilgi veremeyeceğim ama Oğuzların Uygurlar ile ''ikiz kardeş'' oldukları bir gerçek. Bugün bile onca mesafeye (tarihî ve coğrafî anlamda) karşın birçok şeyimiz -hâlâ- güçlü anlamda ortak. Oysa Oğuzların Uygurlar ile bilgimde yanılmıyorsam en son doğruca yan yana olmaları İstemi Kağan (M.S. 6. yüzyıl) dönemindedir.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 15 Eki 2016, 19:23 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Türk Geleneğinde Kurlar* ile Sanlar

*Kuşak sözü, esasında ''kurşak''tır ve zaman içerisinde aradaki ''r'' yutulmuştur. ''Kur'' ise, rütbe demektir. Biz Türklerde kur, bele takılan ku(r)şaktan belli olduğu için, ''kur-şak'' sözü, bu nedenden ve bu biçimde kurulmuştur. ''Kuram'' ise, resmi protokol anlamına gelir.

Bu başlık altında birkaç tarihî ve bugün de hâlâ kullandığımız kurlara dikkat çekmek istiyorum. Geçmiş ve gelenekle, bağlarımızı güçlendireceği inanç ve kanısındayım.

Akunçı/Akınçu

Akıncı, baskıncı.

Baş

Bir kavim, boy, topluluk ya da ordunun önderi/başı.

beş bıŋ* er başı: beş bin kişilik (/erlik; çeri) askerî birliğin başı.

*ŋ= geniz n sesi. ''ng'' olarak okunmaz/seslendirilmez.

bıŋ başı / bıŋa başı: binbaşı.

on başı : onbaşı

sü* başı: Ordu komutanı.

*''sü'', ordu demektir. ''Ordu'' ise, kağan karargâhıdır. Tarihimizde örneğin bir ''ordu balık'' vardır; saray/kağanlık (komuta merkezinin bulunduğu) şehri, diye çevirebiliriz bunu.

yüz başı: yüzbaşı; yüz kişilik çeriyi yöneten baş.

Bıŋa

Yine ''binbaşı'' demektir; tek başına da kullanılmıştır.

Buyruk

Askerî ya da sivil görevleri yerine getirmekle yükümlü, kağan buyruğu altında çalışan memur.

Çabış

Bugünkü ''çavuş'' dediğimiz kurdur. Zaman içerisinde Altay dillerindeki/Türkçedeki ''b'' sesi (eb -> ev) dönüşmüş ve ''w''ye deyim yerindeyse benzeşmiştir. Bununla birlikte, bugünkü ''v'' sesimiz de, bu ''w'' sesidir; bugünkü seslendirdiğimiz gibidir, ancak ''v'' diye gösterilmiş olmak ile, dilimizde oysa ki ''v'' sesi yoktur.

Başkumandan.

Kaşgarlı Mahmud, Divân-ü Lügâti't Türk'te, aynı anda bu kur için, ''askerlerin kötüye, aşırıya kaçmamaları için başında bulunan yetkili asker, denetleyici'' diye açıklama getirir.

Çiğşi/Çiğçi

Bir san/unvan. Kem yazıtlarında sıkça geçer.

Erkin/İrkin

Bir kur (yönetici için)/san. ''Erk'' sözü, kanıma göre açık biçimde görülebiliyor. Bu kanımı destekleyen, yine Kaşgarlı Mahmud'un divanında bu söze getirdiği açıklamadır: ''Aklı göl gibi dolmuş olan kimse''.

Oŋı

Bir unvan.

Öge/Öğe(?)

Bir san. Kanıma göre ''öğ'', ''akıl*'' sözünden ileri gelen bir san. Kaşgarlı, yaşlı kimselere verildiğinden söz eder. Danışman gibidirler. Kısaca, ''yaşlı kurt''lara, yani çok görmüş geçirmiş, deneyimlemiş, bilge kişilere verilir.

*Akıldan söz etmişken, sözünü açmak istiyor ve paylaşımı renklendirmek istiyorum. ''Us'' sözünün akıl anlamına geldiğini sanırım hepimiz son yıllarda sıkça duymuşuzdur. Ancak bu, doğru değildir. ''Us'' sözü, idrak anlamına gelir; iyi ile kötüyü birbirinden ayırt etme yetisidir; uslamak = idrak etmek, kavramak (Divan). Bu yüzden bugün hâlâ çocuklarımıza dediğimiz ''uslu dur'' deyiminde, bu anlam görülür/yaşar. ''Akıl'' ise, ''ukuş''tur. Bu anlamı karşılayan ''öğ'' ya da bazen bu anlamda kullanılan ''sağ'' sözleri de vardır. Ancak bu ''us'', örneğin ''usta'' sözündeki ''us-'' ile karıştırılmamalıdır. Usta sözündeki ''us'', esasen ''uz''dur, benzeşime uğramıştır ve beceri anlamına gelir; ''uzluk'' ise meslek demektir. Bugün uzluğunda ustalaşmış kişilere bu yüzden ''usta'' deriz, ve şahsen ben bu sözü çok sever ve önemserim. ''Eli uzludur'' deyimiyse, bugün Anadolu'da hâlâ yaşamaktadır.

Seŋün/Saŋun

General.

Tarkan

Aslen demirci ustasıdır. Çok kutsal bir uzluktur. Biz Türklerin dört bir yana ad, nam saldığı uzluktur. Bugün Altay dağları sularında çıkarılan Türk demircilik eserleri ve de kılıçları, yabancı araştırıcıların kayıt ve belirtmelerine göre, bugünün kaliteli demir kalitesindedirler. Bu uzluk, babadan oğula geçmekle 7 ku(r)şak terk edilmemişse, söz konusu kişilere kutsal bir san olmaktaydı. Bu yüzdendir ki, malum diğer nedenlerle, demircilik alanını en yüksek düzeyde benimsememiz ve bu konuda en ileriye giden ülke/ulus olmak durumunda, zorundayız. Bu ''unvan''ın kaybının bize yaşattığı sıkıntılar, malumumuzdur ve bu çok derin üzüntüler yaşatmaktadır.

Örnek: Bilge Tonyukuk'un unvanı ''Bilge Tonyukuk Boyla Baga Tarkan''.

Uruŋu

Bir san. ''Ur-'' eyleminden yapılmıştır; bugünkü ''vur-mak'' eylemi. Savaşçı olarak çevirebiliriz.

uruŋu yüz başı = sanırım, nam salmış, çok vurucu ve güçlü, özel hizmet vermiş olmasından ötürü kuruna özellikle eklenen -kurunu niteleyen- san -> savaşçı yüz başı.

~

Yardımcı kaynaklar:

1-) Mehmet Levent KAYA usta'mla sohbetler.
2-) Eski Türk Yazıtları (Söz Varlığı İncelemesi), Hatice ŞİRİN.
3-) Divân-ü Lügâti't Türk, Kaşgarlı Mahmud (Kabalcı Yayınevi basımı).


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 16 Eki 2016, 13:19 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Türk Savaş Araç-Gereç Adları ve Adlar

Burada, birkaç savaş araç-gereçlerimizin adlarına ve bir iki genel ada değinmek istiyorum. Bunların, üreteceğimiz araç-gereçlerimize vb. platformlara verebileceğimiz adlar -Altay (AMT), Tulpar (ZMA) araçlarımızın adlarında esinlenildiği gibi- konusunda ilham kaynağı olmalarıyla birlikte, ileride bunun bu biçimde tezahür etmesini hep birlikte umalım. En son kertede, forum koldaşlarımıza bilgi katkısı ve aramızda herhangi bir şey (yazılım, ürün, vs.) üreten, yazan, yapan ya da bu tür konularda gerekli yerlere bilgi ulaştırmak (muhabbeti, hukuku, ilişkisi olan) konusunda eli yeten, herhangi işin uğraşın içinde olup forumu takip edenler varsa onlara da ad konusunda ilham kaynağı olacaktır.

~

Keş

Okluk, ok kabı. ''Sadak'', Moğolcadan -''saadag''- uyarlamadır.

Yezek

Öncü birlik. Rehber niteliğinde; bilgi toplayıp durum hakkında izlenim sunabilmek için yollanan ''rehber birlik''.

Yelme

Keşif kolu. Yezek gibi esasında.

Çırguy

Ok başağının delici ucu; uç kısmı.

Bu adı, kendi savaş uçağımız için özel ad olarak hep düşünürüm. Güzel uyacağı kanısındayım.

Temürgen

''Temren'' sözünün öz biçimi. ''Temür'', ''demir''. Temren; demir başak. -gen/-gan eki, bir şeyin çok sık oluşu ya da çok sık yapmayı anlatır. Alış-kanlık; çok tartış-kan; çekin-gen, gibi. Kimi sözlerde ''g'' ''k'' olmuştur.

Izdaŋ

Balık tuzağı. Kaşgarlı Mahmud, ''Balık avlamaya yarayan bir tür ağ. İnce çubuklar dereyi dik kesecek bir sıra oluşturacak biçimde suyun içine dizilir ve ortalarında bir boşluk bırakılır; bu açık ağzın olduğu yere ağ atılır. Balık içine girdiği an ağ çabukça çekilir.'', der. Bugün bu uygulama, topraklarımızda hâlâ uygulanmaktadır. Ayrıca, Serdar Kılıç sunduğu sunumda göstermiştir de.

Tuzak niteliğindeki sistemlere, radarlara vb. görevdeki tüm sistemlere ad olabilir.

Yelek

Okun kanatları. Yeleği.

Bars

Kaplan demektir. ''Pars'' sözü de, buradan gelir. Anlam kayması olmuştur.

Toŋa

Kaplan. ''Alp Er Toŋa'' adındaki ''toŋa''dır. Yanlış seslendirmeyle ''tonga'' ya da ''tunga'' diye söylenir genelde.

İrbiş/İrbiç

Kar parsı/leoparı.

Yarık

Zırh demektir.

Çığılvar (oku)

Kısa bir ok; navek oku gibi. Bir tür borunun yardımıyla içine yerleştirilmek suretiyle atılan bu ok, yağının (düşman) eline geçip kullanmasını önlemek içindir, zira bu ok yayın kirişiyle gerilip atılamaz; kısa gelir. Pek çok sisteme verilebilir.

Oktam

Günümüz hesaplamasıyla yaklaşık 600 metrelik ok atımı.

Kesme

Demirden olan geniş bir başak.

Kurman

Yay kabı. Yukarıda söz ettiğim ''kur-''a dikkat.

Kuruğluk

Yine yay kabı demektir.

Sukım

''Islıklı ok'' dediğimiz oka söz konusu özelliği veren parça. Çam kozalağı biçiminde kesilerek içi oyulan, daha sonra üç yanından delinerek oka takılan bir ağaç parçasıdır.

Ulun

Okun gövdesi (başaksız kısmı).

Yasıç

Yassı temren.

Uçruğ

Bayrak, sancak.

Tuğ

Tuğ.

Kem

''Yenisey'' ırmağının Türkçesi. Yüzlerce Türk yazılı yazıtın bulunduğu yer.

Toğday

Bir yer adı. Günümüz Hakasya'sında ormanlık ya da dağlık bir bölge olma olasılığı var.

Batur

Öz biçimi ''bağatur'' olan söz. Kahraman. Kağan -> kan'da görülen dönüşümü geçirmiş. ''Bahadır'' sözünün de buradan geldiğini diyebiliriz. Farsça değildir. Erken dönemlerde onlara geçip, sonra bugünkü haliyle bize ''dönmüş'' de olabilir. Mao-tun'un (Mete) adı olabileceği söyleniyor.

Tayanç

Sabır, dayanma (gücü).

Atlığ

Atlı, süvari.

Yadağ

Yaya, piyade. Yadağ -> yaya; d-y dönüşümü, ''ğ'' düşmüş. Klasik Türkçe ''adak'', bugün ''ayak''.

Bor

Kar fırtınası, boran.

Böri

(Yırtıcı) kurt.

Inal/İnel

İnanılır, güvenilir. San niteleyicisi olarak da kullanılır.

Kaya

Kaya.

Korgan

Korugan, sığınak, kale. Bugün bu adı ''kurgan'' biçiminde Türk kağan, buyruk vb. yetkili kişiler için özel yapılmış Türk mezar türü için kullanıyoruz. ''Korgan'' olarak ise Ordu'nun bugün ilçesi vardır.

Kıyın

Ceza demektir.

Korığu

Muhafız, koru(yu)cu.

Sıŋkur

Ak Sungur, Akdoğan.

Temiçin

Özel ad. Kem yazıtlarından ''Yamaan Us'' adıyla anılan yazıtın yazıcısı ''bitiğçi'' ve tuğracısı ''tuğraçı''.

Köbürge

Davul.

Toğan

Doğan.

Uyur

Gücü ve erki olan, muktedir.

Ürüŋ

Ak demektir; ancak ak renginin saygı deyimidir. Türk yazısına da ''ürüŋ baş'' dendiğini Altay dilleri çalışan, dilbilimci Mehmet Levent KAYA usta'mdan biliyorum. Kendisi bu adın ''yazı öğrenenin/okuyanın öğrenmesi'' ile ilgili olduğunu düşünür.

Ya

''a'' uzun ünlülü. ''Yay''.

Yabaş

Irmak adı.

Yaruk

Işık, aydınlık. ''Güneş'' anlamında da kullanılmıştır. ''Güneş'' ise aslen ''kün''dür. Bugün hâlâ güneşte bir şey kurutmaya ''günlemek'' dendiğini biliyorum.

~

Yardımcı kaynaklar: Bir önceki yardımcı kaynak listesi.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 16 Eki 2016, 19:44 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Bilgi

Ana başlığın kapsayacağı, akla gelen her türlü soru ve konuyu burada işleyip başlığın içeriğini zenginleştirebiliriz. Soruları memnuniyetle bekliyor ve bildiğimce yanıtlayacağım. Bunu belirtmemdeki amacım, herhangi sorusu olan, aklına bu ana başlık nedeniyle bir şey takılan, ancak bu aklına takılanları şimdiyeli paylaşılan bilgilerin -ana başlık altında işlenen başlıklar- içeriği ile doğruca ilintisi olmaması nedeniyle -ya da öyle düşünmesi nedeniyle- bağlama uymaz diye sormayanların önünü açmaktır, daha doğru bir deyimle böyle bir zan oluştuysa, onu ortadan kaldırmaktır. Ne kadar bilgi akışı sağlayabilirsek, o kadar hepimiz adına iyi olacak demektir.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 18 Eki 2016, 00:59 
Çevrimdışı
Süvariler
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07 Şub 2013, 03:00
Mesajlar: 4956
Yaş:
Alıntı:
Önemli eklenti:

Konu üzerine her türlü soruyu memnuniyetle yanıtlarım, hatta bu soruları -varsa- bekliyorum. Elimden geldiğince yardımcı olacağım. Forumu her gün takip ediyorum, yanıtlarım gün içerisinde olacaktır.
Usta soru şu.

Bu Göktürk veya Uygur alfabesinden bugüne uygun bir milli alfabe olur mu ?

Sorunun sebebi şu. İsraill 4000 yıllık ibranice bir alfabe kullanıyor. Aslında israil kuruluncaya kadar hiç resmi kullanımı olmamış. Aslında israilliler değişik lehçelerden konuşan toplumlardan bir araya gelmiş. Derlemişler resmi dil ve alafbe yapmışlar.

Milli kimliğin pekişmesi için milli özgün dil yanında milli özgün alfabe bence isabet olur.

Japonya Kore Hindistan Tayland gibi ülkeler vatanadaşlarına latin alfabesi yanında milli alfabelerinide öğretiyorlar.

Bende en azından seçmeli Türk alfabesi dersi olsun isterim.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 18 Eki 2016, 14:14 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Alıntı:
Alıntı:
Önemli eklenti:

Konu üzerine her türlü soruyu memnuniyetle yanıtlarım, hatta bu soruları -varsa- bekliyorum. Elimden geldiğince yardımcı olacağım. Forumu her gün takip ediyorum, yanıtlarım gün içerisinde olacaktır.
Usta soru şu.

Bu Göktürk veya Uygur alfabesinden bugüne uygun bir milli alfabe olur mu ?

Sorunun sebebi şu. İsraill 4000 yıllık ibranice bir alfabe kullanıyor. Aslında israil kuruluncaya kadar hiç resmi kullanımı olmamış. Aslında israilliler değişik lehçelerden konuşan toplumlardan bir araya gelmiş. Derlemişler resmi dil ve alafbe yapmışlar.

Milli kimliğin pekişmesi için milli özgün dil yanında milli özgün alfabe bence isabet olur.

Japonya Kore Hindistan Tayland gibi ülkeler vatanadaşlarına latin alfabesi yanında milli alfabelerinide öğretiyorlar.

Bende en azından seçmeli Türk alfabesi dersi olsun isterim.
Çok güzel, doğru, yerinde ve olması gereken bir soru. Olur; üstelik, bal gibi olur. Olması gerekiyor çünkü. Benim bu konuda düşüncelerim oldu ve var. Birkaç değişiklikler, daha çok işlerlik gibi konuları ele almak gerekebilir kanısındayım, zira yazımızın üsükleri (yazı dizgemizin üyelerine verilen ad -''tamga'' değil, buna dikkat-; ''harf''), yazımızın kullanıldığı tüm dönemlerde dahi zaman ve bölgeye göre değişiklik göstermiştir. Türk dili dolayısıyla yazısında olmayan örneğin C, H gibi harflere üsük ''uydurmamak'' koşuluyla bu değişikliklerin/işlerlik konusundaki dönüştürmelerin yapılması taraftarı olup, söz konusu seslerin geçtiği sözlerin Türkçesi yeğlenmek suretiyle, bu engeli de aşarız. Bunun bir artısı, Türkçe sözlerin bilinmesi ve kullanımına yol açacak olmasıdır. Bir taşla iki kuş. Dilin önemine, bir iki önceki yorumumda, değineceğim demiştim; anlattığımın önemini ileride bu yazımda açıklayacağım. Bu gerekli konular diğer Türk devletleri ile ortak çalışma sonucu ortak zeminde anlaşma ile halledilmek koşuluyla, bu gerekli ve hayatî uygulama, hayata geçirilebilir, geçirilmeli. Bununla birlikte, Türk Uygur yazısı da var ki, o apayrı bir konu ve kullanımı konusunda etraflıca düşünüldükten sonra, hayata sokulmalı. Aşağıdaki örnek, benim, Eskişehir'de oturan bakır işleme erdemine sahip Selçuk (Uğurluel) usta'mıza yaptırdığım iki bakır tabak. Kendisi bu iş ile (yanı sıra) sıkı biçimde uğraşıyor. Her türlü bedizi bezeği, yazıyı işleyebilir; isteyen varsa bu arada, iletişimi sağlayabilirim. Sözünü ettiğim bakır tabaklarda görülen yazı bu.

Resim

Resim

Yukarıdan aşağıya, soldan sağa, klasik Türkçe (Orkun dönemi diye anlayabilirsiniz bu deyimimi) ''törük uruğu oŋ bolazu'' yazıyor; Türk kavmi/ırkı sağ olsun. Yukarıda söz etmiş olduğunuz ''Göktürk ya da Uygur'' yazısı, ilk özgün yazımızdır; bundan sonra, ki buna değinmemin nedeni sizin ''Uygur yazısı'' demenizden ötürü -ilerideki olası yanlış anlamayı şimdiden önlemek istiyorum-, bir özgün yazımız daha olmuştur; yukarıdaki ''Türk Uygur yazısı''. Kısaca, yazımıza kısa ve öz Türk yazısı diyoruz; demeliyiz daha doğrusu. Uygurlar da, diğer Türk bölükleri gibi (örneğin Kem'de Kırgızlar) kullanmışlardır. ''Göktürk'' değil de Türk dememdeki ısrar ve nedenim; her ne kadar söz konusu dönem ve devlet için ''Göktürk'' deyiminin oturmuş olması bir gerçek olsa da, bu deyimi yanlış yaparak hayata sokan Alman Türkolog geçmiş Willy Bang'ın böyle bir deyimi olmadığı halde kullanması, yani böyle bir deyimin var olmamasındandır. Yazık ki, kimse de sorgulamadan bu adamın dediğini aynen almış ve sonra böyle denegelmiştir. Oysa yeryüzündeki tüm yazıtlarımız ve kaynaklar, bu devlet için de, bu kavim (toplulukları) için de ''Türk'' der. ''kök törük'' deyiminin geçtiği tek yer büyük kağanlık yazıtları olan, Orkun yazıtları da dediğimiz Bilge Kağan ve Köl Tiğin yazıtlarındadır. Burada, yalnızca ve yalnızca tek bir yerde bu ''kök törük'' deyimi geçiyor olmakla birlikte -her iki yazıtın büyük orandaki bölümü neredeyse birebir/paraleldir, bu deyimin geçtiği yer de bu kapsama giren bir kısımdadır, bu yüzden ''tek yerde geçiyor'' diyorum-, söz konusu yerde şöyle bir anlatım var; büyük öneme haiz olmasından aktarmadan ve anlatmadan geç(e)meyeceğim. Ayrıca kimi sözlere dikkat çekmek için biraz ayrıntıya gireceğim, yarardan olacaktır:

...üze kök teŋri asra yağız yer kılıntukda ekin ara kişi oğlı kılınmış
kişi oğlınta üze eçüm apam bumın kağan istemi kağan olurmış
olurupan törük bodunıŋ ilin törüsin tuta birmiş iti birmiş
tört buluŋ kop yağı ermiş
sü sülepen tört buluŋdakı bodunuğ kop almış kop baz kılmış
başlığığ yüküntürmiş tizliğiğ sökürmiş
ilgerü kadırkan yışka teği kirü temir kapığka teği konturmış
ekin ara idi oksuz kök törük iti ança olurur ermiş...


Yukarıda/üzde/üstte gök (mavi) gökyüzü, aşağıda/asta yağız yeryüzü kılındığında/yaratıldığında ikisinin arasında kişioğlu kılınmış.

Kişioğlunun üzerine atam dedem Bumın Kağan ile İstemi Kağan ''oturmuş'' (=tahta oturmuş = üzerlerine kağan/yönetici/hakim olmuş ve hükmetmiş).

Oturup/Hükmedip, Türk halkının ülkesini ve devletini tutuvermiş, edivermiş (=tutmuş, etmiş; yani ele alıp düzene sokmuş, örgütlendirmiş; ikileme, ''yapmak etmek'', gibi).

Dört köşe/bucak/yön hep yağı (düşman) imiş.

Ordu çıkartıp/savaştırıp dört yöndeki halk(lar)ı hep almış/ele geçirmiş, hep bağımlı kılmış (=devlete tâbî etmiş, siyasi anlamda bağımlı hale getirmiş).

Başlı olanı yükündürmüş/(başını) eğdirmiş, dizli olanı (yerinden) söktürmüş (=mecaz var aslında, yani, ''(diz) çöktürmüş'', itaati altına almış)

İleride (doğu anlamında kullanılıyor burada; ''ilgerü'', ileri) Kadırkan taygasına* kadar, geride (batı anlamında kullanılıyor; bugünkü ''geri'' <-> kirü) Demir Kapı'ya kadar (bu itaati altına aldığı halkları(nı)) kondurmuş (=yani, düzene sokmuş; düzen getirmiş coğrafyaya / sanırım bu, iskan anlayış ve kültürümüzün kökenlerine işaret ediyor olsa gerek).

İkisinin arasında (şimdi dikkat, buradaki 'iki' ile kast edilen, bir önceki tümcede verilen ''coğrafî koordinatlardır'', yani Kadırkan taygası (doğu uç) ile Demir Kapı (batı uç). İkisinin arasında -Doğu- Türk Kağanlığı vardır, yani bu kabaca iki sınırı verilen yerin ''ara''sı, Türk ülke ve devletinin topraklarıdır) sahip ve örgütsüz (idi oksuz = idi ''sahip'', bugünkü ''iye'' (''iyelik eki'' diyoruz örneğin) olduğunu düşünüyorum, ok ''(boy) siyasi örgüt'', oksuz, bundan yoksun olan (halk); idi oksuz = sahibi/yöneticisi ve de kendi düzeni, örgütlenmiş yapısı olmayan / ikilem söz konusu denebilir; ''elimde elma(lı) armatlu geziyorum'' gibi) olarak doğu** Türkleri yapıp edip (=yapıp edip = yaşayarak, bir biçimde yapıp edip hayatını geçirerek) öylece oturur imiş.

*''Yış'', Moğolca ''taiga'' sözünün Türkçe karşılığıdır. Bugüne kadar çok araştırılmış, sorun çıkarmış bir sözdür. Ancak günümüz itibariyle bunun bugün ''tayga'' dediğimiz kuşağa denk geldiğini anlamış bulunuyoruz. Kısaca, orman, dağ, ya da ''ormanlı dağ'' demek değildir; zaten tüm anlatımların içerdiği olaylara vs. böylesi coğrafî bir koşul da pek uyum sağlamıyor.

**Bizde yönlerin renk kodları vardır: kara kuzeydir (bugün Kara-deniz deriz), gök (klasik Türkçe ''kök'') doğudur, ak güneydir (Akdeniz deriz bugün), kızıl da batıdır (Kızıldeniz diyoruz bu yüzden).

''Gök'', yani kök, klasik Türkçede ''mavi'' anlamındadır. Daha doğrusu göğün ''bürünebileceği'' her rengi anlatır. ''Gökyüzü'' ise ''teŋri''dir. ''kök teŋri'' de, mavi gökyüzü demektir. Yani, anlatımın yer aldığı kısımları iyice irdelediğimizde, şunu anlamak olanaklıdır: Geçmişteki durum anlatılıyor, ataların yaptıkları ve -Doğu- Türk Kağanlığı'nın sınırları verilip bu ikisinin arasında Türk halkının o zamanlarda ''idi oksuz'' biçimde yaşadığından söz ediliyor. Bunlar dikkate alındığında diyebileceğimiz, buradaki ''kök'' sözünün esasında ''doğu'' anlamında olduğudur; zira o dönemde özgün ve tek anlamı ''mavi''dir. Bu yüzden ''göktürk'' deyimi yok hükmündedir ve de üstelik doğruca ''Türk'' olan her şey ile, aramızdaki bağı da bir anlamda baltalar mahiyettedir. Bunun dışında, tek bir yerde dahi bu deyime denk gelinmez; yoktur.

Bu yüzden ''Türk'' dememizde her açıdan doğruluk ve yarar vardır. Bunlara ne kadar çok dikkat edip doğru olanı yaparsak, bağlarımız ve içimiz özümüz o kadar güçlü olacaktır.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 18 Eki 2016, 23:27 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Birkaç Kur ile San

Ayguçı

Kağan sözcüsü, danışman. Sözün kurulduğu eylem ''ay-'' eylemidir. Söylemek, açıklamak, buyurmak, (ceza) kesmek, (hüküm) vermek anlamındadır. Geniş kullanımı söz konusudur. Bu bağlamda ''ti-'', demek eyleminden daha saygın, ''üst düzey'' bir boyutu vardır.

Turgak

Gece bekçisi. ''tur-'' eylemiyle kurulmuştur. Bugünkü ''durmak''.

Beğiç

Askerî yetkileri ''Beğ''den daha az olan kimse.

Beğrek

Askerî yetkileri ''Beğ''den daha çok olan beğ. ''-rek'' eki, güçlendirme görevindedir, ''x'dan daha çok'' anlamını verir sözlere.

Bölün

Üst düzey görevli. Geçtiği bir örnekte, ''töpüt kağanta bölün kelti'', Tibet kağanından/hükümdarından bölün geldi, denir. Söz konusu kimse Türk iline Köl Tiğin'in yöğ -cenaze- töreni için giden bir kimse olduğundan, burada ne sıradan ''elçi'', ne de ''yalabaç'' (= yine ''elçi'' demektir) olamayacağından, bu kurun üst düzey bir karşılığının olduğunu çıkarsayabiliriz.

Bukuğ

Görülen örneklerde bir san, kur niteleyicisi olduğu anlaşılıyor.

İlteber/Elteber

Türk Kağanlığı döneminde gördüğümüz, kimi boy yöneticilerinin sanı.

Idukkut

İlteber gibi. ''Iduk'', 'kutsal' (''ıduk ötüken'', kutsal Ötüken) ve bildiğimiz ''kut'' sözünden oluşur.

Işbara

Kanımca çok katı, deyim yerindeyse ''karizmatik'' bir san.

Tudun

Üst düzey bir kur.

Tutuk

''Buyruk'' sözü gibi kuruluşu olan kur. Genel kanı Çince asıllı dese de, görevi göz önüne alındığında açıkça ''tut-'' (tutmak eylemi) eyleminin ve Türkçe bir son ekin görüldüğü bir sözdür. Askerî vali, bölge yöneticisi.

Uruş

''Tokış'' (= savaş), bugünkü ''savaş'' gibi yapılmış olan bir söz. Savaş demektir, ''ur-'', yani vurmak eylemi ile kurulmuştur. San.

~

Yardımcı kaynaklar: Eski Türk Yazıtları (Söz Varlığı İncelemesi), Hatice ŞİRİN.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 20 Eki 2016, 12:54 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Ünlü bir Türk Savaş Taktiği

''Kurt Kapanı'' ya da ''Hilal Taktiği'' diye adlandırdığımız Türk savaş taktiğinin, esasında bir adı vardır. Söz konusu anılan adlar yakıştırma adlar olup bu savaş yönteminin gerçek adının nasıl olduğunu, bizim adımıza büyük değer ve şanstır ki, Kaşgarlı Mahmud eşsiz eserinde bize aktarmış bulunuyor. ''ülker'' girdisinde şöyle der:

''Ülker takımyıldızı -süreyya-. ''ülker çeriğ'' olarak bilinen bir savaş yöntemi vardır. Askerî birlikler taburlar halinde kaçar, daha sonra bir tabur geri dönüp saldırdığında tüm taburlar ona uyar. Bu savaş hilesini uygulayarak nadiren bozguna uğrarlar.''

Aşağıda gönderiyi tamamlasın diye Necati Ulunuay UCUZSATAR'ın Türklerde Harp Sanatı Taktik ve Strateji (M.Ö. 220 - M.S. 1453) adlı çalışmasından söz konumuzla ilgili birkaç görsel ekliyorum.

Resim

Resim

Resim

Resim

Resim


En son Çetin tarafından 20 Eki 2016, 13:21 tarihinde düzenlendi, toplamda 2 kere düzenlendi.

Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 20 Eki 2016, 13:16 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Düzenleme

Görsellerin bağlantıları yenilendi. Görüntüleniyorlar.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 20 Eki 2016, 14:33 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 09 Eki 2016, 07:33
Mesajlar: 329
Yaş: 34
Burada mantıksız olan bir şey var hiç bir düşman yanları bırakıp ortaya geri çekildi diye hücum etmez. Muhtemelen bu taktik tüm cephenin geri çekilirmiş gibi yaparken yanların kuşatmaya hazır şekilde hareket etmesi ile çok daha dinamik bir taktiktir. Yoksa ortadakiler saldıracak sonra geri çekilecek düşman onları takip edecek bu esnada yandakiler çevirecek. Hangi düşman bunu yutarki. Daha dinamik daha anlaşılması zor bir taktikle tüm cephe geri çekilmeliki düşman gerçekten bozgun sanıp izlemeye başlasın ve o esnada bir maharetli taktik ile yanlar artık ne yapar dahamı yana açılarak geride kalmaya başlar orası da onların meziyetidir bir şeyler geliştirmişlerdir. Ama bana hep animasyonlar ile anlatılan yöntem hem çok yaratıcı gelmiyor hemde çok mantıklı gelmiyor. O çağların orduları şu yukarıdaki tuzağı yutmaz yani bence. Bunu yutan düşmanda yaşamasın daha iyi. Bu kadar basit olamaz bu meşhur taktik. Çok daha dinamik hareketli bir şey olmalı yoksa bir olur iki olur üçüncüde yandakiler çevirecek bunu hep yapıyorlar derler. Çocuk olsa komutan yutmaz bu numarayı enayimi yandaki askerlerin arasından koşturacak orta cephe çöktü diye kaçanların peşi sıra.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 20 Eki 2016, 15:03 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Alıntı:
Burada mantıksız olan bir şey var hiç bir düşman yanları bırakıp ortaya geri çekildi diye hücum etmez. Muhtemelen bu taktik tüm cephenin geri çekilirmiş gibi yaparken yanların kuşatmaya hazır şekilde hareket etmesi ile çok daha dinamik bir taktiktir. Yoksa ortadakiler saldıracak sonra geri çekilecek düşman onları takip edecek bu esnada yandakiler çevirecek. Hangi düşman bunu yutarki. Daha dinamik daha anlaşılması zor bir taktikle tüm cephe geri çekilmeliki düşman gerçekten bozgun sanıp izlemeye başlasın ve o esnada bir maharetli taktik ile yanlar artık ne yapar dahamı yana açılarak geride kalmaya başlar orası da onların meziyetidir bir şeyler geliştirmişlerdir. Ama bana hep animasyonlar ile anlatılan yöntem hem çok yaratıcı gelmiyor hemde çok mantıklı gelmiyor.
Aynısı görsel çalışmada benim de dikkatimi çekti. Çalışmayı yapanlar yöntemi biraz yüzeysel özetlemiş; sırayla ''ana hatları/hareketleri'' vermişler. Yanda duran birlikleri ''gizlenmiş'' yani görünmüyor ve gerekli konumlarını almış ve imi -askerî im/işaret- bekliyor durumda düşünün. Düşman varlıklarını bilmiyor; doğal arazi şartları vs. ''Ana unsurlar'' hücuma geçip, sonra ''bozulmuş ve kaçıyor'' gibi hamlede bulunurken, karşı taraf peşlerine düşüyor; o sırada da söz konusu taktik icra ediliyor. Kısaca taktiğin işlemesi, karşı tarafın bu yanılgı içine düşmesine bağlı. Bu da, bu taktiği icra edenlerin arazi koşullarını bilmesine, düşmanı tanımalarına -nereden geldiler, ne biliyorlar- ve son olarak da ''iyi oynamalarına'', maharetli oluşlarına bağlı.

Tonyukuk yazıtından istihbarat için gerekli mekanizmaların güçlü biçimde işletildiğini biliyoruz.

Şu görsel çalışma doğruca aynı konuyu göstermese de, anlatmak istediğimi biraz daha iyi gösterir durumda.

Resim

Andığım aynı çalışmadan.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 20 Eki 2016, 15:26 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 09 Eki 2016, 07:33
Mesajlar: 329
Yaş: 34
Bunlar mantıklı değil işte senin şekilde yukarıdakiler ile aynı aslında. Yani meydan muharebesinde düşmandan yandaki askerleri saklayamazsınız hangi tepenin ardına saklayacaklar yarım saat uzaktaki tepe değildir mutlaka yakındaki tepenin ardı diye bir şey varmı coğrafayda yaşadığınız yerde bir tepenin arkası varmı mesela. Olsada düşman bilir böyle şeyleri hepsinin ileri gözetleyicileri birliklerin önünde gidiyor geliyor haber taşıyor. Orta çağın savaşlarını bu kadar basit görmemek gerek. Bu taktik çok basit görünüyor ve bence bu kadar basit olamaz. Çok daha karmaşık ve öngörülemez fark edilemez engellenemez bir dinamik taktik olmalı bir keşmekeşde gizli bir düzen olmalı. Bu gün bir liseli çocuğa savaş taktiği icat et deyin ilk üç denemesinden birisi bu olur en basit akla gelecek şey budur. Bizim dillere destan taktiğimiz olamaz yani bu basitlik. Biz kılıçarımızın nasıl yapıldığını bile saklayamadık ondan bin yıl önceki taktiği de unutmuş ama şimdi uyduruyor olabiliriz yada okuduklarımızı yanlık yorumluyoruzdur yada okuduklarımız iyi yazılmamıştır.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 20 Eki 2016, 16:33 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Alıntı:
Bunlar mantıklı değil işte senin şekilde yukarıdakiler ile aynı aslında. Yani meydan muharebesinde düşmandan yandaki askerleri saklayamazsınız hangi tepenin ardına saklayacaklar yarım saat uzaktaki tepe değildir mutlaka yakındaki tepenin ardı diye bir şey varmı coğrafayda yaşadığınız yerde bir tepenin arkası varmı mesela. Olsada düşman bilir böyle şeyleri hepsinin ileri gözetleyicileri birliklerin önünde gidiyor geliyor haber taşıyor. Orta çağın savaşlarını bu kadar basit görmemek gerek. Bu taktik çok basit görünüyor ve bence bu kadar basit olamaz. Çok daha karmaşık ve öngörülemez fark edilemez engellenemez bir dinamik taktik olmalı bir keşmekeşde gizli bir düzen olmalı. Bu gün bir liseli çocuğa savaş taktiği icat et deyin ilk üç denemesinden birisi bu olur en basit akla gelecek şey budur. Bizim dillere destan taktiğimiz olamaz yani bu basitlik. Biz kılıçarımızın nasıl yapıldığını bile saklayamadık ondan bin yıl önceki taktiği de unutmuş ama şimdi uyduruyor olabiliriz yada okuduklarımızı yanlık yorumluyoruzdur yada okuduklarımız iyi yazılmamıştır.
Bildiklerimiz ve derlediklerimiz, sonra da yorumlayıp anlamlı ve yerinde sonuçlar çıkardıklarımız -yani olayları çözümleyip gerçekliklerini ortaya koymak- kaynaklarımız doğrultusundadır. Tarih ise, kaynak demektir; yani, kanıt. Kanıt yoksa, tarih de olamaz ve yoktur. Kaynakları kıyaslayarak, biçip tartıp dengine bakarak; açıklarız. Bir zamanlar fizik dersi gördüğüm bir öğretmenim, ''olağanüstülük, basit olanda yatar'', demişti. Bir şeyin çok iyi, çok etkili/güçlü ve kalıcı olması için karmaşık, çepreşik olması gerekmez, böyle bir kural, kaide yoktur. Her zaman her yerde çok derinlere gitmeye gerek kalmaz kısacası. En son kertede, savaş (anındaki) psikoloji(si), şu anki olağan koşulda düşünüp yorumladığımızdan farklıdır. Hele ki karşınızdaki düşman sizi yeterince iyi tanımıyorsa, belki ilk kez karşılaşmışsa, belki de çok üsten bakıyorsa, benzer ve türlü koşullar söz konusuysa; olmadık yerde, çok şeyler olabilir.

Resim

Resim

Resim


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 21 Eki 2016, 21:57 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
İki Kem Yazıtı -Inal Öge Yazıtı ile Kömül Öge Yazıtı

Önceki gönderilerden birisinde değinmiştim; Kem yazıtları. Kem, adın yazıtlarda da geçmesiyle, Yenisey diye bildiğimiz ırmağın kendi dilimizdeki adıdır. Kem yazıtları, bizim için büyük ve eşsiz bir değerdedir, zira, bu yazıtlar geleneğimiz ve dilimiz konusunda bize çok değerli bilgiler sunmaktadır. Günümüzde sayıları iki yüzü geçmiş olmak ile, üzerlerinde çalışmalar sürüp, gün geçtikçe bir yenisi daha bulunmaktadır. Bu başlıkta iki Kem yazıtını değerlendirmek istiyor ve bilginize saygıyla sunmak istiyorum.

Bu yazıtlar, genelde bulundukları bölgeye göre adlandırılıp, sayılandırılmaları ise ''Ye (Yenisey)'' ile başlayıp, Radloff'un başlattığı sayılandırmadan devam etmektedir. Örneğin, Inal Öge'nin yazıtı bölge ağzıyla ''Bay Bulun'' olarak anılıp sayısı Ye 49'tur. Kömül Öge'nin yazıtı ise ''Kejeelig Hovu'' adlandırılıp, sayısı Ye 45'tir.

Ben, yazıtları, anısına dikildiği kişiye saygı gereği tasarrufumca kişilerin kendi adları ile anıyorum. Bunun daha doğru ve daha yararlı bir yöntem olacağı inanç ve kanısını taşımaktayım. Bu yazıtlar, toplu (u, uzun ünlüdür), yani mezar yazıtlarıdır. Uçup giden, geçmiş kimseleri anlatır; genelde birinci kişi diliyle. Başka örnekler de vardır. İçeriği üzerine örnek vermeden, yazıtlara geçeceğim.

Sunacağım ilk yazıt, sanı Inal Öge olan, öge (bkz. yukarıda, ''Türk Geleneğinde Kurlar* ile Sanlar'' başlığı) görevinde bulunan bir kimseye aittir. İkinci yazıt, Kömül (Kümül okuma olanağı da vardır, ancak ilkine daha çok olanak veriyorum) adında bir Türk bölüğün ögesi olan Çubuç Inal özlük adında bir kimseye aittir.

~

Inal Öge Yazıtı

1. esizim-e yüz kadaşım-a : altı bodunum-a : esizim-e : adrıldım
2. er atım : ak baş atık : ınal öge ben : yetmiş yaşımda
3. er erdem : eki eliğ : tokışdım : yağıda : otuz : eriğ : ölürdüm : esni
4. altı : bağ : bodunum küç : lüğ üçün arkış eldem taşın : bunta tikti

1. Kederlilerim, yüz karındaşım/akrabam, altı (boylu/birleşik) halkım, acıyla geride kalanlarım; (sizlerden) ayrıldım (= öldüm).
2. Erlik adım Ak Baş Atık'tır. Inal Öge'yim ben. Yetmiş yaşımda (sizlerden ayrıldım).
3. Erlik erdemim (için yaptıklarım şunlardır: ) Kırk iki kere tokuştum/savaştım, yağının otuz erini öldürdüm. Yazık ki (, artık yokum.)
4. Altı bağlı/birleşik halkım güçlü (adı sanı var ve bu işi yapacak yetkinlikte olduğundan) dolayı övgü ve eldem/erdem taşımı buraya diktiler.

*

Kömül Öge Yazıtı

1. oğlan atım : çubuç : ınal : erte : atım : kömül : öge
2. beş : yaşımta : kaŋsız : kalıp : tokuz : yeğirmi : yaşımga : öğsüz
3. bolup : katığlanıp : otuz : yaşımga : öge : boltum : kırk : yıl
4. el : tuttum : bodun : başladım : taş : yağığ : yağıladım : elledim
5. bir : yetmiş : yaşımga : kök : teŋride : künge : azdım-a : esizim-e
6. körşi yamda : elim esizim-e : yerim : subum : esizim-e : koyda : konçuyum : tul kaltı : esizim
7. kinim : kadaşım : esizim-e : oğlanım-a : kızım-a : ürüŋüm : karam : esiz : yüz : eliğ erim-e : esizim-e
8. bıŋ bodrak : yont : esizim-e
9. elim esiz erinç : yüz kömül : bodunum : esiz : (......) kümüllüğ er öküş boltı
10. yabızığ : kömülümin : bedük : kıltım : esizim-e : bökmedim

1. Çocukluk adım Çubuç Inal idi. (Erlik) adım/sanım Kömül Öge'dir.
2. Beş yaşımda babasız/yetim kalıp, on dokuz yaşımda öksüz
3. olup, katılanıp (çalışıp çabalayıp) otuz yaşımda Öge oldum. Kırk yıl
4. ülke tuttum (düzende tutup yönettim), halk başladım (başkanlık yaptım/yönettim), ülke sınırları dışında (taş-ra = dışa-rı(-da)) yağı önledim/ile savaştım ve ülkemi koruyup bekasını sağladım.
5. Altmış bir yaşımda mavi gökyüzünden, güneşten ayrıldım, ne yazık!
6. Körşi Yam'daki* ülkem; ne yazık! Yerim, yurdum, suyum (göllerim, ırmaklarım, çağlayanlarım; su kaynaklarım); ne yazık! Koynumdaki karım** dul kaldı, ne acı!
7. Kederli kinim, kadaşım***, ne yazık! Ah, çocuklarım, kızım! Ürüŋüm, karam'! Acılı yüz elli erim, geride üzüntüyle kalanlarım!
8. Bin bodrak'' atım, (sahiplerinden yoksun) üzüntü içindeler!
9. Ülkem yas/üzüntü içinde kuşkusuz. Yüz (alt boylu/aileli) Kömül halkım perişan! (......) Kömül kişisi/halkı çok oldu, çoğaldı.
10. Yavuz''' Kömül'ümü büyük (güçlü, saygın ve varlıklı) kıldım. Ne yazık ki, (buna/onlara, bunca çaba sonrası yeterince) doy(a)madım!

*Yer adı. Körşi, komşu demektir. Yam, yamaç olabilir. Söz konusu yere böyle bir ad verilmiş anlaşılan. Bugün, Ordu/Fatsa, Ilıca/KAYAKÖY'de oturduğumuz yerin -ülkemdeki evim- hemen karşısı ''kaş'' diye adlandırılır. Yeşilli dağlık bir yer olup yamaçtır. Kaş, bildiğimiz anlamda ''kaş'' anlamını taşımakla, aynı anda ''yamaç'' anlamına da gelir. Burada da böyle bir adlandırma söz konusu olsa gerek. Körşi Yam -> yani, ''Yan(daki) Yamaç''. İlk sözde açık biçimde kör-, görmek eylemi var. Komşu, hep görülen kimsedir ve buradan getirilmiş olabilir. Belki de, bir takım özellikleri olan, bu yüzden çok belirgin, kendini belli eden -göze batan, sevilen, ''görülen''- özel bir yamaç olduğundan ''körşi yam'' denmiş de olabilir. Burada dikkat edilmesi gereken konu, ilin, yani ülkenin belki ilk anda düşlenebileceği gibi yalnızca böylesi bir (dar) alanda olmadığıdır. Yerin adı bir şeyden esinlenilerek böyle konulup denegelmiştir.

**''Konçuy'' esasında ''prenses'' demektir. Kem bölgesinde anlam ''kötüleşmesine'' -esasında iyileşme; Türk kişisinin eşine verdiği değeri çok güzel özetliyor- uğramış ve ''karı'' anlamını almıştır.

***''Akrabalarım''. İkileme olabileceği gibi, ki o izlenimi veriyor, ilk sözün eş tarafından olan akrabaları, ikincisinin ise kendi öz (ana-baba) tarafından olan akrabaları anlattığı yorumu da vardır. Bizde, kadaşlık deyimlerinin çok zengin olduğu -aynı hayvanlarda olduğu gibi; yavrusunun, belirli yaşa geleninin, belirli durumda olanının, dişinin, erkeğinin hep özel adları vardır-gerçeği göz önüne alınarak, ''kadaş'' sözünün de ''kağadaş''tan ziyade ''karın-daş'' ile ilintisinin olabileceğine bakarak, bu yorumun güçlü durduğu söylenebilir.

' ''Ak'' sözünün/renginin saygı deyimi. Ak/gümüş renginde mal varlığı olabileceği söyleniyor; yoruma çok açık ve büyük olasılıkla yanlış. Özellikle tümcedeki söz gelişimi nedeniyle ve söz konusu sözün ardından ''kara'' geldiği için. ''Kara'' ise ''kara bodunum'' olabilir. Ancak bu deyim her yerde söylendiği gibi ''(avam) halk'' anlamında değildir. ''Kara'', orijinal/gerçek anlamına gelir. Bu yüzden göz bebeğine de Türkçede ''karak'' denir. Yine bu yüzden ''Kara Kağan'' vardır, ve yine bu yüzden ''kara sevda'' der ya da yiğitlik gösteren kimselerimize ''kara'' sanını -Kara Şükrü gibi- takarız. Kara bodunum = (Bana bağlı, sadık, ülke ve devletimin temelini oluşturan) gerçek halkım.

İlk söz ile ancak, belirtmekte yarar vardır, (halktan da yükselip kişilerin bulunduğu) yönetici ve antlı adaşlık (ant ile sözleşmiş yoldaş/kan kardeşi; Moğolca'daki ''anda'' gibi) yapan kesim de kast edilmiş olabilir. Bu, akla gayet yatkındır.

''Aynı Kaşgarlı Mahmud'un Divan'ında verdiği ''boymul'', ''or'', ''toruğ -doru-'' gibi atların donlarını anlatan, ya da onları niteleyen bir söz olsa gerek. Karşılığına denk gelirsem, içeriği güncelleyeceğim.

''' ''Yabız'' sözü, sonradan bildiğimiz ''yavuz'', özgün anlamıyla aynı ''yablak'' gibi ''kötü, fena, berbat'' anlamındadır. Burada, ''yabız'' durumda, yani durumu, refahı iyi olmayan, gücü yerinde olmayan halkını ''bedük'', bildiğimiz ''büyük'', yani güçlü ve saygın, sayılır bir duruma getirdiğini belirtiyor Kömül Öge.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 22 Eki 2016, 22:36 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Divan'dan Seçmeler

''Okuduğunuz kitaplar'' adlı bölümümüzde bugün Kaşgarlı Mahmud'un eseri üzerinde söz etmemi biraz da neden sayıp, eserden birkaç seçmeler sunup, hazinemize kazandırmak, en son kertede bilinmesini sağlamak istiyorum. Aynı anda, güzel ve kullanışlı deyimlere dikkat çekmek için bu deyimlerin geçtiği girdileri de dolayısıyla anacak, ancak, girdide birden çok örnek/deyim varsa da, yalnızca ilgili deyimi yazacağım.

Böylelikle, bugün önermiş olduğum eseri yanı sıra biraz tanıtmış olacağım. Sözlerin açıklamalarını aynen Kaşgarlı atanın yaptığı gibi aktarıyorum.

Sökmen

Savaşçılara verilen, saygı belirten bir san; ''(düşmanın) saflarını kıran, yarıp geçen kimse'' anlamına gelir.

Bu sözcük, sökti neŋi*: o, bir şeyi kırdı, yardı ifadesinden gelmektedir.

*Benim eklentim: neŋ, şey/eşya/nesne demektir.

Ört

Alev alev yanan ateş.

Uzak

uzak ış: Bitmesi uzun zaman alan iş.

İni

Yaşça küçük erkek kardeş.

Tutgak

Düşmanın küçük, ileri kollarını ve casuslarını yakalamak için geceleri çıkartılan birlik.

Sağ*

İdrak; anlayış. Oğuz lehçesi.

sende sağ yok: Sende anlayış yok.

*Eklentim: Dört ayrı ''sağ'' girdisinden yalnızca bir tanesi.

Kurç

kurç temür: Çelik.

Güçlü adamlara takılan takma ad olarak kurç eren: dayanıklı adam deyimi kullanılır. Katı ve sert herhangi bir şey bu sözcükle anlatılabilir.

Korığ

Beylere ve benzerlerine ait korunaklı, özel olarak tahsis edilmiş yer. Herkese açık olmayan, çevrilmiş bir yeri anlatmak için bu sözcük kullanılır.

Uya

Kardeş; akraba (kadaş).

Tat*

Kılıç ya da benzer şeylerin üzerinde oluşan pas. Şu atasözünde de geçer,
kılıç tatıksa ış yunçır, er tatıksa et tınçır: Kılıç paslanırsa iş -savaşçının durumu- kötüye gider/kötüleşir, er/kişi Farsîleşirse' (Farsî töresine bağlanırsa) eti kokar.

Bu atasözü, birine, sadakatten ayrılmamasını ve kendi gibilerin arasında yaşamasını öğütlemek için kullanılır.

*Eklentim: Üç ''tat'' girdisinden bir tanesi.

Bu söz, geçmiş Bahaeddin Ögel usta'nın aktardığı gibi özgün anlamında ''cahil; töre bilmeyen'' anlamındadır. Bu bağlamda ''törük/türk (töre/kanun sahibi // geniş anlam: devlet sahibi)'' adının tam karşıtıdır. Bu yüzden Turpanlı Budist Uygurlar kendilerine ''Türk Uygur'' derken, Müslüman Uygurlara (Karahanlılar) ''Tat Uygur''; Karahanlılar da kendilerine ''Türk'', diğer Budist ''amcaoğulları''na da ''Tat'' demişlerdir. Bu bağlamda; ''Karahanlı'' diye bildiğimiz devletin adı da ''Türk (Hakanlığı/Devleti)''tür. Kara-Han, Rus Türkologların kağanların sanlarından yola çıkarak yalnızca yaptıkları bir yakıştırmadır.

'Eklentim -2-: Bir diğer ''tat'' girdisinde ''Farsî'' olarak verilir.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 23 Eki 2016, 11:53 
Çevrimdışı
Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 04 Tem 2016, 07:46
Mesajlar: 76
Yaş: 30
Merhaba hocam,
Youtube dan izlediğim bazı videoların göktürkçe alt yazısından latin alfabesine karşılık gelenlerini yazıp A dan Z ye alfabetik sıralamaya çalıştım ve arasıra pratik yapıp kendimi gelştirmeye çalışıyorum sizce doğru mu yapıyorum.
Altyazısını kullandığım video klip budur hocam;


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 23 Eki 2016, 13:51 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Alıntı:
Merhaba hocam,
Youtube dan izlediğim bazı videoların göktürkçe alt yazısından latin alfabesine karşılık gelenlerini yazıp A dan Z ye alfabetik sıralamaya çalıştım ve arasıra pratik yapıp kendimi gelştirmeye çalışıyorum sizce doğru mu yapıyorum.
Altyazısını kullandığım video klip budur hocam;
[youtube][/youtube]https://youtu.be/dOHTPDbMt3[youtube][/youtube]
Merhaba HasanAli, teşekkür ederim.

Öncelikle 23. iletiyi (''Çok güzel, doğru, yerinde ve...'' diye başlayan) okumanı öneriyor ve rica ediyorum. İzletiye gelince, böyle bir izletinin olmadığı bildirisini gösteriyor bana; açılmıyor. Ancak olay, Türk yazısının üyelerini öğrenmek ise; buyur:

Resim

Dizgi geçmiş Talât TEKİN usta'nın ''Orhon Yazıtları'' çalışmasındandır. Uygulama konusunda aklıma bir şey geliyor. Bu başlığı izle. Birazdan bir paylaşım yapacağım.

*

Konu yazının kendisinden açılıp, yukarıda da Kem yazıtlarından söz etmişken, o bölgenin kendine öz üsüklerini de burada göstermek istiyorum. Moğolistan bölgesiyle aynı olan kimi üsüklerin bu bölgede yerli yerince başka bir ses değerinde olduğu unutulmamalı. İlerleyen günlerde, daha bu ay içinde yeni çalışması yayımlanacağından ötürü kendisini tanıtmak istediğim Altay dilleri çalışan dilbilimci Levent (KAYA) Usta'mız, bölge yazıtlarını M.S. 5. yüzyıldan itibaren tarihlendiriyor.

Resim

Resim

Resim

Bu dizgi, Yenisey - Altay - Kırgızistan Yazıtları ve Kâğıda Yazılı Runik Belgeler adlı çalışmada Rus Türkolog İgor Kormuşin'in Kem yazıtları üzerine kendi çalışmasından izniyle dahil edilmiş olan dizgisidir. Transliterasyonda (üsük sesi) bu yüzden ''değişik'' duran harfler vardır.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 23 Eki 2016, 14:15 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Uygulama yapabilmek için sana bir örnek sunuyorum. Moğolistan bölgesinden -Ongi, deniyor- bir yazıtın bir kesiti; başlangıç kısmı. İlerlemede sıkıntın olursa, buraya dönersin. Daha çok paylaşabilirim; gerekirse özelden olur.

Resim

Erhan Aydın'ın ''Orhon Yazıtları'' adlı çalışmasından alıntı.

Düzenleme: Sağdan sola okumalısın.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 23 Eki 2016, 14:59 
Çevrimdışı
Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 04 Tem 2016, 07:46
Mesajlar: 76
Yaş: 30
Çok teşekkür ederim hocam,
Sayenizde daha iyi öğrenip pratik yapabilirim.
Youtube videosunu yükliyememişim
Video Abdurehim Heyit'in Karşılaşınca türküsü.
https://youtu.be/dOHTPDbMt3o


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 23 Eki 2016, 16:51 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Alıntı:
Çok teşekkür ederim hocam,
Sayenizde daha iyi öğrenip pratik yapabilirim.
Youtube videosunu yükliyememişim
Video Abdurehim Heyit'in Karşılaşınca türküsü.
https://youtu.be/dOHTPDbMt3o


Rica ederim.

Denk gelmiştim.

Bu da benden olsun, madem yırdan -''müzik''- söz ettik.

https://www.youtube.com/watch?v=KhkeqeUX4tk

Moğolcadır, biraz da rock/metal türündendir, sözlerini anlamasam da, ruhunu çok iyi anlıyorum. Alıp götürür.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 23 Eki 2016, 17:14 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Türk yazısından sözleşmiş, büyük kağanlık yazıtlarını da anmışken, Orkun diye çağırdığımız büyük kağanlık yazıtlarının -Bilge Kağan ile Köl Tiğin- adını aldığı ırmağı göstermeden geçmeyelim.

Resim

Orhon-Uygur Hanlığı Dönemi Moğolistan'daki Eski Türk Yazıtları çalışmasından, Mehmet Ölmez.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 23 Eki 2016, 19:25 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Divan'dan Seçmeler -2-

Yukarıda yaptığım gibi, aynen aktarıyorum.

Beçkem

Savaş sırasında savaşçıların ayırt edilmesini sağlayan, ipekten ya da dağ sığırı kuyruğundan yapılan bir tür simge. Oğuzlar buna berçem der.

Kara yağ

Neft [petrol].

Kargu/Karguy

Dağların doruklarına ya da yüksek bir noktaya inşa edilen minare ya da kule biçimindeki yapı. Düşmanın geldiğini bildirmek ve böylece halkın önlem almasını sağlamak için bunun üzerinde bir ateş yakılır.

Kılık*

Hal ve tavırlar; halka davranış biçimi.

*Eklentim: ''Kılık kıyafet'' deyimimizdeki ''kılık'' buradan gelir. ''Kılınç'' sözüyle anlamdaş.

Kır yağı

Gizli düşman.

Konat

Birbirine bağlı kalan (sadık olan) herhangi bir insan topluluğu.

ol meniğ konatım ol: O, bana bağlı kalanlardan biridir.

Basığ

Gece baskının yapılacağı yer.

ol anı basığında tuttı: O, onu bir gece baskınında tuttu/yakaladı.

Sak sak

Askerlerin arasındaki nöbetçilerin yaklaşan düşmana karşı kalenin, mevzilerin ya da atların savunulmasında hazır olunmasını emretmek için kullandıkları bir ifade.

sak sak: Hazır olun.
sak er : Zeki ve tetikte/uyanık adam.

Sağdıç

Sağdıç, dost.

Ülgü

Tedbir.

Yulıman

Yıkıcı ve tamamen harap edici akın ve yağma.

Çalgay

Kuş kanadının uçları.

Çalış

Güreş.

Yerdeş

Hemşeri.

Yerçi

Deneyimli rehber.

Say

Taşlık zemin.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 25 Eki 2016, 00:08 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Divan'dan Seçmeler -3-

Kirdeş*

Tek bir mesken içinde birlikte ikamet edilen komşu.

*Eklentim: -daş/-deş eki, yakınlık bildirir. Bugünkü ''kar-deş-im (karındaş)'', ''yol-daş-ım'', ''a-daşım (kan kardeşi, söz verilmiş/ant içilmiş yoldaş)'', ''anlam-daş'', ''yer-deş (hemşeri)'' sözlerinde gördüğümüz ek, bu ektir.

Kök*

Eyer bağı.

Şu atasözünde de geçer,

er sözi bir, eder köki üç: Erkeğin sözü (içinde yozlaşmış hiçbir şey olmayacak biçimde) birdir, tıpkı eyerde üç bağ olması gibi; çünkü eğer eyere bir bağ daha eklenirse delik sayısı artacak ve eyer kırılacaktır, aynı zamanda eğer eyerde üç bağdan daha az bağ olursa eyer zayıflayacak ve bir adamı taşımayacaktır; demek ki eyerde tamı tamına üç bağ olması bir zorunluluktur. İşte erkeğin sözü de tam olarak böyle bir kesinlik içinde olmalıdır.

Bu atasözü kişiye arkasında durabileceği sözler söylemesini öğütlemek için kullanılır.

*Eklentim: 5 ayrı ''kök'' girdisinden bir tanesi. Diğer birisinde şöyle der:

kök. Kök, köken, menşe. köküŋ kim?: Kökenin nedir, hangi kavimdensin? (Oğuz ve Kıpçak lehçeleri).

Kürt

Yay, kamçı ve değnek gibi şeylerin yapımında kullanılan bir dağ ağacı.

Laçin

Şahin; yırtıcı bir kuş. Savaşta cesaret gösteren bir adam da laçin diye adlandırılır.

Monçuk*

Boncuk.

*Eklentim: M'li biçimi. Türkçede m <-> b denkliği vardır. ''Ben'' - ''men'', ''bende'' - ''mende'', gibi.

Olıç

Çocuklara sevgi bildirmek için kullanılan bir ilgeç.

olıçım: Sevgili oğlum. (Karluk lehçesi).

Orı

Haykırış.

Şu atasözünde de geçer,

orı kopsa oğuş aklışur, yağı kelse imren teprişür: Yardım isteyen bir çığlık yükselse boy bir araya gelir; bir yağı sökün etse ülkedeki bütün taifeler toplanır.

Bu atasözü birine akrabalarıyla birlik olmasını öğütlemek için kullanılır.

Kalva*

Eğitim oku. Ucunda temren yerine yuvarlak bir tahta parçası bulunan ok.

*Eklentim: Bugünkü ''kalfa'' sözümüzle ilgisi olduğunu düşünüyorum.

Kam*

Şaman.

*Eklentim: Türkçesi.

Kara etmek*

Bir tür ekmek. Yapılışı şöyledir: Et lime lime olana kadar pişirilir, sonra üzerine un, yağ ve şeker eklenir ve bu karışım koyulaşana kadar kaynatılır. Dışarı alınır ve bir süre bekletilip yenir.

*Eklentim: Bugün ''ekmek'' der olmuşuz.

Somlım

somlım tat: Hiç Türkçe bilmeyen Farsî. Türkçe bilmeyen herhangi birine de somlım denir.

Sondırı

Deniz.

Şu atasözünde de geçer, eşyek ayur, başım bolsa sondırıda suw içgey men: Eşek der ki, ''başım esen olacaksa, deniz suyu bile içerim.''. Bu atasözü, ümit ettiği şeylerin gerçekleştiğini görmek için uzun bir yaşam sürmeyi dileyen bir kimseyi anlatmak için kullanılır.

Ütüğ*

Şekli malaya benzeyen, ısıtılan ve giysinin üzerindeki kırışıklıkların üzerine bastırılarak sıcaklığın etkisiyle düzleşmelerini sağlayan bir demir parçası.

*Eklentim: Bildiğimiz ütü. Ütünün tarihçesini bilmiyorum, ama atalarımız uzun zaman önceleri bilip kullanıyorlarmış anlaşılan. Şaşırmamak gerek. Avrupa'da daha somut varlık yokken uçsuz bucaksız kırlarda bugünün kişisini hayrete düşüren altın işlemeli süs eşyaları vb. şeyleri üreten uygarlığımız; daha bilmediğimiz nice güzel şeyler sunmuştur bu yaşama.

Süm

süm süçiğ neŋ: Çok çok tatlı bir şey. (Oğuz lehçesi).

Tagay

Dayı.

Tamga

Hakanın ya da benzer birinin mührü.

Teŋriken

Âlim, dindar bir kimse.

Batrak*

Ucuna bir ipek parçası takılan mızrak; savaş günü atlıların yerini belle etmeye yarar.

*Eklentim: Başka bir girdide Kaşgarlı Mahmud, Oğuzların buna ''bayrak'' dediğini aktarır.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 25 Eki 2016, 14:25 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Mehmet Levent KAYA

Levent usta'mızdan söz etmiştim. Kendisi Samsun'da oturuyor. Çepnidir. Sağ olsun; kendisini ziyaretim sırasında beni üç gün evinde yedirdi, içirdi; ağırladı, konaklattı. Güzel günler geçirdik. Bu günleri yokluyor, yad ediyor ve bunun için gıyabında da olsa; tekrar içten duygularım nedeniyle teşekkürü borç biliyor, ifade etme gereği duyuyorum. Kendisine bundan fazlasını borçluyum; anlayanlar, biraz anlamışlardır. Denizcidir. Heybeliada Deniz Lisesi/Deniz Harp Okulu mezunudur. Bir süre görevde bulunduktan sonra, hepimizde olduğu gibi, baştan beri merak ettiği, bilmek istediği özümüzü bulmaya; yollara düşmüş birisidir. Görevi bırakır, yollara düşer. Olduğu yerde kalmaz; ''dışarı''ya çıkar; çok uzaklara, bir o kadar yakına, ''biz''e aşina olan bir yere. Başından beri okuduğu, araştırdığı onca kitaplar sonrası anladığı; ''burada bir şeyler bozuk arkadaş''tır. Önce Moğolistan'da 4 yıl devlet üniversitesi; Moğolca, Klasik Moğolca eğitimi. Nedeni açık; bugün bizi biz yapan, aslımızın temelini oluşturan ve bugün maddi ve manevi anlamda yaşamamızı sağlayan, kendimizi ancak bir yere, olguya ait duymamızı sağlayan, bugün yaşadığımız boşluktan ''varlık''a götüren geleneklerimizi ve dilimizin özelliklerini bugün dahi en güçlü biçimde yansıtan, bize, başından beri en yakın topluluk olmaları nedeniyle Moğollar üzerinden ulaşılması gerekene ulaşmak. Kırgızistan, Doğu Türkistan'da eğitim gibi konular, çeşitli Türk topraklarında bulunmalar vb.; bu serüveni izler. Adını doğruca andığım sonuncu yerde sıkıntılar yaşar; erken terk etmek durumunda kalır. Bunun da nedeni malumdur. Altay dilleri çalışır; Sibe/Mançu vs. bunlara dahildir. Bildiğim ve hatta bilmediğim birçok dile vakıftır, her şeyini açıklamaz; başta Türk bölüklerin ağızları, hatta en güç olanları arasında olan Tıva gibi başta olmak üzere, yabancı dil bilgisi de vardır: İngilizce, Japonca vd. Bilinirliği vardır; ancak çok daha fazla bilinmeyi hak eder. Bunun da gerçekleşeceğine inancım tamdır; zira, onun gibi kişilere hepimizin çok ihtiyacı vardır. Ülkemizdeki işini dürüst yapan, gerçek bilim ve hakikat için çalışan, ve üstelik gerçek ''Altaist'' ve ''Moğolist'' sanlarını hak eden bir elin sayılı parmağı kadar çok, çok az insanlardan bir tanesidir. Kimileri gibi, bu sanlar bu kimseler adına anılmasına karşın, Moğollar ile örneğin İngilizce konuşmak zorunda kalmaz.

Kitapları vardır; çalışmaları devam ediyor. İlk düzgün, çeviriden çeviri değil, özgün dilinden, özgün eserden doğruca çeviri yapmak suretiyle ''Moğolların Gizli Tarihçesi'' çevirisi -Kabalcı Yayınevi- onun elinden çıktığı gib, fevkalade olan ve Türk kültürünün bir devresini anlatmayı amaçlayın Çölde Dor romanı da vardır. Bu çalışmayı üç kere okudum. Moğolca romanı da vardır; Moğolistan'da yayımlanmıştır. Bir çalışması ise -araştırma-, ki ileride çıkacağı benziyor; cümle Türk adına büyük değer taşıyacaktır; şahsen hâlâ deyim yerindeyse delicesine beklemekteyim.
Bir yorumumda dediğim gibi, çıkacak olan yeni çalışmasıysa önümüzdeki günlerde piyasaya sürülecek. Bu, Çölde Dor gibi bir roman olacaktır. Adını söyleyim: ''Ölüöne''. Çıkınca forumumuzu haberdar edeceğim. İlki, Turpan dönemi Türk Uygur topraklarında oynarken, bu çalışma Türk Saxa yerinde, yani Sibirya, Sakaların -Moğolların demesiyle Yakutların- yaşadığı yerde oynuyor. Adının geldiği yer ise, burada bulunan bir ırmaktır.

Kısaca; ustamız Türk kültürüne, gelenek ve diline son derece ve gerçek anlamda hakim; kütüphanelerde değil, Türk kültür coğrafyasında yıllarca bulunmuş, görmüş, anlamış, okumuş, yaşamış ve özümsemeyle kavramış olan değerli bir kimsemiz, bilicimizdir. Bu noktada da Türk toplumunun bugün en çok ihtiyaç duyduğu bir bilgesidir; çıkıp gitmiş, aramış ve bulmuş, hâlâ da arayan değerli bir büyüğümüzdür. Tanıtım için çok daha fazlasını söyleyebilirdim; ancak bunun yeteri kadar söz olduğu kanısıyla sizleri sıkmak istemiyor, bu nedenle önceden bildirdiğim tanıtma isteğime güzel bir vesile olan, ustanın son yazılarından olan ve yukarıda andığım ''bozukluklara'' güzel bir atıf yapan çalışmasını aynen aktarıyorum. Bunu da bundan böyle, sıkça yapacağım. Kendisiyle tanışmak isteyen, yakınında kalan, gidip göreyim, sözleşelim diyen için; bilgi verebilirim. Tabi bunca yoğunluk içinde vakti olur mu; o konuda söz veremem. Kendisinin facebook hesabı vardır. Oradan, yazı ve paylaşımlarını da takip edebilirsiniz; ''M Levent Kaya''.

*

“Tonyukuk” Adı Üzerinden İç Asya Alanında Yapılmış Çalışmalara bir Yaklaşım 

Erken dönem Türk kültürü ile ilgili çok değerli birkaç çalışma var ve bunların kaynak olarak sıkça kullanıldığını görüyoruz. Bu çalışmalar verdikleri somut bilgi açısından kuşkusuz çok yüksek değerde işler. Ama çalışmayı yapanlar çoğu zaman oradaki kültürü tanımayan kişiler oldukları için yaptıkları yorumlarda kendi içinde doğup büyüdükleri kültür ortamının çok etkisinde kalabiliyorlar. Bu da somut varlığı doğru anlasak bile ruhunu kaçırmamıza neden olabiliyor. Bu nedenle bu çalışmaların hemen hepsinin çok ciddi eleştiriye ihtiyacı var.

Burada yakın zamanda karşılaştığım bir örneği ele almak istiyorum. Birçok kişinin bu örneği kullandığını gördüm. Jean Paul Roux (hemen herkes bu adı Jan Pol Ruu diye okuyor ama Jan kadın adıdır; dolayısıyla bu adın doğru okunuşu Jon Pol Ruu biçiminde olmalıdır ve oradaki “n” de aslında genizden çok kayıp biçimde çıkar) kitabında “tonyukuk” adını açıklamış. Bu konuda “Tonyukuk giyiminde yağ artığı olan demektir. O zamanlarda giyimi kirli, pasaklı olmak cömertlik timsali sayıldığı için ona böyle ad vermişler” diyor.

Bilenler bilir; ilk dönem Türkologlar kariyerlerine Sinolog olarak başlamış, Çin’in kuzey komşularını çalışırken Türkolog olmuştur. Roux da belli ki Çince kaynaklar iyi okumuş; çünkü “tonyukuk” adının anlamı dönemin Çin kaynaklarında verilmiştir. Bu verilen anlam doğru olmakla birlikte açıklamasını doğru yapan pek olmadı. Ruslar oradaki “yuk” sözünün aslında yağ anlamında “yak” olması ve dolayısıyla adın aslının “tonyakık” ya da “tonyakuk” olması gerekirken, ünlü uyumundan dolayı “tonyukuk” biçimine dönüşmüş olabileceğini önerdiler. Oysa Türkçede ünlü uyumunun böyle bir etkisi olmaz, çünkü bu haliyle de o ad gayet ünlü uyumlu.

İşin doğrusu nasıl mı? Ad şöyle bir formülden oluşuyor: ton+yuk+uk.

“ton” ad sözü günümüzde Türk ağızlarında çok kullanılan ve donanmak eyleminin kökünde de gördüğümüz “giyim, giyecek” anlamına gelen bir söz. Bu bilgiyi birçok sözcükte bulabileceğiniz gibi günlük konuşmalarınıza bakmanız da yeterli olacaktır.

“yuk” ad sözü, aynı zamanda im adı (sıfat) olarak da kullanılabilir, yağlı kalıntı demektir. Kardeşim ve ben küçükken annem bize “tabağınızın yokunu ekmeğinizle sıyırıp yiyin” diye bunu “yok” biçiminde söylerdi. Kaşgarlı Mahmud da Divanının* “yuq” girdisinde “Kâsedeki yemek artığı; bulaşık. Söz uzatımıyla yuq yaq (ya da yaq yuq) biçiminde de kullanılır” der. Bunun altında da bir şeyin bir yere bulaşması anlamında “yuq-” eyleminin örnekleri görülebiliyor. Kaşgarlı’nın Divanı çok önemli bir eser olmasına karşın gereken ilgiyi görmediğini bu örnekten ölçebiliriz. Çözümü çok uzakta aramaya gerek yok.

“-uk” ise, eyleme gelen “-uk” ekiyle benzer bir işlev görmesine karşın, örneklerini “eşik” “törük” gibi az sayıda örnekte gördüğümüz, günümüz Türk ağızlarında kalmamış, ada gelerek yaklaşık “-lı” anlamı veren bir ektir. Evin eşiğinin kapının yanında olduğuna inanıldığı için “eşli, eşi olan” anlamında “eşik” denmiş. Bunun gibi “yukuk” yani yuku olan, yuklu, yağ artığı olan.

Bütün formülü birleştirince karşımıza “giyiminde yağ artığı olan (kişi)” anlamı çıkıyor. yukarıda Çince kaynağın adın anlamını doğru verdiğini söylemiştim, ama tabi Çince kaynak ayrıntılı çözümleme vermemiş. İşte burada Roux’nun yorum yaparken hataya düştüğü yere geliyoruz: Yağlı olmanın ne anlam ifade ettiğine.

Güzel bir örneği size de aktarmak istiyorum: Moğol Ulu Kağanlığı başkenti Harhorin’da “Erdene Zuu=Mücevher (Erdini) Zuu (Buddha inancındaki bir burkan adı)” adında bir manastır kompleksi vardır. Bu kompleks içindeki ana binanın önünde mermer iki ayak üzerine konmuş yine mermer bir levha vardır. Levhaya yakından bakarsanız, zor olsa da “ayet el-kürsî” okunabilir. Aşağı doğru buraya ziyarete gelen Halifelik elçilerinden söz edilir ve en sonda da taşın dikildiği tarih Hicret takvimi ile verilmiştir. Moğollar Arapça bilmez; dolayısıyla bu taşın önemli, kutsal olduğunu anladıkları için (başka biri bunu başka biçimde de yorumlayabilirdi) sonradan üzerine Moğolistan bayrağının uçkurluğuna yakın diliminde gördüğümüz “soyombo” denen şeklin hatlarını kazımışlar. Bu hatlar Arapça yazıdan biraz daha kalın olsa da yalnızca hat olarak geçtiği için ilk konan yazının okunmasına engel olmuyor. Bunun sonucunda bir manastır binası önünde mermer bir levhada okuyamasalar bile kutsal olduğunu anladıkları bir yazı, üzerine bir de soyombo işlendiğini görünce Moğollar taşın üstüne kat kat yağ sürmüşler. Tabi bekledikçe yağ yer yer kararmış da. İşte zaten yazının zor okunma nedeni de üstündeki bu kalın yağ katmanı.

Ama böylece kırın kam geleneğinde yaşayan insanlar onu kutsayıp yücelttiklerine inanıyorlar. Çünkü kır insanlarının evren algısında yağ hem baylık, hem de kutsallık simgesi olarak düşünülür. Bu yüzden de değer verdikleri bu tür nesnelere yağ sürerler. İşte bu algıyla gerçek adı Boyla Bağa Tarkan olan kişiye, giyiminde yağ artığı olan yüce(ltilmiş), kutlu kişi anlamında “tonyukuk” adı vermişler. Kısaca konunun “pasaklı olunca cömert sınıfına girme” ile hiçbir ilgisi yok.

Bu lafı çok uzattığım örnek Roux için de, Grousset için de Eliade için de, bu kültüre yabancı hemen herkesin eserleri için de geçerli. Bunu bilmeden bölgeyle ilgili yaptıkları yorumları öylece yaymak, İç Asyayı Akdeniz kültürüne benzetmek, kısaca Helenleştirmek olur. Buna Samileştirme ve Latinleştirmeyi de eklemek gerekir.

Unutmayalım, Tonyukuk çoktan öldü. O ne ve kim idiyse o idi, artık değiştirilemez. Dolayısıyla onu (ve tarihi diğer kişileri) kendimize benzeten kavramlarla yorumlamak yanlış olacaktır.

- Mehmet Levent Kaya


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 25 Eki 2016, 14:41 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Eklenti: ''Bay'', zengin, ''baylık'', zenginlik demektir. Önceden, kişiler çağırılınca, örneğin Alp demezdik, Alp Bay, Yula Bay, Almıla Bay derdik. Bu, saygı anlatmasıyla, hem kadın hem erkekler için kullanılırdı. Bu ve çok daha fazla örneğe Çölde Dor'da rastlayabilir, okuyup öğrenebilirsiniz. Ölüöne, bu bağlamda çok ''bay'' olacaktır.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 25 Eki 2016, 22:05 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Divan'dan Seçmeler -4-

Adaşlık

Vefa, sadakat, bağlılık.

Almıla

Elma.

Alpagu(t)*

Tek başına düşmana saldıran, hiçbir biçimde yakalanamayan savaşçı.

*Eklentim: Sondaki ''t''li biçimi, aslında çoğuldur, zira -t, -n eki gibi ve bugün kullandığımız -lar/ler eki gibi bir çoğul ektir. Kaşgarlı'nın çağında (1070; düz 11. yüzyıl suları) bu çoğul ek artık kullanımdan düşmüştür; ancak söz bu çoğul biçimiyle ''ağırlığı'' nedeniyle varlığını korumuştur. Tekil biçimi ''alpagu/alpağu''dur.

Alkış

Dua etme; övme; birinin iyiliklerini faziletlerini bir bir sıralama.

ol beğke alkış birdi: O beyi övdü.

Amaç

Amaç, hedef.

amaçlık yir: Amaçlık yeri; nişangâh.

Anaç

''Halkın annesi''ymiş gibi bilgece davranan küçük kız çocuğu. Bu ad bir sevgi göstergesi olarak verilir.

Ataç

Büyük bir adammış gibi davranan küçük çocuğa ataç oğul denir.

Çavlı

Şahin.

Çın

Doğruluk, doğruculuk.

çın aydıŋ: Doğruyu söyledin.

Çıkan

Teyze oğlu.

İm

Askeri birlikler arasında kullanılması için hakanın belirlediği parola; bu bir kuşun ya da silahın adı ya da bambaşka bir sözcük olabilir. İki birlik karşı karşıya geldiğinde bunların yanlışlıkla birbirlerine saldırmamalarını ve kendi adamlarını tanımalarını sağlamak için kullanılır.

Kökşin

Gök-mavisi rengi.

Kuyaş

Yazın olan şiddetli sıcak; çok parlak güneş ışığı.

Teke

Erkek keçi. Buradan hareketle sakalları seyrek olan birine, bunlar teke sakalına benzetilerek, teke sakal denir.

Temür

Demir. Şu atasözünde de geçer,

kök temür kirü turmas: Mavi demir [kılıç] zarar vermeden geri durmaz (hareketini bitirmez; çünkü bir şeye vurulduğu zaman onu yaralar). Bunun bir başka anlamı daha vardır. Kırgızlar, Yabakular, Kıpçaklar ve diğerleri biriyle ittifak yaptıklarında ya da yapılan bir antlaşmaya taraf olduklarında kınından sıyrılmış bir kılıcı onun önüne yanlamasına koyarak bu kök kirsun kızıl çıksun: antlaşmayı bozarsam bu mavi (demir; ''kılıç'') girsin, kızıl -kanlı- çıksın, derler. Bu, onların kılıç tarafından katledileceği, çünkü büyük kudrete sahip olduğuna inandıkları demirin onlardan öç alacağını anlatır.

Teŋiz

Deniz.

Törü

Töre; gelenek. Şu atasözünde de geçer,

il kalır törü kalmas: Ülke terk edilir, ama töre terk edilmez.

Bu atasözü, ataların törelerine bağlı kalmayı öğütlemek için kullanılır.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 26 Eki 2016, 20:30 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
"Savaş Sanatı" Sözü Üzerine

İngilizce'de "Martial Arts" olarak adlandırıldığı için, dilimizde de "Savaş Sanatı" adıyla tanımlanan bir kavram var.

Kaşgarlı Mahmud'un divanına bakarsak, günümüz Türkçesinde çok önemli bir yanlış algı olduğunu görüyoruz. Günümüzde birçok kişi "us" sözünü akıl olarak anlar. Oysa Divan'da, "ukmak=anlamak" eyleminden "ukuş=akıl" anlamına geldiğini buluruz. "uz" girdisi karşısında ise "yetenek, sanat" yazdığını buluruz. Günümüzde de "usta" sözü bu kökten türemiştir; sanatında ustalaşmış kişiler için kullanırız.

Kuşkusuz batı için bu kavram çok "uzak doğulu"dur ve hemen bütün terminolojisi çeviridir. Burada "Art" olarak çevirilen söz Çince "tao" ya da daha yaygın bildiğimiz Japoncasıyla "do"dur. Bu kavram imi genel olarak "yol, yöntem" olarak bilinir. Ama bu sözün bir anlamı daha vardır.

Moğollar yüzlerce yıl Türklerle iç içe yaşamış boylar topluluğudur ve bu süreç içinde de ortak bir kültür yaşamışlardır. Kültür, dışarıdan bir etki gelmedikçe süreklilik ilkesini korur. Bu yüzden günümüz Moğollarında bazı gelenekler bu ilke uyarınca canlılığını sürdürmektedir. Moğolistan'da yaptığım bir metin çalışmasında, bakşısından kılıç dersleri alan bir genç vardı. Bir gün bu genç alıştırma yaparken gören bir arkadaşı ona bir soru sorar. Ben bu soruyu, batılı algısıyla "sen kılıç sanatı da mı biliyorsun?" anlamına gelecek biçimde Moğolcalaştırmıştım. Hocam bunu okuyunca "Bu çocuk ne yapıyor? Kılıç mı üretiyor?" diye sordu. Alıştırma yaptığını söylediğimde "Çi selmiin erdem ç meddeg üü?= Sen kılıç erdemi de mi biliyorsun?" biçiminde düzeltti.

Kem yazıtları çok kalabalık bir arşivdir. Bunlar içinde oldukça ünlü bir Bars Beğ yazıtı vardır. Bu yazıtta Bars Beğ halkı için yaptıklarını anlatırken "er erdemim bar üçün..." der.

Bütün bunları alt alta koyunca, "Savaş Sanatı" sözünün Türkçe için çok doğru bir "çeviri" olmadığı, daha doğrusunun ise,

- Savaş Erdemi

- Er Erdemi

- Alp(lık) Erdemi

gibi sözler olacağı ortaya çıkar. Ayrıca hocamın yazdığı cümlede olduğu gibi

- Kılıç Erdemi

- Süngü Erdemi

gibi, ilgili konu başlığına özel ders adları bile konulabilir.

- Mehmet Levent KAYA

*

1-) ''er erdemim bar üçün'' = er/-lik erdemim var olduğu için.
2-) bakşı = öğretmen.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 27 Eki 2016, 00:41 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Dil Hazinesinden

Ne dil gelenekten, ne de gelenek dilden bağımsız düşünülemezler. Kendimizi anlamak istiyorsak, dilimizi de anlamak zorundayız. Zira, dil, bir toplumun anlayışı, bakış açısı, inanışları, sevgileri, yadsımaları, kabulleri, dünyayı görüşü doğrultusunda gelişir, ona göre biçimlenir. Bu bağlamda onun görgüsünün [kültür] aynasıdır; benzetme doğru olacaksa, ''tersten okuması''dır. Kısaca dil, bir toplumun geçmişi, bugünü, ve; geleceğidir. Her şeyi anlamak, onda gizlidir desek, çok yanılmış olmayız. Bugün, farkında olmasak da, bazen gündelik kullanımda, bazen Anadolu'muzun bir köyünde, bazen hepimizin bildiği, sıradan olan -/görünen; ama olmayan- bir deyimde 1500 yıl önce kullandığımız binlerce söz karşımıza kolaylıkla çıkabiliyor. ''Türkçe'nin Kayıp Kelimeleri (2. Baskı, 2015)'' adlı çalışmada denk geldiğim, ki bu çalışmadaki tüm sözcükler Anadolu'nun köylerinden köşelerinden toplanmış sözler olup bugün hâlâ kullanılmaktadırlar, Orkun yazıtlarından ya da diğer klasik dönem Türk dil malzemesinden bildiğimiz gündelik kullanımdan düşmüş sözler buna örnektir. Bugünkü dilimiz, bugünkü gündelik kullanımımız; buna örnektir. Ama önemli olan, bunun farkında olmaktır. Bu ''bağ''ı kurabilmektir. Birkaç ulus dışında, bu baylığa sahip olan hiçbir kimse yoktur.

Eğer bağımsız, yerli ve kendi olan bir gelecek istiyorsak; bizi buna götürecek şeyleri çok iyi bilmemiz gerekir. Bu yürütücülerden birisi dildir. Kendim bu konuda ileriki zamanda bir çalışma ele almayı düşünmek ve bunu dillendirmiş olmakla birlikte; Cengiz Özakıncı'nın ''Geçmişten Günümüze Türklerde Dil ve Din'' adlı çalışmasına dilin önemi konusunda bakılmasının yararlı olacağı kanısında olup bunu söylemekle şimdilik yetinmek istiyorum.

Önceki birkaç paylaşımda biraz serpiştirerek Kaşgarlı atanın divanından örnekler verip, verdiğim örneklere de dikkat ederek, hem esere, hem sözlere ve de yapılışlarına ve dolayısıyla da ''ruhları''na dikkat çekmeye çalıştım. Yazıktır ki farkında değiliz, ancak her açıdan, her alanda çok büyük ve bay bir geçmiş ve kaynak birikimine sahibiz. Kaşgarlı Mahmud'u ve divanını, aynı Orkun yazıtlarının olduğu gibi, ünlü oluşları nedeniyle biliriz. Ancak bunlar, koca denizin ''kıyıya vuran''larıdır. Bu nedenle bu başlık altında, birisi yine bilinmek ile, iki başka esere değinip, onlara dikkat çekmek ve onlardan örnekler vermek istiyor, bunu yaparken de özellikle bir konuya ayrıntılı imlemek istiyorum. İlki, Kaşgarlı atanın divanından sonra en önemli sözlük konumunda olan Mukaddimetü'l Edeb eseridir. Bu eser, açıklama (tefsir) ve sözlük (lügât) bilgini Zamahşârî'nin 1127-1144 yılları arasında yazıp, Hârizimşah Atsız'a sunduğu bir Arapça uygulama sözlüğüdür. Eserdeki Arapça sözcük ve kısa sözlerin anlamları satır aralarına pek çok yazmada Türkçe, Farsça, bir yazmada da bunlara eklemeli Moğolca, bir yazmada ise yalnızca Hârizimce (İranî dil) ile yazılmıştır. Bilinen bu yazmaların arasında en eskileri Türkçe ve Farsça çevirili olan yazmalardır. Benim elimdeki çalışma, söz konusu eserin Türkçe çevirili Şuşter (yer adı) yazmasını işliyor. Nuri YÜCEL, Türk Dil Kurumu Yayınları.

İkincisi, birçoğumuzun bildiği Kutadgu Biliğ'i konu alan bir çalışmadır. İbrahim TAŞ, Kutadgu Bilig'de Söz Yapımı, Türk Dil Kurumu Yayınları. Zaman içerisinde, elimdeki tüm kaynakları ve tüm bilgilerimi değerlendirip burada paylaşmak istiyorum. Hem bildiğimi vermek, hem kendimi geliştirmek; temel amaçlarımdır.

*

Atçı

Süvari.

çı

Aşçı.

Basımçı

Baskıcı, zulmeden, zalim.

Başçı

Başkan, şef.

Bedizçi

Nakkaş.

İşçi

İşçi.

Okçı

Ok atıcısı; ok yapan usta.

Otaçı

Hekim. ''ot'' = bitki.

Sözçi

Sözcü.

Antdaş

Ant ortağı; kan kardeşi (antlığ adaş).

Ar(t)daş*

Arkadaş.

*Eklentim: Art; ardından (duran).

Koldaş

Arkadaş.

Sözdeş

Sözdeş, muhattap.

Birtem

Bütünüyle, tamamen.

Erdem*

Erdem, fazilet.

Kaşgarlı Mahmud divanında ''erdem'' girdisinde söz için, ''Övülmeğe değer iş, fazilet.'', der.

Tılmaç

Dilmaç, çevirmen, tercüman.

Sığırtmaç

Sığır çobanı.

ığ

Acı.

Ağrığ

Ağrı.

Asığ

Yarar, fayda.

Bağ

Bağ.

Tağ

Dağ.

Bil

Bilgi.

Bus

Pusu.

İs

Sıcak, ısı.

Katığ

Katı.

Sarığ

Sarı.

Bilge

Bilgili. Bilge.

Tamga

Damga.

Kısga

Kısa.

Yinçge

İnce.

Turgak

Nöbetçi.

Tutgak

Yukarıda andığım anlam ile, KB'de ''öncü'' olarak geçer.

Yatgak

Bekçi, muhafız.

Ternek

Dernek. n, özgün sözde geniz n olup, ardından da kimi sözlerde görüldüğü gibi ''g''li olabilir [terŋgek; değilse, terŋek]. KB, yani Yusuf Has Hacip (11. yüzyıl) döneminde artık ''ternek'' olmuş; geniz n gitmiş, g ise çoktan düşmüştür.

Törütgen

Yaratan. Tanrı.

Yaratgan

Yaratan. Allah.

Ugan

Kadir, muktedir. Aynı anda Tanrı'nın im adı (sıfat). Ugan Teŋri. Kadir, Muktedir, her şeye gücü yeten Tanrı.

Bilgen

Bilen, bilgin.

İçkin

Yakın arkadaş.

*içkinlik = yakın arkadaşlık.

Azgın

Azgın, azılı.

Köçgün

Göçgün, göç eden.

Tanuk

Tanık.

Tayak

Dayak, değnek.

Tutak

Dudak.

Tetik

Zeki, akıllı. Bildiğimiz ''tetikte olmak'' deyimimizdeki söz.

Toprak

Toprak.

Tilek

Dilek.

Taya

Dayanma gücü, dayanç.

Bası

Baskı, tazyik, zulüm.

Ezi

Ezinç, üzüntü.

Barım

Varlık.

Ölüm

Ölüm.

Yarım

Yarım.

Yok

Yokuş.

Yarış

Özgün anlamıyla ''ova''.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 27 Eki 2016, 11:54 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Er Erdemi

“Er erdemi”nden söz etmişken, “erdem” sözünün batıda, doğuda ve özellikle Türk toplumunda taşıdığı anlamı ele almak istiyorum.

Batıda bu kavram çoklukla Latin kökenli “virtue” sözüyle karşılanır. wiktionary sitesi “virtue” girdisinden:

from Latin virtus (“manliness, bravery, worth, moral excellence”), from vir (“man”)

Latince virtus (“erkeklik, cesaret, değer, ahlakî kemal”), o da vir (“adam”)dan

Açıklamalar da şöyle:

1. (obsolete) The inherent power of a god, or other supernatural being. [13th-19th c.]
(geçmiş) Bir tanrı ya da başka doğa üstü varlığın kalıtsal gücü. [13-19. yy]

2. The inherent power or efficacy of something (now only in phrases). [from 13th c.]
Bir şeyin kalıtsal gücü ya da etkisi (şimdi ancak cümlelerde). [13. yy.dan]

3. (uncountable) Accordance with moral principles; conformity of behaviour or thought with the strictures of morality; good moral conduct. [from 13th c.]
(sayılmaz) Ahlak ilkelerine uygunluk; davranış ya da düşüncenin ahlak yazıtlarıyla uyumu; iyi ahlakî tavır. [13. yy.dan]

4. A particular manifestation of moral excellence in a person; an admirable quality. [from 13th c.]
Bir kişide ahlakî kemalin kısmî sergilenmesi; hayranlık duyulacak bir nitelik. [13. yy.dan]

5. Specifically, each of several qualities held to be particularly important, including the four cardinal virtues, the three theological virtues, or the seven virtues opposed to the seven deadly sins. [from 14th c.]

Özellikle, dört ana erdem ile üç ilahiyatçı erdem, ya da ölümcül yedi günaha karşılık yedi erdemi de içeren, özellikle önemli olduğu kabul edilen bazı niteliklerin her biri.

6. An inherently advantageous or excellent quality of something or someone; a favourable point, an advantage. [from 14th c.]
Bir şey ya da kişinin kalıtsal olarak üstün ya da kusursuz niteliği; arzu edilen bir ayrıntı, bir avantaj. [14. yy.dan]

7. A creature embodying divine power, specifically one of the orders of heavenly beings, traditionally ranked above angels and below archangels. [from 14th c.]
Özellikle göksel varlıklar düzeninden biri, gelenekte meleklerin üstünde ve baş meleklerin altında yer alan ilahî gücü taşıyan bir yaratık. [14. yy.dan]

8. (uncountable) Specifically, moral conduct in sexual behaviour, especially of women; chastity. [from 17th c.]
(sayılmaz) Özellikle kadınların cinsel davranışta ahlakî yaklaşımı; iffet. [14. yy.dan]

Erdem anlamında Uzak Doğu’da kullanılan "kanzı" karakteri ve bu karaktere karşılık yine sözlükte verilen anlamlar.

德 (de, dōk, toko)

1. 升,登 : Litre, Gordon.

2. 道德,品德。例:德行; Etik, ahlak. Örnek: erdem.

3. 有道德 : Ahlak varlığı.

4. 有品德者,賢明的人 : Erdemli insan, bilge kişi.

5. 行為,操守 : Davranış, tavır.

6. 恩惠,恩德 : Şeker.

7. 感恩,感激: Şükran, minnettar.

8. 善行,仁愛,仁政: İyi amel, sevecen, yardımsever.

9. 心意,情意。例:一心一德: Kalp, sevgi.

10. 德教,教化 : Ahlak eğitimi, aydınlanma.

11. 客觀規律 : Amaç, yasalar.

12. 性質,屬性。例:水德 : Doğa, nitelikleri. Örnek: Su erdemi (“En iyisi su gibi olmaktır” diye bir öğreti var).

13. 福,喜慶之事: Kutsama, mutlu şeyler.

14. 古代指幽隱無形的“道”顯現於萬物,萬物因“道”所得的特殊規律或特殊性質 : Eski soyut "inzivaya giden yol" görünür, her şeyi "Tao" özel kanunları düzenler.

15. 古代特指天地化育萬物的功能: Özellikle antik dünyada ortaya çıkan varlıkların işlevi.

16. 通“得”。得到: "Olsun" anlamında. Sahip olmak; edinmek.

17. 通“直” : “düz” anlamında.

18. 通“植”。正立 : "bitki" sözünden. Dik.

19. 國名。“德意志、德國”的簡稱。例:德語 : Ülke adı. "Almanya" ve Alman dili.

20. 星名 : Yıldız adı.

21. 水名。黃河的別稱 : Su adı.

22. 姓: Soyadı.

[14. Girdide geçen ve bu alanda kullanılan (buşido, judo, kendo) söze yine sözlükte verilen anlamlar:

道 (tao, do)

1. Söz

2. Yol

3. Yol göstermek

4. Yol, yordam, yöntem

5. Yönetim birimi. Feodal Japonya birkaç “do”ya bölünerek yönetiliyordu, bugüne ulaşan örnek Hokkaido. Kore’de ise bu uygulama günümüzde de sürüyor.

6. Soyadı.]

- Mehmet Levent KAYA


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 27 Eki 2016, 12:05 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Türk Savaş Sanatı diye bir şey var mıdır?

"Savaş sanatı" tamlaması geçince akla ilk olarak uzak doğulu ulusların öncelikle savaşçı sınıflarını yetiştirmek, ayrıca spor olması amacıyla belirli okullarda öğretilen, bunun yanında Hint kıtası ve güney doğu Asya toplumlarında da benzerleri bulunan bedensel eğitim etkinlikleri gelir.

Bozkır kavimlerinde bu olgunun böyle tekil bir adı olduğuna rastlamadım. "Kılıç erdemi," "süngü erdemi," gibi tamlamalar geleneğe daha uygun etiketlerdir. Bu yönde düşünülürse tümüne ortak bir ad olarak "Süngüş (savaş) erdemi," "Er erdemi" ya da "Alp erdemi" gibi tanımlar, Türkçenin klasik dönem yazılı metinlerinde de karşılığı bulunan daha uygun kavram imleri olabilir.

Peki, Türklerin bu türlü eğitim verdikleri, ya da savaşçı sınıfını yetiştirdikleri bir "kitap bilgisi" var mıydı? Ya da daha doğrusu Türkler savaşçı sınıfını nasıl yetiştiriyordu.

İşin doğrusu bozkır kavimlerinin "alp erdemi"ne birinci öncelikle giren beden eğitimi "güreş"tir. Kırkpınar'da örneğini gördüğümüz yağlanarak güreş tutmak ise bu sporun doruk noktasıdır.

Bozkır kavimlerinin yerleşik, tarımcı ve tüccar toplumlar gibi, çoklukla da paralı olan özel bir savaşçı sınıfı yoktur. Dolayısıyla aslında böyle bir okul da, bu işin bir kitabı da yoktur. Kaynaklar bozkır kavimlerinin boy (ya da birlik) olarak ava çıktığını, sürek avı yaparken aralarında avın dikkatini çekmeyen işaretlerle anlaşarak tek bir bünye gibi hareket ettiklerini, av sırasında öğrendikleri bu hareketleri savaş meydanlarında da uyguladıklarını anlatıyor. Bu geleneğin yakın zamana kadar Osmanlı sarayınca da uygulandığını hatırlayalım.

Bu bozkır kavimlerinin birincil silahının ok-yay ikilisi olduğunu gösterir. Tarihte yaycılık yetenekleriyle ilgili birçok simge kullanılmış ve günümüze ulaşmıştır. Islıklı oklarla yapılan alıştırmalar o av uygulamasının anılarıdır. Birçok devlet ve kurumun armalarında ve boy damgalarında ok-yay simgelerini görürüz. At üstünde yay geren savaşçı görselleri de bu sporun doruk noktasıdır.

Bozkır kavimleri elbette savaştıkları diğer toplumlar gibi kılıç, süngü, balta ve topuz gibi silahlar da kullanıyorlardı. Balta ve topuz güncel modaya ve ihtiyaca göre taşınan, ama ağırlıklı olarak hafif atlı birliklerden oluşan Türk ordularında çok tercih edilmeyen silahlardır. Süngüler Asya geleneğine uygun olarak genelde iki adam boyu kadar uzunluktadır, ucunda da yaklaşık bir kasap bıçağı büyüklüğünde uzun ve enli bir ağzı bulunur. Süngü özellikle dürtmek için kullanılmakla birlikte, Orkun yazıtları, Manas destanı gibi kaynaklarda uzaktan atarak da kullanıldığıyla ilgili bilgi de bulunur. Atlı cirit bu sporun doruk noktasıdır.

Kılıç önem sırasında belki de ok-yay ikilisinden hemen sonra gelen silahtır. Bozkır kavimleri uzun süreç içinde çeşitli kılıçlar kullanmıştır. Bu konuda çok zengin bir çalışma yapmış olan Bahaeddin Ögel, düz ve iki ağızlı kılıcın Çin geleneği iken, hafif eğri tek ağızlı kılıcın Türk geleneği olduğunu açıkça yazıyor. Elbette bozkır kavimleri yerleşik yabancılardan başka kendi aralarında da savaşıyorlardı. Bu sırada at üzerinde oldukları için kılıçları tek elle tutmaya elverişli, karşısındaki atlı olduğundan çoklukla üstten kesmeye yönelik darbeler, yaya birine karşı ise zırhının kolay olacak koltuk altı ya da boyun gibi bölgelerine ciddi yaralar açacak kesikler atacak biçimde yapılıyordu. Kılıç hafif biniciye ağırlık yapmayacak biçimde ince ama iyi kesecek kadar enli, bele asılacak kadar uzun, ve at üstünde koşarken karşıdaki kişiye kesik atacak açıda hafifçe eğri idi. Yay gererken kılıcı kınına geri koyup ya da elden bırakarak zaman kaybetmemek için harika bir yöntem bulunmuştu. Kılıcın kabzası elin kavradığı yerden geriye hafifçe incelerek uzuyor ve ucunda avuç içine sığacak bir düğümle bitiyordu. Savaşçı yay gereceği zaman bu düğümü avcunun içinde kalacak biçimde tutup kılıcın kabzasının o ince bölümünü orta ve yüzük parmakları arasından geçirerek baş ve işaret parmağıyla da keşinden ok çekip alıyordu. Böylece zaman kaybedilmemiş, sürat saklanmış oluyordu. Yayın diğer kültürlerden farklı olarak başparmak ile gerilmesinin gizemli nedeni budur. Ne yazık, bu sporun günümüzde herhangi uygulaması yok.

Savaşa giderken başlarını koruyacak metal başlıklar giyiyorlardı. Kaşgarlı Mahmud Divanında buna "(y)uşuk" dendiğini yazıyor. Günümüzde daha yaygın bilinen "tolga" sözü ise Moğolca "duulga" sözünden uyarlamadır.

Bedene omuzları, göğsü, sırtı ve kolları örtecek koruyucu bir kat giyiyorlardı. Bunlar daha doğudayken genelde birbirine tutturulmuş metal plakalardan oluşuyorken, İpek Yolu ve batıya geldikçe tel dokuma zırhlar da giyilmeye başlanmış. Buna "yarık" dendiğini en erken dönemden kalma yazıtlardan beri görebiliyoruz.

Bunun dışında dirseğe kadar bileğe, özellikle kılıç dövüşünde rakibin darbelerinden koruyacak kalın deri ya da parçalı metalden koruyucular sarılıp metal kelepçe ya da sırımla tutturuluyordu. Buna "kolçak" deniyor.

Bozkır kavimleri süngü dışındaki silahlarını giyimlerinin belini tutturmak için bağladıkları enli kuşaklarına asıyorlardı. Yine Kaşgarlı Divanında, yay konan kılıfa "kurman" ok konan kılıfa da "keş" dendiğini yazıyor. Yine günümüzde yaygın olarak bilinen "sadak" sözü Moğolca "saadag" sözünden uyarlamadır.

Savaşa giderken bir birlik olarak bir araya gelmiş olan erlere de ortak bir adla "çeriğ" deniyordu.

- Mehmet Levent KAYA


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 27 Eki 2016, 19:25 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Türk Kentine Örnek: Por Bajın

Arkeolojik veriler, buluntular ve keşfedilen kalıntılar bize, erken dönemlerde kendi anlayışımız ve koşullarımız doğrultusunda kentler oluşturduğumuzu gösteriyor. Bunu, Hun dönemine kadar götürmek mümkün. Türkçede kente ''balık'' denir. Bu sözün başındaki ''bal''ın, ''balçık'' sözünde görülenle ilgisi olduğu düşünülüyor. ''Por Bajın'' olarak kimimizin belki duyduğu eski Türk Uygur kentinin adındaki bu ''por'' da, sonradan dönüşmüş ve yukarıdakiyle bir ilinti içerisinde ya da aynı söz olduğu düşünülmekte. Tıva -Türkçesi- ağzı olan ''por bajın'', ''toprak kale'' olarak çevirilip, aşağıda görülen ve Ötüken Türk Uygur Kağanlığı döneminden kalma bir kentin bugün anılan adıdır. Büyük şans; bugün ''istenilen'' durumda olmasa da, hatları açık görülebilmektedir. Bu kent, aynı anda konumu nedeniyle Türk taktik/stratejik düşüncesinin de güzel bir yansımasıdır.

Resim

Resim

Görseller, Osman MERT'in ''Ötüken Uygur Kağanlığı Dönemi Yazıtlarından Tes - Tariat - Şine Us'' adlı çalışmasındandır.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 29 Eki 2016, 22:44 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Tonyukuk'un Yaşamı Boyunca Savaşımı

29 Ekim adına Tonyukuk'un sözlerini günümüz Türkçesiyle veriyorum. Çeviri, doğru anlama için yazıt metnine sıkı değil, anlaşılma gereği daha serbest olacaktır. Ancak bunu yaparken benzetme vb. içeren yerleri bu (ata-)sözlerin görülüp bilinmesi için değiştirmeden vereceğim.

İyi okumalar diliyorum. Kimi şeyler dikkatli okuyanların gözüne çarpacaktır.

Kutlu olsun.

*

Birinci Taş

Bilge Tonyukuk ben. Çin ülkesinde doğdum. Hayata geldiğim o çağda, Türk halkı Çin'e bağımlı hale gelmiş, erkini, devletini yitirmiş olup devletsiz, erkinden yoksun idi. Türk halkına hanlık/önderlik edecek kimse çıkmadığından, bu halde Türk halkı, eninde sonunda Çin'in erkini yok sayıp başkaldırdı. Sonraysa han sahibi oldu; ancak hanını bırakıp yine Çin'e tâbî oldu. Bu yüzden kuşkusuz Tanrı böyle demiştir: ''Sana önder verdim; ancak onu yalnız bırakıp, terk edip yine başkasına tâbî oldun.'' Böyle yaptığın için kuşkusuz Tanrı seni öldürmüş. Türk halkı öldü, ortadan kalktı, yok oldu. Türk Sir Halkı yerinde boy -halk- kalmadı*. Sonra; köşe bucakta, dağda yabanda kalanlardan derlenenler; yedi yüz kişi oluşturdular. İki kanatları atlı, bir kanatları yaya idi. Bu yedi yüz kişiyi yönetip yol gösteren büyük, Şad kurunda bir kimse idi. Benim yol göstermemi istedi. Böylece danışmanı sözcüsü ben oldum; Bilge Tonyukuk. Kendisini başımıza, erlere kağan mı kılayım dedim kendi kendime. Düşündüm. ''Zayıf boğa semiz boğayla ırakta döğüşse, hangisinin zayıf, hangisinin semiz olduğu kolaylıkla bilinemezmiş.'', diye düşündüm. Bundan dolayı ardından Tanrı bana yol gösterdi, bilgi verdi. Bu bilgi doğrultusunda bizzat ben kendisini kağan yaptım. Bilge Tonyukuk Boyle Bağa Tarkan, ben, İlteriş Kağan ile böylece birlikte hareket edip, güneyde Çinlileri, doğuda Kıtanları ve kuzeyde Oğuzları** çokça öldürdük, yok ettik. Bilgesi ve çavuşu' bizzat bendim.

Çoğay'ın kuzeyinde bulunan kara kumlu yerde savaşım verip ayakta kalmaya çalışıyorduk. Yaban dirisi avlayarak, tavşan yiyerek geçiniyorduk; halkın boğazı tok idi. Ancak tetikteydik; düşmanımız ocak çevresi gibi, biz de aş gibiydik. Bu biçimde yaşarken, Oğuzlardan bir kaçak geldi. Sözü şöyle: Dokuz Oğuz halkının üzerine kağan geçti. Çin’e General Kunı’yı, Kıtanlar’a Toŋra Esim’iyi göndermiş ve şu sözü iletmiş: ‘’Az sayıdaki Türk yürümeye başlamış. Kağanı alp, sözcüsü bilge imiş. O iki kişi var olduğu sürece, seni, Çin’i öldürecektir derim; doğuda Kıtanları öldürecektir derim ben; Beni, Oğuz’u öldürecek, derim ben. Çinliler güney yönden, Kıtanlar doğu yönden, ben de kuzey yönünden hücum edeyim. Türk Sir halkı yerinde erkli olmasın; hatta mümkünse tamamen yok edelim.’’

Bu sözü işitip gece uyuyasım, gündüz de oturasım gelmedi. Durumu kağanıma ilettim. Şöyle dedim: ‘’Çin, Oğuz ve Kıtan, bu üçü bir araya gelirse tam ortalarında kalacağız. Eli kolu bağlı, içi dışı tutulmuş gibiyiz. Yufka olanı delmek kolaymış. İnce olanı koparması kolaymış. Yufka kalın olsa delmesi güçmüş. İnce yoğun olsa koparması güçmüş. Doğuda Kıtan’dan, güneyde Çin’den, batıda Hotan’dan, kuzeyde ise Oğuz’dan üstümüze gelecek ikişer üçer bin asker var gibi görünüyor.’’ Böyle durum muhakemesi yaptım. Kağanım, ben, Bilge Tonyukuk’un sözlerini iyice dikkate aldı ve değerlendirdi. ‘’Doğru bildiğin, doğru duyduğun biçimde yönlendir.’’, dedi. Orduyu Kök Öŋ’ü güçlükle aşırtıp Ötüken taygası yönünde yürüttüm. İngek Kölekin Toğla’da Oğuz ordusu geldi.

Ordusu üç bin askerden oluşuyordu. Biz iki bin idik. Savaştık. Tanrı esirgedi; hepsini bozguna uğrattık. Hepsi ırmağa düştü. Yol, savaş meydanı üzerinde dağılanlardan da çokça ölenler oldu. Bundan sonra Oğuz halkı tümüyle bize gelip tâbî oldu. Türk halkını Ötüken yurduna ben özüm Bilge Tonyukuk getirttim. Ötüken yurduna konup yurt edindiğimizi işitenler dört yönden; batıda, güneyde, kuzeyde ve doğuda bulunan halk bize gelip tâbî oldu.

*

İki bin kişi idik. İki büyük savaşımız olmuştu. Türk halkı yaratılalı, Türk kağanı tahta çıkıp yöneteli Şantuŋ kentine, Taluy ırmağına vardığı yok imiş. Kağanıma danışıp ordu çıkardım. Bu iki yere ulaştım. Yirmi üç kenti ele geçirdim, fethettim. (...)

*

Çin hükümdarı düşmanımız idi. On Ok kağanı düşmanımız idi. Çok sayıdaki Kırgız ve güçlü kağanı düşmanımız oldu. Bu üç kağan danışıp, Altın taygasında buluşalım, demiş. Doğudaki Türk kağanına karşı ordu yürütelim, demiş. „Onunla savaşmasak, şimdi ordu yürütmesek, saldıracağı zaman belli olmaz, ne zaman olursa; kağanı alp, danışmanı da bilge imiş; o, bize doğru yürüyecek ve bizi kesin surette öldürecektir. Üçümüz birleşip ordularımızı kavuşturup yürütelim ve yürütücü güçlerini yok edelim.“, demiş. Türgiş kağanı da böyle deyip buna katılmış; „Benim olan halk orada.“, demiş. „Türk halkı zaten karışıklık içinde, Oğuz(lar)ı dağılmış, huzursuzluk içinde imiş.“, demiş. Bu sözleri işittiğimde yine gece uyuyasım, gündüz de oturasım gelmedi. Şöyle düşündüm: „Önce Kırgız’a doğru yürüsek yeğ olacak gibi duruyor.’’ Köğmen yolunun durumu iyi değilmiş diye bilgi aıp bu yolun seçilmesinin doğru olmayacağı kanısına vardım. Deneyimli bir kılavuz aradım. Çölgi Az’larından bir adam buldum. Kendisinden şu bilgiyi aldım: Azların ülkesinden geçen bir yol varmış. Tam bir atlının geçebileceği kadar türden bir yolmuş. Kendisi bu yoldan gitmiş; biliyormuş. Bu yoldan gitsek iyi olacak dedim. Tekrar düşündüm. Kağanıma danıştım. Orduyu yürüttüm. Ak Termel'den geçerek vakit kazandık. At üzerinde karı sökerek güçlükle yol aldık. Tam on günde güçlükle, dolana dolana yolun büyük kısmının sıkıntılı kısmını aştık. An geldi, yerçi yolunu şaşırdı; bizi, tüm orduyu sıkıntıya soktu; ve boğazlandı. Kağan bu duruma sıkılıp acele edilmesini istedi. Anı ırmağına vardık. Güçlükle yol aldık; durakladığımız yerlerde atlarımızı ağaçlara bağlayıp dinlenip ırmaktan su içip, yemek yiyorduk. Güç seferdi. Gündüz demeden, gece demeden yürüdük, yol aldık. Kırgız'a vardık; ve onu uykuda bastık. Uykularını süngülerimizle açtık. Kağanları, orduları toplandı derlendi. Savaştık. Yendik. Kağanlarını öldürdük. Kırgız halkı kağana tâbî oldu, boyun eğdi. Köğmen taygasını dolanarak geri döndük. Kırgız yürüyüşünü arkamızda bıraktık.

*

Bütün bunlardan sonra Türgişler'den haber geldi. Kaçak geldi. Sözü, aynıydı. Türgişler, orduyu yola çıkarmış, dedi. Çin ordusu da varmış. Tüm bu durumların üzerine, vakitsiz vakitsiz kağan, ''Katun uçup gitmiş, benim yoğ törenini yapmak için geri dönmem gerek.'', dedi. Ordunun buyruğunu İnel Kağan''' ile Tarduş Şad'a bıraktı. Banaysa, ''Bu orduyu yönlendir; yönet, ilet.'', dedi. ''Verilmesi gereken bir kıyın'''' varsa; bildiğin gibi yap, sana bir şey söylememe gerek yok.'' ''Durumların gelişmesine göre hareket edin.'' Altın taygasında yerimizi almıştık. Sonra, üç çaşıt geldi. Hepsinin bildirdikleri aynıydı. Ordular toplanmış, Yarış ovasında toplanalım demişler. Bu istihbaratı alınca, hemen kağana iletilmesini sağladım. İlettiği yanıt, ''Oturun; ilerlemeyin!'', imiş. ''Yelmeleri, karguları iyi yerleştir, konumlandır. Sakın baskına izin verme!'', diye buyruk vermiş. Apa Tarkan'a ise, benden habersiz, gizli söz iletmiş. Demiş ki, ''Bilge Tonyukuk aksidir, üste çıkan bir kişidir; baskın gelir! ''Yürüyelim!'', diyecektir! Böyle yaparsa, sakın desteklemeyin!''. Bu gizli sözün bana ulaştırılması sonrası orduyu hareket ettirdim! Altın taygasını yol olmaksızın aştık. İrtiş ırmağını geçit olmaksızın geçtik. Geceleyin akını başlattık, yol aldık. Tan atarken Bolçu'ya ulaştık.

İkinci Taş

Çaşıtlarımızdan bir kimsemiz bize ulaştı. Bir önceki bilgiler yinelenerek doğrulandı. Yarış ovasında on tümen çeri toplanmış. Bu sözü çeri duyunca, saldırıp yok olmanın, adı sanı kaybetmenin utancındansa, ''temiz'' kalmanın utancı yeğdir, dediler. Ben ise şöyle de/r/d/im! ''Ben Bilge Tonyukuk! Altın taygasını aşarak geldik, İrtiş ırmağını geçerek geldik.'' O sırada, ''Gelişimiz alp oldu, güçlük çektik, güç kaybettik!'', dendi. Aldırış etmedim! ''Tanrı ve umay'ın korumasını, yerin suyun desteğini gördük kuşkusuz. Neden kaçalım biz? Çoklar diye niye korkalım biz? Azız diye niye yenilelim biz? Güç bizdedir. Saldıralım!'' Saldırdık; darmadağın, tarûmâr ettik! Savaşın ikinci gününde ört gibi, ateş gibi kızıp üzerimize geldiler. Savaştık. Onların ikişer olan tek kanatları, bizim yarımızdan artığına denkti. Tanrı lütfettiği, esirgediği için, çoklar diye korkmadığımız yılmadığımız için savaştık. Tarduş Şad'ın yerine kadar onları kovaladık. Kağanlarını tuttuk; yabgu ile şadlarını öldürdük. Kaçıp peşlerine düşüp kovaladıklarımızdan elli kadar kişiyi tuttuk, esir ettik. Aynı gece, yerlerinde yurtlarındaki halklarına dokunmadık; hepsini geri yolladık. Bunu işitip görünce, Türgişlerin yönettiği On Ok beyleri ve halkı hep, tümden bütünüyle geldiler, bize katılıp, bize tâbî oldular. Gelen beyleri ve halkı düzene sokup örgütleştirdim. Az bır kısmıysa kaçmış idi; On Ok çerilerini bunların ardına saldım.

Biz de sefer ettik, ordu çıkardık. Anı ırmağını aşıp, Yinçü ırmağını geçip ''Tensi Oğlu'' adıyla ünlenen Beŋliğ Ek dağını aşarak Temir Kapığ'a kadar ulaştık. Oradan çeriyi geri döndürdüm. İnel Kağan'a (...) Mançud, Saka, Tezik, Tokar, (...) oradan bu yana Aşok başlı Soğdak halkı hep gelip erkimize tâbî oldu. Türk halkının Temir Kapı'ya, Tensi Oğlu denen dağın bulunduğu yerlere, sınırlara kadar ulaşmışı yok idi. O yerlere kadar ulaştırıp, ben Bilge Tonyukuk yurt tutturduğum için her türlü iyiliği ve mal varlığını getirdiler.

*

İlteriş Kağan bilge olduğundan dolayı, alp kişi/kağan olduğundan dolayı, Çin ile on yedi kez savaştı. Kıtanlar'la yedi kez savaştı. Oğuzlarla beş kez savaştı. O çağlarda sözcüsü yine ben, savaşlarda önderlik eden yağıçısı yine bizzat ben idim. İlteriş Kağan'a, Türk Böğü Kağan'a, Türk Bilge Kağan'a''''', (...) Kapgan Kağan yirmi yedi yaşında (...) idi. Kapgan Kağan'ı kağan yaptım. Gece uyumadı, gündüz oturmadı. Kızıl kanımı dökerek, kara terimi akıtarak çokça işimi gücümü verdim; hizmet ettim. Ülkem, erkim için olmadık yerlere, uzaklara öncü birlikler yolladım; kargular diktirdim. Üzerimize geri dönen düşmanı yakalayıp getirir, bertaraf eder, kağanımın ordusunu yürütürdüm. Tanrı esirgesin! Bu Türk halkının arasında zırhlı düşman gezdirmedim. Kuyruğu savaş için düğümlü atı koşturmadım. İlteriş Kağan kazanmasaydı, muktedir olmasaydı, ben özüm kazanmasaydım, muktedir olmasaydım hem ülkemiz hem halkımız yok olacak idi. Kazandığımız için, muktedir olduğumuz için, kazandığım için, muktedir olduğum için ülkemiz ülke, halkımız da halk oldu.

*

Şimdi, ben yaşlandım, yaşım gitti. Hangi yerdeki kağanlı, başlı bir halkın yanında benim gibi bir kişisi olup, ne sıkıntısı olacak imiş?
Türk Bilge Kağan'ın ilinde, ülkesinde yazdım bunları. Ben, Bilge Tonyukuk.

*
*

İlteriş Kağan kazanmasaydı, İlteriş Kağan olmasaydı; ben özüm Bilge Tonyukuk kazanmasaydım, ben olmasaydım, Kapgan Kağan Türk Sir halkının yerinde ülkesinde ne bir boy, ne de halk, ne de tek bir kişi hiçbir biçimde olmayacaktı. İlteriş Kağan ve ben Bilge Tonyukuk kazandığımız çalışıp çabaladığımız için Kapgan Kağan'ın Türk Sir halkını getirdiği nokta ve gelişim evresi; bu yüzdendir ve böylesi ileri bir noktaya gelebilmiştir. Türk Bilge Kağan da bu yüzden bugün, Türk halkını, Oğuz halkını iyi bir biçimde sıkıntısız gözetip besleyip doyurur; halkına göz kulak olur.

~

*İlteriş Kağan'ın başlattığı başkaldırıdan önce kutsal özgürlük adına birden çok başkaldırılar olmuş; ancak bunlar sonuçsuz kalmışlardır. Bunda belki de tek nedenin ihanet, hainlik olduğunu söyleyebiliriz. Bir kağan başkaldırıcının başı örneğin, Çin'e verilmiştir.

**Oğuzlar adı burada genelleme olarak kullanılmıştır. Oğuzlar çok kalabalıktır -belki de en kalabalık Türk bölüğü-; Tokuz Oğuz (Dokuz Oğuzlar) gibi ülke ve erkin bel kemiğini oluşturan ana kitle varlığı gibi, savaşılması gereken Oğuzlar da olmuştur. Nitekim Dokuz Oğuzlar ile de çarpışmalar olmuştur. Bu konuların iyice anlaşılması için, ki bunun yansımaları günümüzde de vardır, ayrı başlık açmak gerekecektir.

'Özgün: ''çabış''. Bildiğimiz ''çavuş''. Çağında yüksek rütbe.

'' ''Çevremiz kaynayan kazan gibiydi.''; ''Düşman çevremizi sarmıştı.''; ''Kapana alınmış bir haldi durumumuz.''.

''' Kapgan Kağan dönemi. Oğludur.

'''' Ceza.

''''' Bilge Tonyukuk tüm yaşamı ile Türklük ve Türk ülkesi ile Türk erki için verdiği tüm savaşımlarını anlatıyor. Bu uzun bir serüven. Buradaki ''Türk Bilge Kağan'', bildiğimiz Bilge Kağan'dır. Bu yazıtlar, aynı anda bir itiraz içermektedir.


En son Çetin tarafından 10 Kas 2016, 04:18 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 30 Eki 2016, 18:15 
Çevrimiçi
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 890
Yaş:
Fransız mıyız?

Azerbaycan'ın başkentinin adı "Bakı". Rusçaya ''Баку'' diye geçmiş; tabi Rusçada "ı" sesi yok. Buradan Fransızcaya "Bakou", İngilizceye "Baku" diye geçmiş. O kadar yolu dolanınca Türkçeye de "Bakü" diye girmiş. Biz bu insanlarla "iki devlet bir milletiz" ama daha başkentlerinin adını bile Fransızcadan aldığımız biçimiyle kullanıyoruz. Fransızları mı önce tanıyorduk; yoksa Azerbaycan Türklerini mi? Ama "Dış İşleri Protokolümüz" böyle işliyormuş; Fransızcaya dayalı.

Bu tek örnek değil. Kazakistan'ın eski başkentinin adı "Almatı" bizim Dış İşlerinde Rusçadan alma biçimiyle "Alma-Ata" giye geçiyor.

Moğolistan'ın başkenti "Ulaanbaatar" ama Dış İşlerimizde Fransızcadan alma biçimiyle "Ulan Bator" diye geçiyor.

O Altay ve Hakas Cumhuriyetine komşu olan Türk kökenli olduğunu söylediğimiz öteki cumhuriyetin adı da onların yazmasıyla (ülke armasında da açıkça görüldüğü üzere) Тыва=Tıva. Ama biz yine Fransızcadan alma biçimiyle Tuva diyoruz. İşte yine bu nedenle bu toplumu tarihte Çinlilerin "Topa" diye andığı devletle ilintilendirmeye çalışanlar da var. Ah fakirlik! Peki, biz bu insanları Fransızlardan önce tanımıyor muyduk? Yani Dış İşleri portakalını hazırlayan adamı mı Fransa'dan getirttik, yoksa Dış İşlerimiz hep mi Fransız? Bu Fransızlığımız daha ne kadar sürecek?

- Mehmet Levent KAYA


Başa dön
   
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder  Başlığa cevap ver  [ 191 mesaj ]  Sayfaya git 1 2 3 4 Sonraki

Tüm zamanlar UTC+03:00


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma dosya ekleri gönderemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
Powered by phpBB® Forum Software © phpBB Limited

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye