TRMilitary

Tam Bağımsız Türkiye için Yerli Savunma Sanayii
Zaman: 13 Ara 2017, 14:02

Tüm zamanlar UTC+03:00


Loading



Yeni başlık gönder  Başlığa cevap ver  [ 192 mesaj ]  Sayfaya git Önceki 1 2 3 4 Sonraki
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 30 Eki 2016, 18:15 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:

Bir önceki sayfanın en son iletisi:

Fransız mıyız?

Azerbaycan'ın başkentinin adı "Bakı". Rusçaya ''Баку'' diye geçmiş; tabi Rusçada "ı" sesi yok. Buradan Fransızcaya "Bakou", İngilizceye "Baku" diye geçmiş. O kadar yolu dolanınca Türkçeye de "Bakü" diye girmiş. Biz bu insanlarla "iki devlet bir milletiz" ama daha başkentlerinin adını bile Fransızcadan aldığımız biçimiyle kullanıyoruz. Fransızları mı önce tanıyorduk; yoksa Azerbaycan Türklerini mi? Ama "Dış İşleri Protokolümüz" böyle işliyormuş; Fransızcaya dayalı.

Bu tek örnek değil. Kazakistan'ın eski başkentinin adı "Almatı" bizim Dış İşlerinde Rusçadan alma biçimiyle "Alma-Ata" giye geçiyor.

Moğolistan'ın başkenti "Ulaanbaatar" ama Dış İşlerimizde Fransızcadan alma biçimiyle "Ulan Bator" diye geçiyor.

O Altay ve Hakas Cumhuriyetine komşu olan Türk kökenli olduğunu söylediğimiz öteki cumhuriyetin adı da onların yazmasıyla (ülke armasında da açıkça görüldüğü üzere) Тыва=Tıva. Ama biz yine Fransızcadan alma biçimiyle Tuva diyoruz. İşte yine bu nedenle bu toplumu tarihte Çinlilerin "Topa" diye andığı devletle ilintilendirmeye çalışanlar da var. Ah fakirlik! Peki, biz bu insanları Fransızlardan önce tanımıyor muyduk? Yani Dış İşleri portakalını hazırlayan adamı mı Fransa'dan getirttik, yoksa Dış İşlerimiz hep mi Fransız? Bu Fransızlığımız daha ne kadar sürecek?

- Mehmet Levent KAYA


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 31 Eki 2016, 14:29 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Bağlama tam uymasa da, güzel bir yazı olması nedeniyle paylaşıyorum.

*

İngilizler ve Türkler

Doğru olup olmadığını bilmiyorum, İngiliz'in biri "Sizin diliniz kendi diliniz değil, yazınız başka yerden alınma, buralara da zaten sonradan geldiniz, yurdunuz bile sizin yurdunuz değil. Böyle millet mi olur?" demiş.

Kaç İngiliz olduğu önemli değil; bu tür inlemeleri yıllardır işitir dururuz. Bu düşüncelerin çıkış yerinin İngiliz kilisesi olduğu da bir sır değil. Zaten işin en ilginç yanı da bu.

Aynı şeyi İngilizler için çalıştırıyorum: İngilizce sınıflama olarak "Cermen dillerinden biridir." http://en.wikipedia.org/wiki/English_language

Ama günümüz İngilizcesi, özellikle "ben, sen, o, gel, git, ye, " gibi her dilin en ilk(s)el kavram imleri bir yana, üst yapı olarak ağır biçimde Latincenin etkisi altındadır. Teknik vb. deyim ve kullanımlara bakarsak Cermen kökünden gelen hemen hiç bir söz bulamayız. Bu da yetmese, İngiliz dilince Farsça, İbranice, hatta Hintçe bile birçok sözcük vardır. Merak eden herhangi Oxford sözlüğüne baksın, ne demek istediğimi anlar.

Cermen dillerinin geleneksel olarak iki yazı biçimi vardı. "Elder (eski) Futhark" Anglo-Sakson kitlesi Britanya adasında yerleşmeden önce kullanılıyordu.

http://en.wikipedia.org/wiki/Elder_Futhark

Bunun çocuk sistemi sayılan "Anglo-Sakson Futhorc" ise doğrudan doğruya bu İngiliz milletinin atalarınca kullanılıyordu.

http://en.wikipedia.org/wiki/Anglo-Saxon_futhorc

Ama yaklaşık 10. yüzyıldan sonra, Hıristiyanlığın etkisiyle İngilizler dillerini Latin harfleriyle yazmaya başladılar. Günümüze kadar da böyle gelmektedir.

Yurt derken, zaten yukarıda Anglo-Sakson kitlenin Britanya adasına sonradan gelip yerleştiğini yazdım. Göçler 5. yüzyıldan başlayarak 10. yüzyıla kadar sürdü. 10. yüzyılda Normanlar ülkeyi ele geçirdi ve ondan sonra Fransa ile birçok karşılıklı işgal olsa da durağan bir düzenek olduğunu düşünülebilir. Anglo-Saksonlar bu adanın özellikle güneyine yerleştiler ama izleyen yıllarda bütün Britanya adalarını işgal edip, adanın Kelt kökenli yerli halkları olan İskoç ve İrlandalıları büyük ölçüde asimile etmeyi başardılar.

İngiliz dilinen Cermen köküne sıkı sıkıya bağlı kalmamasında bir sorun yokken benim dilim İngilizi rahatsız ediyorsa onun sorunu, benim rahatım gayet yerinde.

İngiliz Hıristiyan olunca Latin yazısını uyarladığında sorun yokken benim Müslüman olduğumda Arap yazısını uyarlamam İngilizi rahatsız ediyorsa, o da onun sorunu. Şimdi de Latinle yazıyorum. Doğrusu bu benim de çok hoşuma gitmiyor ama İngiliz bana akıl vermeden önce kendine bir bakarsa bence daha akıllıca olacak.

İngiliz yerleşip de yerli halkları yıllarca ezip, sömürüp asimile ettiğinde Britanya adası onun yurdu olurken, bana "Sen buraya 1071de geldin. Burası senin yurdun değil, geldiğin yere geri dön" diyorsa, bu da onun sorunu. Ne zaman geldiğimi bilmem, ama ben burada doğdum büyüdüm; babam burada doğdu büyüdü; dedem burada doğdu büyüdü; onun babası da, hatta onun dedeleri de burada doğup büyüdüler. Burası ne zaman gelmiş olursak olalım bizim yurdumuz. Bir yere gitmeye hiç niyetimiz yok. İngiliz sonradan gelenlerin gitmesi gerektiğini söylüyorsa, madem düşünce kendinden çıktı, ilk olarak kendisi örnek olsun, geldiği yere geri dönsün de en azından belki İskoçu İrlandalısı bayram eder. Sırada Türklerden önce geldiği yere geri dönmesi gereken ne kadar çok Avrupalı işgalci olduğunu saysak bitirmeye ömrümüz yetmez.

Yani, İngiliz kadar kurnaz olmayabiliriz, ama biz böyle bir milletiz. Kimseye caka satma derdimiz yok, ama kimseden aşağıda da değiliz. Olan biten insan dışı gelişmelerin de çok şükür farkındayız. İngiliz bana "Geldiğin yere geri dön" dediğinde ağzımı açıp bakacak değilim. Hele onun dilini en az onun kadar iyi konuşuyorum, ağzının payını veririm. Sakın ha sessiz kalmayın. Siz de cevaplarını verin.

- Mehmet Levent KAYA


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 31 Eki 2016, 15:20 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Kültürel Türk Kimliği

Kıbrıs Savaşı olmasa bir araya gelemeyen, ama her fırsatta “bilmem kaç milyonluk koca bir aile” olmakla övünen bir toplumuz.

Ülkeler arası bir futbol maçı gibi konularda bile bir araya geldiğinde, kalabalığın içindeki her bir bireyin, bu konuda özel bir eğitimden geçmiş gibi bütün bir parçası olarak görevini çok iyi bilerek davranıyor, ama ayrı olduğumuzda birey olmayı bir türlü beceremiyoruz; becermeye çalışanlara da engel olmak için elimizden, dilimizden ne geliyorsa yapıyoruz.

İnsan toplumlarını kültür kimlikleri bir arada tutar. Türkiye’nin dışına çıkmadan Türk toplumunda kültür anlamında bir kimlik birliği olup olmadığını inceliyorum ve şunları buluyorum:

1. Kültür kimliğini bildiğini sandığı “Hun” dönemine göre tanımlamak isteyenler.

2. Kültür kimliğini bildiğini sandığı “Attila Hunları” dönemine göre tanımlamak isteyenler.

3. Kültür kimliğini bildiğini sandığı “Göktürk” dönemine göre tanımlamak isteyenler.

4. Kültür kimliğini bildiğini sandığı “Selçuklu” dönemine göre tanımlamak isteyenler.

5. Kültür kimliğini bildiğini sandığı “Osmanlı” dönemine göre tanımlamak isteyenler.

6. Kültür kimliğini “Osmanlı” dönemine göre tanımlamak isteyenler.

7. Kültür kimliğini “Türk-İslam” sentezine göre tanımlamak isteyenler.

8. Kültür kimliğini “Cumhuriyet Devrimleri” dönemine göre tanımlamak isteyenler.

9. Kültür kimliğini bildiğini sandığı “Atatürk” algısına göre tanımlamak isteyenler.

10. Kültür kimliğini “Batı/Batılılaşma” olgusuna göre tanımlamak isteyenler.

11. Kültür kimliğini bildiğini sandığı “Kamcı Türk” algısı üzerine tanımlamak isteyenler.

12. Kültür kimliğini oldukça ateist zeminde tasarladığı “Türk” algısı üzerine tanımlamak isteyenler.

13. Kültür kimliğini günümüzün moda “Pop/Reklam Dünyası” algısı üzerine tanımlamak isteyenler.

Listeyi ilerledikçe daha fazla sözün gereksiz olduğunu aklımdan geçirmedim değil. Bir de bunların aralarında kendi meşrebine göre birden fazlasını da kabullenmeye hazır olanlar var.

Çok basma kalıp olacak ama, herkes Japonların çok özgün bir kimliği olduğunu ve dünyanın neresine giderlerse gitsinler “Japon” gibi yaşadıklarını söyler. Japonların üstün yanı, bilinen bütün tarihlerini bildiğimiz o adalar takımı üzerinde geçirmiş olmalarıdır. Türk toplumu ise kesintisiz bilinen 2000 yıldan uzun süredir birçok yer ve evre geçirdi. Yine de bunun ortak bir kimlik tanımı yapmaya, yukarıdaki listeyi 1e indiremesek bile çok yaklaştırmamıza engel olmadığını düşünüyorum. Asıl sorunun, böyle bir ortak tanımda buluşma konusunda özveriden çok tartışma oluşturmaya meraklı bireyler ya da taraflar olmalı. Çünkü Türk toplumunda yukarıda saydığım hepsi rakip birer taraftır ve sıra bir konuyu tartışmaya geldiğinde akılcı değil politik davranmayı tercih eden bir davranış ortaya koyarlar. Böyle olunca “benim babam senin babanı döver” kısır döngüsüne giriyoruz.

İşin daha da ilginç tarafı, şimdiye kadar kimsenin ortak bir kültür kimliği için bir öneri getirmemiş olması. Örnek verdiğim Japonlar bir yana, dünyanın Asya, Afrika, Kuzey ve Güney Amerika ve dahası Avrupa kıtasında birçok toplumun protokolde ulusal diye kabul görmüş bir giyimi olmasına karşın, bizim ulusal bir giyimimiz bile yok! İskoç kiltiyle gezerken rahatsız olmuyor ama ben benim temsil edenlerin frak giymesi eziyetini çekmek zorundayım. Ya da Tayland Başbakanı Myanmar’ı ziyaret ettiğinde, karşılama ekibindeki bakanların hepsi, kültürel giyimleri olan ve uzun peştamala benzeyen kumaşlarını sarınmaktan gocunmuyorlar ama benim bir “Türk giyimim” bile yok.

- Mehmet Levent KAYA


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 01 Kas 2016, 01:44 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Mukaddimetü'l Edeb'ten Seçmeler

*

Belgü

İşaret, alamet. Belgi.

belgülüğ: belli, belirtili, belgili.
belgüle-: işaretlemek, belgilemek.

Berk

Sağlam, pek.

Bezek

Süs.

Borlak

(Sık yapraklı genç ve gür) ağaç.

bor: Bahçe. ''Bağ'', ''bahçe/a'', ''bostan''; Arapça, Farsça sözlerdir, bu arada. Ancak ba- (bağlamak) eyleminden türetilen ''bağ'' adı, Türkçedir. Diğer ''bağ'', Farsçadır ve ''bahçe'' anlamında kullanılan sözdür. Anadolu'da hâlâ kullanımı söz konusudur.

Çakır kuş

Doğan.

Çığay

Fakir.

çığaylık: Fakirlik.

Emgek

Zahmet. Emek.

Erk

Güç, yetki. Erk.

(Y)ır

Gazel, şarkı. Müzik.

Koldaş

Yoldaş, arkadaş.

Okuğ

Dua.

Sançış

Savaş.

Sazlığ

Silahlı.

Sın

Mezar.

Söğlüncü

Kebap.

söğülme: Kebap.

Torak

Yolcu aşı, azık.

Tutuğ

Tutuk, esir, rehine. Garanti.

Yağın

Yağmur.

Yağmur

Yağmur.

Yaman

Kötü. Yaman.

Yarağ

1. Silah, teçhizat.
2. Takat, güç.

Yazmış

Günah.

yaz- eyleminden gelir; şaşırmak, ıskalamak (örneğin yay gererken ok). az- (azmak) eylemi olsa gerek. Türkçede kimi sözbaşı y'ler düşmüştür.

Bu yüzden ''yazı yazmak'' da, yazı yazmak olmuştur diye bir görüş var; günahları yazmak, kayda geçirmek gibi vs. ''Yazmak'', biti- eylemidir. Bitiğ, ''kitap''. Bitiğ bitidim = Kitap yazdım.

Yazuk

Günah. Yazık.

Yazuklu(ğ)

Günahkâr.

Yetiz

Mükemmel. Tam.

Yiv

Yiv, dikiş.

Yoba

Silah, teçhizat.

Yöne

Teçhizat.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 01 Kas 2016, 13:49 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Levent usta'nın bu yazısını çok önemsiyorum, zira çok önemli bir konuya değiniyor. Yazısının sonunda da ''geri besleyiniz (feedback)'' demiş. Varsa/oluşacaksa her türlü soruyu ve geri beslemeyi içten bekliyorum/z. Ben bilmediğim yerde ustaya ileteceğim. İyi okumalar diliyorum.

~

Levent usta'nın yazısına koyduğum belgiler:

''*'' ile belgilediğim yer için örnek, başlığın ilk sayfasında bulunan 23 sayılı gönderinin içinde olan iki bakır tabak görselidir. Orada söz konusu yazımıza örnek görebilirsiniz. Ne yazdığı gönderinin içinde verdim.

''**'' ile belirttiğim sözün yapısı, önceki yazıları okumuş olanların dikkatini çekecektir. Doğru isem; ''Kör-şi''ye tekrar bakın.

''***'' Usta burada ''uz'' sözünün ''usta'' sözünde benzeşmeye uğraması nedeniyle (uz - > us-ta) ''uz'' yerine bilinçli olarak daha iyi anlaşılsın diye ''us'' vermiş görünüyor. Diğer çalışmalarında oysa, gereğince vermiştir; zira Divan'da ''us'' için ''idrak'', ''uz'' için de ''beceri, yetenek, sanat'' verilir. ''Uzluk'' da, meslektir. Belki yazım yanılgısı da olabilir.

~

Yapısal Adlar

Günümüzde kavramlara özüne bağlı Türkçe ad saptanmasında, birincil olarak Türkçe'nin klasik döneminden elde kalan yazılı kaynaklardaki söz varlığını kullanacağım. Bu dönem yaklaşık 400 yılı ile başlayıp 1050 yılına kadar sürüyor. Bu dönemde yaygın olarak ''Göktürk'' yazısı diye bilinen yazı dizgesi ile yazılmış kaynaklarımız var. Yine Turpan Uygur devleti döneminde, yazı dizgesi yaygın olarak Uygur yazısı* diye bildiğimiz dizgeye dönmüş olmakla birlikte, aynı dil kullanıldığı için, kabaca Turpan Budist ve Manihaist kitaplarındaki dile de dayanacağım.

En yakın kaynak olarak da Kaşgarlı'nın divanına güveneceğim.

Gerek duyduğumuz kavram imlerini bu kaynaklardan bulamadığımız durumda, "kültürde süreklilik esastır" ilkesi uyarınca bu geleneğin kültürel devamlılık izlerini süreceğim. Günümüz Türk dilleri büyük ölçüde klasik dönem geleneklerini bırakmış olmakla birlikte, uzun yıllar birlikte yaşadıkları Moğol toplumu ortak bir geleneğe sahip olduğu için bu söz baylığının büyük kısmını ortak olarak içermektedir. Buradan, ikincil kaynak olarak klasik ve yakın çağ Moğolca yazılı geleneklere bakacağız.

Elimizde Çağatay, İlhanlı ve Altın-Ordu döneminden kalan bazı kaynaklarda bazı kavram imlerinin Türkçelerine de Moğolcalarına da sahibiz. Türkçe "buyruk" ve "baskak" sözleri ile Moğolca "tüşmel" ve "darga" sözleri vardır. Rus kaynakları bunları buyruk > tüşmel > baskak > darga gibi bir hiyerarşi içinde olarak bize sunar. Oysa Çağatay ve İlhanlı kaynakları [ buyruk = tüşmel ] > [ baskak = darga] gibi aslında iki aşamalı bir kur ilişkisi olduğunu bildiriyor. Çağatay'ın bu işi Rus'tan daha iyi bileceğini kabul edeceğimiz için Rus kaynağını göz ardı edeceğim. Buradan güncel Moğolca'da yaygın olarak kullanılan "tüşmel" ve "darga" sözlerinin anlamları yoluyla "buyruk" ve "baskak" sözlerini anlamaya çalışacağım.

tüşmel (tüsimel) : Bakan, General, Müsteşar, Diplomat gibi yüksek bürokrasideki kişilere verilen ortak kur adı.

Bu kaynağa dayanarak Türkçe "buyruk" sözünün de yüksek bürokrasi için kullanılan bir kur adı olduğunu öğreniyoruz.

darga (darug-a) : Yüksek bürokrasi de içinde olmak üzere Okul müdürü, Bölüm amiri, Birlik komutanı, ekip önderi, sınıf başkanı gibi sivil ve asker yapılarda genel yönetici için kur adı.

Buradan "baskak" sözünün genel olarak sivil ve asker yöneticiler için kullanılabileceğini anlıyoruz.

Yine Türkçe "alp" sözü Moğolca'ya "alba" biçiminde geçmiştir.

Bilge Tonyukuk yazıtında "yuyka kalın bolsar topulgulı alp ermiş, yinçge yoğun bolsar üzgülük alp ermiş = yufka kalın olsa delmesi zor imiş, ince yoğun olsa kırması zor imiş" diye bir deyim var. Moğolca'da da "alba" sözü zor(aki) anlamında kullanılır. Öte yandan Türkçe'de zor beylere / zor hanımlara "alp" deriz. Benzer biçimde Moğolca'da "alba" sözü daha geniş anlamıyla da "resmi görevli" anlamında kullanılır. "alban gazar = resmi yer", "gadaad heltsiin alba = dış işleri yetkilileri" gibi. Böylece "alp" sözünün hem kolay olmayan, hem de resmi yetkili kişi anlamında kullanılabileceği sonucu çıkarabiliriz.

Turpan Uygur kitaplarında öğretmen için kullanılan söz "bakşı"dır. Ama günümüzde hoca sözünün hem öğretici hem de din adamı anlamında kullanılması gibi, zaman içinde bu söz "kam" kişiler için kullanılagelmiş ve Anadolu'da da biz daha çok bu sonraki anlamını biliriz. Bunun dışında klasik dönem yazıtlarımızda gördüğümüz "öğretgüçi, boşgutguçı" gibi sözler bir görev adından çok ön-ad işlevi göre türetme sözlerdir. Yine aynı geleneğin devamı olarak günümüzde Moğollar öğretmen anlamında "bagş" sözünü kullanırlar (Moğolca 'si' yapısı "ş" sesi verir). Aynı gelenek Mançulara bile "bagsi" biçiminde geçmiştir ve Mançuların kullandığı diğer söz de "sefu"dur. Buradan, kurumsal bir yapı içindeki öğreticilere "bakşı**" demek gerektiğini anlıyorum.

Öğretim yapısı içinde öğrenen kişilere "öğrengüçi, okuğuçı" gibi adlar verilmekle birlikte, birincil olarak "şabı" denir. 'şabı'ların kendi içinde aşamaları '1. engim' '2. engim' biçiminde sıralanır. Bu 'engim' sözü ayrık olma anlamına gelmekle birlikte Türkçe'de "sınıf" anlamında da kullanılır; hatta bu kullanım daha yaygındır.

Türkçe "kur" sözü rütbe anlamına gelir. Göçebe kültürde rütbeler bele sarılan deri kayışa tutturulduğu için, bele sarılan giysi parçasına da "ku(r)şak" denir. Günümüz Moğolcasında bunun karşılığı olan "col" sözü askeri rütbe anlamında kullanılmakla birlikte, örneğin ulusal güreş karşılaşmalarında çeyrek final, yarı final, finale kalan ve kazanan güreşçilere verilen unvanlara bile "col" denir. Buradan "kur" sözünün yalnızca asker rütbesi anlamına gelmenin ötesinde bir aşama kazanma anlamında kullanıldığını da anlarız.

Yine Türkçe "tuğ" sözü Moğolca'da "tug" biçiminde yaşamaktadır. Ama "yösön höltei cagaan süld = dokuz ayaklı ak tuğ" deyiminden de anlayacağımız üzere bu sözün Moğolcası "süld"dür. Moğolca "süld" sözü bir gönder ucuna tutturulmuş, at kuyruğundan yapılan kur edini göstermekle birlikte, aynı zamanda örneğin devlet armaları, şirket logoları için de kullanılıyor. "töriin süld = devlet arması" (burada devlet sözünün Türkçe "törü" olmasına dikkat ediniz); "kompaniin süld = şirket logosu" gibi...

Yine dünya çağınca daha çok Japonca "do" sözüyle bilinen ve "sanat" diye anlamlandırılan söz/kavram, Moğolca "erdem" olarak adlandırılır. Savaş sanatı yerine "savaşçı erdemi" derler. Erdem geniş bir kavram imidir; "kitap erdemi" "yaşam erdemi" gibi "kılıç erdemi", "yay erdemi", "süngü erdemi"... gibi alt başlıkları olabilir. Dolayısıyla eğitimlerde çalışılan özel alana göre o alanla ilgili erdem adı verilebileceği gibi, ortak çalışmalar için örneğin tek bir "er erdemi" ya da "çeriğ erdemi" gibi ortak bir ad kullanılabilir (bu adlar benim önerim; karar uygulayıcıların).

Bütün bunları yoğurarak, ben şunu önerebilirim:

* Sanırım yapı içinde öğrenci ve tekniker dereceleri var. Bu dereceler bitince "usta" olunuyor.

* Öğrenci dereceleri için "şabı kurları" adı kullanılabilir. Bunlara sırayla "1. kur, 2. kur..." denebileceği gibi, "1. engim, 2. engim..." de denebilir.

* Tekniker dereceleri için "bakşı kurları" adı kullanılabilir. Ama bunlar için "engim = sınıf" sözünü kullanmak pek uygun olmayabilir.

* En büyük hoca için de kuşkusuz "bakşı" sözü kullanılabilir. Ama "usta" sözü bence gelenek olarak da buraya daha uygun geliyor. Günümüzde "us'' sözü yanlış olarak "akıl" diye anlaşılıyor. Oysa Kaşgarlı "us"*** girdisini "yetenek, el becerisi" diye açıklar. Bu sözden türeyen "usta" sözü, bir konuda en üst düzeye çıkmış sanatçıyı gösterir. Dolayısıyla o kişi "bakşıların bakşısı" olduğu için "bakşı"dır, ama aynı zamanda "usta"dır.

Diğer ayrıntıları gerek duyulan konularda sürdürelim.

Sorularınızla beni geri besleyiniz.

- Mehmet Levent KAYA


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 01 Kas 2016, 17:25 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Türkçe'nin Öyküsü

DLT'ten.

*

Şa

Balıkçıla benzeyen alacalı bir kuş. Bu kuşa erdemsiz şa: faziletten yoksun kuş da denir; çünkü sürekli yere yakın uçmaktadır.*

*Eklentim: ''Erdem'' sözünün anlamını yansıtan çok güzel bir örnek.

Şap

Aceleyi, hızlı hareket etmeyi anlatan bir ilgeç. şap kel: Çabuk gel.*

*Eklentim: şabuk <-> çabuk.

Yağmurçıl*

yağmurçıl yir: Çok fazla yağmur alan yer - yağmurlu yer.

Bu bir kuraldır; bir şey başka bir şey üzerindeki etkisini hiç durmadan sürdürürse, söz konusu etkiyi yaratan eylemin türediği ada sonek olarak cim (ç, c) ve lam (l) getirilir. Böylece o şeyin sıfat hali elde edilir. Nitekim tüpiçil yir: tipili yer denir; tüpi: şiddetli yel/tipi sözcüğüne sonek olarak cim (ç) ve lam (l) getirilir ve bu sözcük çokluk bildiren bir sıfat haline gelir. ''Her zaman hasta olan bir adam''a da iğçil denir. Ancak bu kural nadiren kullanılır.

*Eklentim: Söz konusu ek bugün kimi sözlerimizde yaşıyor; aklıma getiremedim şu an. Siz biliyorsanız, yazabilirsiniz. Geri beslemiş, birbirimizi itmiş oluruz.

Yāh*

''Evet, peki'' anlamına gelen bir ilgeç. Bu at tut: atı tut diyen birini yanıtlamak için kullanılır ve yāh biçiminde karşılık verilir.

*Eklentim: Çok sevdiğim Komando Andı'mızda geçen söz, bu sözdür.

Yarādı

ol neŋ aŋar yarādı: O şey ona uydu [yaraştı].

Bir şeye olur, uygundur verilmesini anlatmak için de bu sözcük kullanılır. Oğuzlar, yol yarāsun: yolunda amacına ulaş derler.

Yarlık

Hakanın hükmü ya da buyruğu.

Yarşı*

''Bir şeyi yarıya bölen kimse''yi ya da ''bir şeyin yarısı''nı anlatmak için kullanılan sözcük.

anığ yarşısı bu: O, onunla bölüşen, yarısını paylaşan kimsedir.
ol meniğ birle tam yarşı: O, benimle bir evi yarı yarıya paylaşan bir komşudur - bu, ''aramızda bir duvar vardır ve evlerimiz bu duvarla birbirinden ayrılır'' anlamına gelir.

*Eklentim: Bu sözden sanki çok iyi ''can dostu/diğer yarım'' sözü olur. Ayrıca, ''körşi'' ve ''bakşı''ya tekrar bakabilirsiniz.

Yawaş

yawaş kişi: Yumuşak huylu, mülayim kimse. Benzer bir biçimde ''uysal ya da evcil'' bir diriye de yawaş denir.

Şu dörtlükte de kullanılır,

koldaş bile yaraşgıl,
karşıp adın üdürme,
bek tut yawas takağu,
süwlin yazın iderme.

(Serbest çeviri: )

Birini dostun yaptığında ona saygı göster ve onunla uzlaş,
Karşı çıkma ya da onun yerine başkasını seçme,
Evindeki uysal tavuklarını pekçe, sıkıca tut,
Kırda sülün kovalama, yoksa evdeki (tavuğu)ndan olursun.

Yawgu*

Hakandan iki seviye aşağıda bulunan halktan bir kişiye verilen unvan.

*Eklentim: Bildiğimiz ''yabgu'' sanı. Dilimizdeki b -> w dönüşümü. Bugünkü ''v'' sesi de ''w'' sesidir, ''v'' değil, yalnızca yazı dizgemizde böyle gösteriliyor. Eb -> Ev.

*

Bu vesileyle, geçmiş ve rahmetli Kaşgarlı Mahmud'u bize bu eseri bıraktığı için minnet duygularımı ifade edip kendisini içten duygularımla yineleyerek yad ediyorum. Yeri uçmak yeridir.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 05 Kas 2016, 00:15 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Türk-çe'nin Öyküsü -2-

DLT'den.

*

Köŋül

Yürek, gönül; akıl. Buradan hareketle ''zeki bir adam''a köŋüllüğ er denir.
Şu atasözünde de geçer,
közden yırasa köŋülden yime yırar: Gözden (y)ırak olan, gönülden de (y)ırak olur.
köŋlüŋ neteğ?: Zihin huzurun nasıl?

Kulaç

İki yana iyice açıldıklarında iki kol arasındaki uzaklık. Bunun kökü kol aç: kollarını yana doğru aç deyimidir.
bir kulaç barçın: Bir kulaç ipekli kumaş.

Tuğ

Tuğ.

tokuz tuğlu kan: Dokuz tuğlu Han/Hakan [Kağan].

Egemenlik alanı ne kadar geniş ya da ülüşleri ne kadar çok olursa olsun, bir Hakan asla dokuzdan çok tuğ kullanmaz. Çünkü dokuz sayısının uğurlu olduğunu düşünürler. Bu tuğlar barçın adı verilen kumaştan ya da turuncu renkteki ipekten yapılır. Bunu da [bu renkleri de] uğurlu sayarlar*.

=> āl*

Hanların sancaklarını yapmak için kullanılan ya da onların atlarının eyer örtüsü olan turuncu rekte, ipekli süslü bir kumaş. Turuncu renge de āl denir.

*Eklentim: Bu yüzden bugün de bayrağımız āl'dır. Binlerce yıldır bir gelenektir. 2011 yılında Moğolistan'da bulunup sonraki yıllarda HaberTürk'ün ''Tarihin Arka Odası'' 4 saatlik özel sunumunda gösterilen 1. Türk Kağanlığı döneminden eski bir (kök)Türk kağanı olan Tatpar Kağan'ın kurganında diğer buluntular yanı sıra keşfedilen Avrasya'nın en büyük duvar resmi olan 21 metrelik bu şaheserde de, üç tane āl tuğ yan yana bezenmiştir. Bu duvar bezeğinde en ilginç ve güzel ayrıntılardan bir tanesi de, 9 metrelik bir irbiş çizimidir.

Tul

Dul.

yawlak tıllığ beğde kerü yalŋus tul yeğ: Kötü dilli, sürekli söven bir beğden/kocadan, yalnız dul yeğdir - Sürekli söven ve kötü dilli bir kocasının olmasındansa, kadının yalnız olması/dul olması daha iyidir.

Tuzak

Avlanma için kurulan tuzak, kapan.

Sevgilinin çekiciliğini överken de söylenir ve tuzakı da denir.

Tuzgu

Gelip geçerken uğrayan bir kadaş ya da tanıdığa sunulan yiyecek türünden armağan.

Tüdeş

tüdeş neŋ: Aynı türden olan bir başka şeye benzeyen herhangi bir şey. Bunun kökü : tüy'dür. Bir diri için bu at ne tülüğ: bu atın rengi ne denir. -daş/-deş, yakınlık, benzerlik bildiren bir ilgeçtir. ''Bir rahimden doğan iki ayrı çocuk''a karındaş denir; karın ''rahim'' anlamına gelir, sözcüğe sonek olarak -daş gelince anlamı ''rahim-kardeşliği [aynı rahimi üleşenler]'' olur. ''Meme''ye emiğ denir; ''aynı memeyi emen iki bebek'' emiğdeş; emme-kardeşleri olarak adlandırılır. ''Aynı yerden gelen iki insan''a yerdeş denir; ''Kardeş''e kadaş denir; kökü ka: kap'dır, buna -daş soneki geldiğinde ''aynı kapta, yani aynı annenin rahminde yatan iki kişi'' anlamını kazanır. köŋüldeş: Gönüldaş/Gönül-arkadaşı sözcüğü de böyledir; köŋül: gönül, yürek demektir. Dolayısıyla tüdeş de ''aynı rengi bölüşen'' demektir.

Tüğsin

Konum olarak Hakan'dan sonra üçüncü konumdaki, halktan birine verilen unvan.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 06 Kas 2016, 13:02 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Langton Hughes'un bir şiiri ve bizim okumuşlar

Türkçe "suvak" diye bir söz vardır; kanal anlamına gelir. Bu söz Moğolca'da günümüzde "suvag" biçiminde varlığını sürdürmektedir ve her anlamda kanal için kullanılır. Birkaç yıl önceki bir yazımda bundan söz ettiğimde, Konyalı bir hanım "bu sözü bir bağda bir amcanın yine kanal anlamında kullandığını işittiğini, ama o zaman nedenini anlayamadığını" yazınca sözün Türkiye'de de en azından tümüyle unutulmadığını öğrenince sevinmiştim.

Bağ demişken, bu söz de Farsçadır; Türkçe'de ise bağa "borluk" denir. Yine yukarıda andığım hanım aynı amcanın bağ sözü yerine hep borluk sözünü kullandığını söylemişti. Ama asıl bu tartışma başka bir yerden başladı.

Yıllardır hep Türkçe'nin uzun zamandır güdük kaldığı, biraz da şikayet havası içinde bize anlatılır. Bunun nedenini hep merak ederdim. Örneğin, insanın kendi dilinde "borluk" sözü varken neden "bağ" dediğini, "suvak" sözü varken "hark" ya da "kanal" dediğini düşünür dururdum. Cevap beklenmedik yerden geldi.

Adını zaten çoktan unuttuğum biri, aslında Amerikan yerlisi olan Langton Hughes adında birinin "Dream Variations" adlı şiirini çevirip arkadaşlarımızla paylaştı. Eleman başlığı "Düş Varyasyonları" diye çevirmiş. Yahu, bunun neresi çeviri? Sokağa çıkıp sorsak varyasyonu kaç kişi bilir, anlar? Adama edeple "neden düş çeşitlemeleri (çeşitleme deyince ortalama "Türkçe" bilen herkes anladı, değil mi?) değil de varyasyonları olduğunu" sordum. Adam ne dese beğenirsiniz: "Ben bir akademisyen olduğum için varyasyon bana çok da yabancı gelmedi." Adam bir de şiiri çevirdiğini söylüyor. Yahu arkadaş, sen akademisyensin de biz arızalı mıyız? Bir metni çevirmek demek, o metnin hedef kitlesinin çoğunluğunun anlayacağı biçime sokmak demektir. Ben de yirmi bir yıldır çeviriler yapıyorum; çevirinin ne olduğunu bilmez değilim. Ayrıca varyasyonu tanıdık bulmakla akademisyen olmanın ne ilgisi var? Dahası, bu adama bir kere daha edeple yaptığını söylediği şeyin çeviri olduğunu, varyasyon yerine daha yaygın kabul görecek bir söz kullanmak gerektiğini yazdığımda yine benzer bir cevap, üçüncüde de "Ben akademisyen olduğum için bana varyasyon pek yabancı gelmiyor" demez mi? Hay senin gibi akademisyenin... Yahu arkadaş, sana yabancı gelip gelmediğini sormadık. Hele işinin ne olduğunu hiç merak etmedik. Sanki akademisyen olmak bir dili diğer bir dil altında ezmek için geçerli mazerettir.

İşte bu tartışma sürecinde, Türk dilinin tarihinde neden güdük kaldığını anladım. Hayır, Türk dili güdük kalmadı, bırakıldı. Geçmişte kendini "akademisyen" sananlar Farsça ya da Arapça kökenli sözler kullanmayı kendilerine yabancı görmedikleri (aslında basbayağı millete "ben sizin bilmediğiniz, anlamadığınız sözleri bile biliyorum'' mesajı vermeye yönelik, kendi dilini bile yeterince bilmeyen bir aşağılık kompleksi durumu) için, şimdiki bir çoğu da benzer biçimde Latince kökenli sözleri kendilerine yabancı görmüyorlar. Demek akademisyenlerimiz böyle giderse, yüz yıl kadar sonra bütün dilimiz bırakılmış, yerine hep yabancı dillerden alınmış sözlerle istila edilecek. Zaten başımıza ne geldiyse hep bunlar gibi çok bilmiş akademisyenlerden geldi. Demek varyasyon arkadaşa yabancı gelmiyormuş. Eleman'ın İngilizce'yi ne kadar iyi bildiğini bilmiyorum ama bu şiiri ben çevirsem, IELTS'in yaptığı TOEFL sınavından 99 almış biri olarak bana yine de yabancı gelirdi ve bu sözü "çeşitleme" olarak çevirip yazardım. Hep benim cahilliğimden kaynaklanıyor. İşte bu yüzden beni akademisyen yapmıyorlar. Çok geç kalmışım, çok!

Not: Güdük bir dil yoktur, güdük bırakılmış dil vardır. Bütün dillerde her kavrama işaret olacak kök yapılar vardır ve bu anlamda her dil eşit düzeyde gelişmeye elverişlidir. Ancak herhangi bir dilin kendi içindeki türev ve tümleştirme özelliklerini işletirseniz o dil gelişimini sürdürür. Söz konusu dil bu işlevi bırakır da dışarıdan sözcük almaya başlarsa o gelişim kesintiye uğrar ve aşamalı olarak o dil güdük kalır. Birileri yeniden bu kökleri ve türetme yapılarını canlandırırsa o dil yeniden gelişme sürecine katılır. Değilse yok olup gider. Her yıl "Türkçe Olimpiyatları" düzenleyip de sonra televizyon proğramlarında bunun eleştirisini yaparken "Türkçe aslında güdük bir dil, elimizde Alp Er Tunga şiirinden başka kaynak yok" diyenlere iğne olsun. Bir daha iyi bir bakın bakalım, başka kaynak var mıymış; yok muymuş? Bulamadıysanız gelin ben size göstereyim.

- Mehmet Levent KAYA


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 07 Kas 2016, 16:45 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Başka bir bölümde yaptığım açıklamayı buraya kaydolsun diye buraya da göçürüyorum.

*

DLT'ten.

*

Kür

kür er: Soğukkanlı, yürekli, sarsılmaz adam.

Süğlin

Sülün. süwlin bir değişik sesletimdir.

Say*

Taşlık zemin.

*Eklentim: Bizimkiler ''parlak''a saydam der.

Uz

Beceri, yetenek, sanat.

uz kişi: Becerisinde, sanatında eli uz kişi.

=> uzak

uzak ış: Bitmesi uzun zaman alan iş.
yalavaç uzak bardı: Haberci gideli uzun zaman oldu.

=> uzaklık

Bir işte ağır hareket etmek ya da geç kalmak.

<=> (y)ıraklık

Iraklık -uzaklık-.

Uruş*

Tartışma. ''Savaş'' anlamında da kullanılır.

anığ birle uruştı: Onlar birbiriyle tartıştı. Beyler ya da benzerleri bağlamında kullanıldığında ''savaşmak'' anlamına gelir.

Eklentim: ur- -> vur-.

Erkin/İrkin

irkin suw: Belli bir yerde biriktirilmiş su. Bir araya getirilen herhangi bir şeyi anlatmak için de bu sözcük kullanılır. Karluk beylerine verilen bir san olan köl irkin: onun zekası bir gölete dolan sular gibi birimiş ve çoktur ifadesi buradan gelir.

irkin yağmur: Günlerce süren yağmur.

=> irkildi

sü telim irkildi: Büyük bir ordu toplandı. Sayısı oldukça artana kadar bir araya gelen ya da biri tarafından bir araya getirilen herhangi bir şeyi anlatmak için bu sözcük kullanılır. Hem geçişli hem de geçişsiz olabilir.

İç

Herhangi bir şeyin iç kısmı.

iç söz: Yürekteki gizli şey, sır.

=> içikti

er içikti: Adam düşmana boyun eğdi ve onların safına geçti.

Öz

öz kişi: Kadaşlık -akrabalık- bağı olan kimse.
bu bizniğ öz kişi ol: Bu bizim kadaşlarımızdandır.

Yiğit

Genç.

Tamur (tamar)

Bedendeki damar. Oğzular mim'i (m) fetha'lı [Arapçada a ya da e okutan üstün imi] kullanarak tamar der. Onlar sözcükte her zaman hafifliği seçer ve nasb [a - yazacın üstün imi almış gibi a'yla okunması] en hafif ünlüdür, bu nedenle sürekli ondan yararlanırlar.

Arığ

Arı.

arığ neŋ: Temiz olan bir şey.
arığlık: Temizlik. Arılık.

''Baran'' Üzerine

Birinci kişide ''giderim'' anlamında barır men denir. Oğuzlar geniş zaman eyleminde rı'nın birinin düşürürler; aslî rı'yı bırakarak geniş zaman rı'sını atarlar. ''Ben giderim'' anlamında men barın; ''ben kalkarım'' anlamında men turın derler. Ancak sözde ''rı'' yok ise geniş zaman kipinde, geniş zaman rı'sı konur. ''Ben gelirim'' anlamında men keliren denir. Gelince keldi dedikleri zaman ''rı'' yoktur. ''Ben gülerim'' anlamında men küleren denir. Gülünce küldi dedikleri zaman ''rı'' yoktur. Eylemden sonra gelen mim'i elif'e çevirirler. ''Ben giderim'' anlamında men baran dedikleri gibi. ''Ben yayı kurarım'' anlamında men yā kuran dedikleri gibi. Türkler* iki ''rı'' ile ''kurarım'' anlamında kurar men derler. Bunlardan biri aslî, ikincisi geniş zaman belirtisidir ve bunların arkasından men denir. Kural işte budur; Oğuzların yolu kural değildir, ancak hafifliktir.

*Eklentim: Kaşgarlı ''Türkler'' ile diğer Türk bölüklerini ve kendilerini kast edip, yalnızca genelleme yapıp konuya açıklama ve açıklık getirebilmek için bu yola başvuruyor. Geniş anlamda bakıldığında ilk Oğuznâme, zaten Divân-ü Lügâti't Türk'tür.

Ül-*

ol yarmak üledi: O parayı üleştirdi [bölüştürdü].

=> Ülüğ

Pay.

=> Ülüş**

Pay.

*Eklentim: Ülkü sözü de bu kök eylemden gelir. Bütün bir toplumun, ulusun ''üleştiği, paylaştığı'' ortak(lar) düşünce ve amaçlar.
**''Uluş'' sözü ile karıştırılmamalıdır. Türkçede ünlüler birbirinden kesin biçimde ayrılır. ''Ülüş'' pay anlamında iken, ''uluş'' kent, yerine göre köy olarak kullanılmıştır.

Bay

Zengin.

=> baylık: Zenginlik.

Kökşin

Gök rengi.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 07 Kas 2016, 17:33 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Soyluluk Adları

(İdi) Kağan "(эзэн) хаан": Bozkır kavimlerinde en yaygın bilinen soyluluk adı bu "kağan." Ama Bilge Kağan'nın yazdırdığı taşlarda "baz kağan", "kırgız kağan", "türgiş kağan" gibi başka kağanlardan da söz ediliyor. Aynı zamanda bu diğer kağanların merkezdeki "idi kağan"a bağlı oldukları da bildiriliyor. Gelenekte "idi" sözünün hükümdar anlamında kullanıldığını görüyoruz.

Kan "хан": Kağan'dan bir küçük soyluluk adı. En son 1911de kurulan Moğol devletinde merkeze doğrudan bağlı dört “аймаг” yani ilin başındaki hükümdarlarına “han (хан)” deniyordu. Ayrıca Tez yazıtında Uygur kağanının, son Türk kağanı Ozmış’tan kağan değil de “ozmış kan” olarak söz etmesi ilginçtir. Demek ki artık kutu geri alınmış, yani siyasi gücünü nerdeyse tümüyle yitirmiş olan birine “kağan” demek istemiyorlardı*.

İliğ: Bu sözcük de daha Hun devrinden beri anılan bir unvandır. Altun Yaruk’ta, kitabın kendinden “nom iliği” diye söz edilir. Mehmet Ölmez bu ifadeyi doktora çalışmasında “kitap hükümdarı” olarak anlamlandırmış. Ama "Aç Bars ve Tiğin" çadığında, ülkenin hükümdarından kimi yerde "iliğ beğ" kimi yerde "iliğ kan" diye söz edilmesinden, bu adın bir unvan değil, bir kağana bağlı olmayan, müstakil bir devlet başkanını gösterdiğini düşünüyorum.

Katun "хатан": Buraya kadar değindiğimiz unvan sahiplerinin eşlerine “katun” deniyor. Moğollar kendi erkleriyle hükümranlık yapan kadınlar için “хатан хаан” ifadesini kullanıyorlar. Aynı durumun Türkçe “katun kağan” olması gerekir.

Tiğin "агь": Elimizdeki bilgiye göre Kağan hanedanından gelen bütün erkeklere “tiğin” denmekte idi. Bazıları bu sözcüğü “tigin”, yabguyu da “yabğu” diye yazma eğilimindedir. Türkçede bir kural olarak ünlüden sonra gelen “g”ler yumuşar. Benzer kuralla önünde ünlü olmayan “g” de yumuşamaz. O Arap dilinde olan bir özelliktir. Ve “g” değil “ğayn” harfi ile ilgilidir. Dolayısıyla da, Talat Tekin'in bence çok doğru biçimde yazdığı gibi bu sözcük “tiğin” okunmalıdır.

Yabgu: Hun imparatorlarına atfedilen “yabgu” sözcüğü Çince “çan-yü” imlerinden türetilmeye çalışılmıştır. Ben bu “çan-yü” seslerinin “yabgu” sözünün nasıl türetildiğini anlamadım. Zaten yakın dönem Çinli akademisyenler de “çan-yü”nün yanlış okuma olduğunu, doğrusunun dönemin okunuşuna göre “çan-kan” olması gerektiğini açık sesle ifade etmeye başladıklarına göre, yine Çin kaynaklarında “kan” olarak gösterilen “kağan” ifadesiyle karşılaşmış oluruz. Dolayısıyla ben Hun hükümdarlarının unvanının “yabgu” olmadığını düşünüyorum.

Türk imparatorluğu döneminde bu unvanla yeniden karşılaşıyoruz. Gelenekte devlet doğu ve batı olarak iki yönetim birimine ayrılıyordu. Bunlardan kıdemli olan doğudaki yöneticiye "yabgu" unvanı veriliyordu. Bilge Kağan'ın sözlerinden "yabgu"nun Tölis boyunda oturduğunu anlıyoruz.

Şad: Türk idi kağanlığında batıdaki bölgenin başına atanan yöneticiye “şad” deniyordu. Yine Bilge Kağan'ın sözlerinden "şad"ın Tarduş boyunda oturduğunu anlıyoruz.

Çor: Bu da yine tiğinlerin üstlendikleri göreve göre aldıkları yüksek bir makam adı.

Konçuy "гүнж": Katun’dan aşağıda saydığımız kimselerin eşlerine, ayrıca en başından beri saydığımız unvan sahiplerinin kızlarına “konçuy” deniyor. Daha sonraki dönemde aynı konum için Altun Yaruk’ta "terim”, Karahanlı zamanında ise “terken” sözcüğüyle de karşılaşıyoruz.

Buyruk "түшмэл": Orhun yazıtlarında geçiş sıklığı yüksek olan adlardan. Bunun, aşağıda Moğolca karşılığında da açıklayacağımız üzere yüksek makamlı amirler için kullanıldığını düşünüyorum. Ayrıca yine yazıtlarda geçen “seŋgün” sözcüğünün “general”e karşılık geldiğini düşünürsek, “buyruk” sözcüğünün bir rütbeden daha çok genel bir “amir” anlamına geldiği sonucuna varabiliriz.

Beğ "ноён": Tiğinden sonraki kalıtsal soyluluk unvanı. Çok yaygındır.

İlteber: Bu da “beğ” düzeyindeki kişilere verilen bir görev adı. Eyalet başındaki yüksek memurların taşıdığı anlaşılıyor.

Tudun: Yine “beğ”lere verilen bir görev adı. İllerde “vali” gibi olmalı. Tabi “ilteber” ve “tudun” maddelerinde değindiğimiz eyalet ve il yapıları bugün anladığımız gibi değil. İstatistikçilerin hesaplarına göre dünya nüfusunun 70 milyon, Türk devletinin de iki buçuk milyon olduğu tahmin edilen bir dönemde eyalet ve vilayetin bugünkü büyüklükte olmayacağını tahmin edebiliriz.

Erkin: Bu da “tudun”dan daha küçük bir memuriyet olarak çıkıyor karşımıza.

İ(i)şi "ноёгтой": Bu listede “beğ” özelliğindeki unvanların kadın karşılıklarına “işi/eşi/iişi” denir. Bugün buna, aşağı yukarı Türkçe konuşulan her yerde “hanım” denmektedir. Orhun yazıtlarında baştaki harfin yazılmamış olması nedeniyle Talat Tekin “eşi” diye okumuştur.

Baskak "дарга": Sanıyorum günümüz dilinde en iyi “müdür” sözcüğüyle eşleştirebileceğimiz sözcük. Bu müdür hem sivil, hem de askeri olabilir.

Alp "алба" / Bağatur "баатар": Kahraman anlamında unvanlar. Günümüz Moğolcasında "алба" sözü daha çok "resmî (görevli)" anlamında da kullanılıyor. Ayrıca Tonyukuk yazıtındaki örnekte ve günümüz Moğolcasındaki kullanımdan, Alp "алба" sözünün zor anlamında kullanıldığını da görüyoruz.

- Mehmet Levent KAYA

*Bu konuda türlü düşünceler var, bilinmesi anlamında geçmek yararlı olacaktır ki, bir yorum ''kağan ile kan sözünün aynı yazıtta aynı tümcede geçmesi'' nedeniyle, bu iki sözlerin birbirinden anlamsal açıdan ayrımı olmadığı yönündedir. Bu durumu ben de bir keresinde belirtmiştim. Ancak söz konusu yazıtta sözü edilen başçı yaşamdayken kendisinden ''kağan'' diye söz edilirken, yeryüzünden yitip gittiği anlatıldığında ise aynı tümcede birkaç söz önce ''kağan'' denmişken ''kan'' diye anılması, Levent usta'nın anlattığına anlam kapsamı açısından imliyor gibi. Yeryüzünden ayrılıp geçtiğinden; haliyle kendisine verilen kut da gitmiş oluyor.

çadık = Sanskritçe “öykü, anlatı” anlamına gelen “jataka” sözü Budist gelenekle birlikte Uygurcaya “çadık” biçiminde geçmiştir.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 07 Kas 2016, 22:46 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Türk-çe'nin Öyküsü -3-

*

DLT'ten.

*

Yėtüt.

Ordudaki ihtiyat birlikleri.

Yuğruş.

Türklerde halkın arasından gelip de vezirlik makamına yükselen bir adama verilen ad. Bu işe yatkın ya da geniş bir yandaş kitlesine sahip de olsa atlı bir savaşçıya ya da benzerlerine bu san verilmez. Bu makam Hakandan bir seviye aşağıdadır. Yağmurda, karda ve sıcakta başı üzre kurulan kara ipekten bir konut kendine verilir [çuvaç: Han konutu].

Yulduz.

''Yıldız''ları anlatmak için kullanılan genel bir ad. Daha sonra yıldızlar kendi aralarında şu biçimde ayrılır: kara kuş: Jüpiter; eren tüz: Terazi takımyıldızı; ülker: Ülker takımyıldızı; yetigen: Yedikardeş yıldızı [Büyükayı]; temür kazuğ: Kutupyıldızı; bakır sukım: Mars.

=> ''bakır sukım'' girdisi:

Mars. Kızıllığı nedeniyle bakıra benzetilmiştir.

=> ''ülker'' girdisi:

Ülker takımyıldızı. ülker çeriğ olarak bilinen bir savaş taktiği vardır - Askerî birlikler taburlar halinde kaçar, daha sonra bir tabur geri dönüp saldırdığında tüm taburlar ona uyar. Bu savaş hilesini uygulayarak ender bozguna uğrarlar.

Yurç.

Bir kadının kendinden küçük erkek kardeşi. Bir erkeğin erkek kardeşi ile bir kadının erkek kardeşi birbirinden ayrılır. Erkeğin erkek kardeşine eğer kendisinden gençse ini, eğer yaşlıysa ėçi denir. Erkeğin kendinden küçük kız kardeşine siŋil, kendinden büyük kız kardeşine eke denir. Kadının kız kardeşi ise küçükse baldız, büyükse eke olarak adlandırılır.

Yüksek.

yüksek tağ: Yüce dağ.

''Yüksek, yüce, ulu'' olan herhangi bir şeyi anlatmak için yüksek sözcüğü kullanılır. Bu sözcük yüğ: kuş tüyü sözcüğünden türetilmiştir; çünkü kuş tüyünün doğasında yükselmek ve yukarılara çıkmak vardır. ''Uzun'' olan herhangi bir şey de bu biçimde adlandırılır.

Şu dizelerde de kullanılır,

üs es körüp yüksek kalık kodı çokar,
bilge kişi öğüt bėrip tawrak ukar.

Akbaba avını görüp yüksekte olduğu havadan aşağıya iner,
Bilge kişinin avı öğüt olup, duyduğu an tutar ve anlar.

Ağır.

Ağır olan herhangi bir şey.

ağırlığ kişi: Toplum ya da beyce onurlandırılan kişi.
teŋri meni ağırladı: Tanrı beni onurlandırdı.
ağır adak amruldı: Ağır ayak yatıştı. Bu, ''yavaş yürüyen kimse varacağı yere vardı'' anlamına gelir.

Anuttı.

ol yağıka tulum anuttı: O, düşman nedeniyle silahını hazırladı. Hazırlanmış herhangi bir şeyi anlatmak için de bu sözcük kullanılır. Şu atasözünde de geçer,

tulum anutsa kulun bulur, tulum unıtsa bulun bolur: Silahlarını hazırlayan kişi -düşmanın üzerine yürümek için- tay da bulur; silahlarını unutan -bununla ilgilenmeyen- kimse, tutsak olur. Bu atasözü her an hazır olmanın gerekliliğini dile getirir.

Kezlik.

Kadınların kaftanlarına tutturulmuş olarak sakladıkları küçük bir bıçak.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 11 Kas 2016, 01:38 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Türk-çe'nin Öyküsü -4-

DLT'ten.

*

-3-'e ek:

ağırlığ er: Herkesin saygı gösterdiği adam.

*

Atakı(m).

''Babacağım'' anlamına gelen ve sevgi bildiren bir sözcük.

Badram.

Halkın hep birlikte yaşadığı sevinç ve eğlence hali. Toprak çiçeklerle bezendiği zaman badram yir: latif toprak denir. Bu sözcüğün kökenini bilmiyorum; ancak bunu Farsîlerin ağızından da işittim. Bununla birlikte Oğuzlar ''şenlik, şölen günü''ne bayram der; çünkü bu gün sevinç ve eğlence günüdür. Oğuzlar'ın alışkanlığına uygun olarak zel (d), ye'ye (y) çevrilmiştir. Bu açıdan bakıldığında bu sözcüğün özgün dile ait bir sözcük olduğu söylenebilir.

Bağırlığ.

bağırlığ er: Kimseye boyun eğmeyen adam.

Bal.

Bal. Suvar, Kıfçak (Kıpçak) ve Oğuz lehçelerinde kullanılır. Diğer Türkler buna arı yağı der.

Balu balu.

Bebeklerini beşikte uyutmak için kadınların yinelediği, ninnimsi bir söz öbeği.

Bekeç.

Hükümdarlara verilen, saygı belirten bir unvan. Nitekim Bekeç Arslan Tiğin denir.

Bėleğ.

Bir yolcunun kadaşlarına getirdiği armağan. Bir yerden başka yere yollanan armağanlar da böyle adlandırılır.

Berk.

berk neŋ: Sert, sağlam nesne. Kök biçimi bek'tir; pekiştirmek için ''r'' eklenmiştir.

Bıçış.

Düğünlerde ya da soyluların düzenlediği şölenlerde konuklara verilen işlemeli bir ipek kumaş parçası.

Bıruk.

Hakanın maiyetindeki soyluların toplumsal mevkilerini belirleyen kimse. Kök biçimi buyruk: emir'dir.

Bir.

Bir sayısı.

bir yarmak: Bir para. Bunu bīr [biir] olarak söylemek de olasıdır. Böylesi eksikliliklerin pek çok örneği vardır; ancak Türk lehçelerinde bozulmamış ve daha doğru kullanım kısa söyleyiş sert sözcelemedir*.

*Eklentim: Bunun üzerine biraz baş yorun derim.

Boşuğ.

Hanın bir elçiye lütfettiği geri dönme izni; aynı anda ona verilen armağanlar da bu biçimde adlandırılır. Bu Arapça sofra sözcüğündeki değişime benzer. Önceleri bu sözcük konuğa hazırlanan yemek anlamında kullanılırken, daha sonraları yemeğin üzerinde sunulduğu kumaş parçası anlamıyla kullanılmaya başlanmıştır. Söz konusu anlam kayması boşuğ sözü için de geçerlidir. Benzer bir biçimde uzaktan bir kadaş geldiğinde, geriye dönebilmek için önce konuk olduğu kadaşları ve koldaşlarına bir davet düzenler, onlara çeşitli armağanlar vererek geri dönebilmek için izin alır. Birlikte yenen bu aşa boşuğ aşı; izin aşı denir.

Boy.

Kavim, boy, cemaat. Oğuzca. Birbirini tanımayan iki adam karşılaştıkları an, biri diğerini esenler ve ''yakınların, kadaşların, boyun, kavmin kimlerdir?'' anlamına gelecek biçimde boy kim diye sorar. Diğeri ''Salgur'' diyerek onu yanıtlar, bu ''aslım özüm Salgur'dur'' anlamına gelir; ya da kitabın ilk bölümünde andığım kollardan birinin adını anar. Bu adlar, kavimlerin kurucu atalarından gelir. Bundan sonra konuşmaya başlar ya da daha fazla sözü uzatmadan kendi yollarına giderler; böylece her biri, diğerinin üyesi olduğu tarafı bilir.

Bulan.

Kıfçak ülkesinde avlanan iri yarı bir vahşi hayvan. Küp gibi içi oyuk, yukarı kalkık bir boynuzu vardır. Kar ya da yağmur burada toplanır. Dişisi diz çöker, erkek onun boynuzundan su içer; erkeği diz çöktüğünde de dişisi su içer.

Burslan.

Kök anlamı ''kaplan''dır. arslan burslan: arslanlar ve kaplanlar biçiminde bir kullanım vardır. Kişi adı olarak kullanılır. İnsanlar burslan'ın, arslan burslan ikilemesinin ikincil konumdaki öğesi olduğunu ve asla tek başına kullanılmadığını, bu nedenle yalnızca böyle kullanılmasının doğru olduğunu düşünür. Ancak daha doğru olan görüş bu sözcüğün aslında kaplan anlamına geldiğidir; çünkü eğer yalnızca ikincil bir öğe olsaydı, bunun bir erkek adı olarak kullanımı onanmazdı.

Buzluk.

Yazın kullanılmak üzere içerisine buz doldurulan yer.

Büri.

Okun ucuna geçirilen temrenin/başağın oyuğu. Buna başak bürisi de denir.

Çağrı.

Doğan. Bir erkek adı olan çağrı beğ buradan gelir.

Çalış.

Güreş.

Eklentim: Bugün kullandığımız sözün altında bu anlam yatmaktadır. Yere çal-mak (güreş -> mücadele etmek) ==> çokça mücadele etmek; yani ''çalışmak''.

Çak.

Bir şeyin kesin ve öz halini vurgulayan bir sözcük.

çak amaçnı urgıl: Hedefi tam göbeğinden/ortasından vur.

Çawa.

Genç erkekleri anlatmakta kullanılan bir ad.

Çawuş.

Savaşta birliklerin düzen içinde durmasını sağlayan ve onların gereksiz şiddet uygulamalarını önleyen yönetici.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 11 Kas 2016, 12:41 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Resim


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 11 Kas 2016, 16:19 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Neden ''Göktürk'' mü?

Aslında yalnızca Göktürkler değil; ben bütün bozkır boyları payına bir şeylere değinmek istiyorum.

Siz de Göktürklerin yoğurda su katarak ayran yapıp içmekten başka bir meziyeti olmadığını mı düşünüyorsunuz?

Prof. Dr. Ahmet Taşağıl bozkır kavimlerinin atı evcilleştirip insanlığa “sürat” olgusunu, demiri işleyip “güç” olgusunu kattığına kaç kere değindi. Bu işin bir boyutu. Yapı malzemesi olarak dünyanın en temiz ve en sağlıklı yalıtım aracı olan keçeyi bulup kullanmaları başka bir meziyetleri. Ama bu yazının konusu bundan biraz daha farklı.

Kendi payıma yalnızca tarihsel olarak Sibirya’nın doğu yarısında, özelde de bunun güneyine yakın yaşayan yarı göçebe halklar için konuyu ele alacağım. Dünyanın yerleşik (şehirli) toplumları hep kendilerini “uygar” kendilerinden olmayanları “barbar” olarak adlandırmıştır. Bunlardan günümüze devasa yapılar ulaşmış ve uygarlık bu yapılar üzerinden tanımlanır olmuştur. Bu tür uygarlıkların nasıl kurulduğunu merak ediyorsanız şu videoya bakabilirsiniz:

https://www.youtube.com/watch?v=WV8dq4ToRmA

Bu örnekte Çin vardı ama durum Akdeniz çevresinde, Mezopotamya boyunda ve Hint alt kıtasında da farklı değildi. Bugün o “yüksek uygarlık ürünü” olarak gördüğümüz her şeyin her taşında zavallı kölelerin, yoksul insanların gözyaşı ötesinde kanı vardır.

Bu “büyük” “uygarlıkları” oluşturanlar daha o zamanlar mülkiyet kavramını geliştirdiler. Bu yapıda erkek sahip olduğu her şey üzerinde tam yetki sahibi, eşi ve çocukları dâhil sahibi olduğu kişi, diğer canlı ve cansız varlıklar da “mülkiyeti” oluyordu. Bu mülkiyet hırsının sınırı yoktu ve bu insanlar kendi öğretilerinde dünyanın tanrı tarafından kendi hükümdarlarına bahşedilmiş krallık olduğunu savunup duruyordu.

Elbette cinsellik bunlar dışındaki güçsüz kadın ve erkekler üzerinde de hâkimiyet kurmak için uygulanan yöntemlerden biriydi. Bu video da bu uygulamayı çok ayrıntılı anlatmış:

https://www.youtube.com/watch?v=5uHuFYYO4go

Burada da gördüğünüz gibi bu iş yerel ve merkez yönetimin elinde, iktidarı pekiştirmenin bir aygıtı olarak kullanılmıştı. Şimdi bu kültürün torunlarının kadın hakları için ayağa kalkıp da bizim toplumumuza da ders vermeye kalkması, onlar payına da bizim payımıza da acı bir ironi. Ama evren böyle “evrilip çevrilip” duruyor.
Yerleşik uygarlıklar dünyanın her yerinde her yöntemle hâkimiyet kurmayı kendilerine hak görürken bizim bozkırın yarı göçebe boyları ne mi yaptı? Yarı göçebeler o zamanlar ayrık boylar halinde yaşıyordu. Yerleşik kültürün bu her yeri ele geçirme hırsıyla başka türlü başa çıkılamayacağını anlayınca onlara alternatif bir yapı kurma iradesi gösterdi. Hepsi de zaten çok iyi atlı-avcı olan boyları bir araya getirip onları atlı bir savaş harikasına dönüştürdü ve hemen güneydeki yerleşik, şehirli Çin İmparatorluğunun karşısına alternatif bir güç olarak çıktı.

Bizimkiler yapmışsa ancak doymak bilmez şehirli uygarlığına “dur” deme erdemini göstermiştir. Bizimkilerin hırsları yerleşikler gibi sınırsız da değildi. Gumilyov batıya göçen Hunları anlatırken, yolda karşılaştıkları Ural boylarıyla hiç sorun yaşamadıklarını, çünkü bozkır atlarının ancak cılız otlarla beslenmeye alıştığı için Fin boylarının atlarını beslediği gür otlaklarla ilgilenmediklerini anlatır. Kısaca söylemek gerekirse, kır kavimlerinin hırsı bile ancak atlarını besleyecek yerlerle sınırlıdır.

Peki yerleşik uygarlıklar bununla durdurulabildi mi? Bildiğiniz gibi “hayır!”. Özellikle “Avrupalı” denen virüs ırk Amerika, Afrika kıtalarını ve bütün Hind’i sömürgeleştirdi. Bazılarının bize “devrim” diye yutturmaya çalıştığı “sanayi darbesi”ni yaptı ki bu yazının asıl amacı bunu deşmek. Yetmedi 2 ayrı Dünya savaşı ile yine bu hâkimiyet kurma dersine birbirini doğradı. Siz şimdi bu sanayinin insan yaşamını kolaylaştıran yenilikler sunduğuna inananlardansanız, çok da safmışsınız canım!

Bu yetti mi? Hayır. Sanayi dönüşümünü bir darbeye çevirip kendilerine yontmak isteyenler hemen bunu silaha çevirmenin yolunu aradılar ve kısa sürede buldular. Maşa varken neden ellerini ateşe soksunlardı? Hemen sonradan “sağ” ve “sol” diye adlandırılacak karşıtmış gibi görünen ama aslında her durumda sanayi çarkının dönmesine ve patronların da daha çok kazanıp daha çok sömürmesine hizmet edecek iki görüş türettiler. Reklam, propaganda, gerekirse savaşlar aracılığıyla bu görüşlerin toplumun bütün kesimlerine yayılmasını ve başka tür bir yaşam biçiminin unutulmasını sağladılar. Bugün bile bu iki görüşten birinin sıkı taraftarı neye hizmet ettiğini bilmeden kendine göre “öteki” gibi gördüğü insanları öldürmekten bile çekinmeyecek eylemlere girebiliyorlar. Amaç hep aynı “dünya barışı” masalı. Ah insanlık ah!

Günümüzün eğilimi şöyle: İyi bir işim olsun. İyi para kazanayım. Sigortam ödensin. Paramı gezip, yiyip, satın alıp harcayabileyim. Sonra emekli olurum… değil mi? Bunu bir de “özgürlük” diye ballandıra ballandıra anlatmazlar mı? Modern zamanların sloganlarıyla tatlı hale getirilmiş, bildiğin modern kölelik bu be! Siz buna özgürlük mü diyorsunuz; bütün doğal haklarınız elinizden alınmış. Bu yalanla bir de insan sayısı 7 milyarın üzerine çıktı, dünyayı yok ediyoruz.

Lafı uzatmayayım. Yerli kanallarda bakacak bir tek proğram olmadığı için çok bilinen bir Japon kanalını izliyorum. Bir deniz tabanı depreminden etkilenen ve peşinden gelen dev dalgayla yaşamları mahvolmuş insanların Fukişima nükleer istasyonu yakınındaki eski evlerine dönebileceklerini haber ediyordu. Benim gibi “doğacı” insanlar için korkunç bir karabasan! Hiroşima ve Nagasaki’ye Amerikalı uygarların attığı atom bombaları ve sonrasına hiç değinmeyeceğim bile. Benim atlı atalarım “barbar” nasıl olsa.

Bu da önemli değil; daha asıl konuya şimdi geliyoruz. Dün akşam “Dünya Sular Altında” adlı bir belgesel gördüm. Proğram kutup buzullarının ivmeli biçimde eridiğini anlatıyordu. Birincil olarak 7 milyar insanın ihtiyaçlarını karşılamak için sanayi darbesinin tapınakları olarak kurulmuş fabrikaların neden olduğu karbon salınımı bu erimeyi hızlandırıyormuş. Böyle sürerse 100 yıl sonra su düzeyinin ortalama 15 metre yükseleceğini hesaplamışlar. Bununla Missisipi ve Florida’nın yarısı haritadan siliniyor. Londra ve hatta Paris suya gömülüyor, Berlin ise bir liman şehrine dönüşüyor.

Durun, daha bitmedi. Bu süreçle yeryüzündeki bütün buzullar 200 yıl içinde erimiş olacakmış. Bu da su yüzeyinin şimdikine göre ortalama 70 metre yükseleceği anlamına geliyormuş. Peki, bizim şehirli, “modern” insanımız bunu önlemek için sizce ne yapıyor? Yanlışından geri döndüğünü mü düşündünüz? Hayır. Örneğin San Francisco körfez girişine bir baraj inşa ederek yükselen suyu engellemeyi hesaplıyorlarmış. Aynısını Akdeniz için de düşünmüşler. Ama okyanus desteği olmasa Akdeniz aşırı su kaybıyla kuruma riski taşıyormuş. Dolayısıyla bu dengeyi sağlamak üzere baraj içinde akışı sağlayacak bir düzenek de kurmaları gerekecek. New York’ta yaşayanlar mı? Onlar başlarının çaresine bakacaklar.

Onca fabrikanın, atom bombasının, nükleer tesisin, teknolojinin, hepsinin bir mazeretini bulan oldu da, buna neden olanların torunlarının 100 yıl sonra atalarının kendilerine bıraktıklarıyla ilgili neler diyeceklerini görmek isterdim.

Benim at sırtındaki “barbar” atalarım insanlık yararına demiri işlemeyi geliştirdi, atı evcilleştirdi, birilerinin burun büktüğü yoğurdu bana bıraktı. Bilmeyen öğrensin; yoğurt ekşiyen ama asla bozulmayan, ilaç özellikleri taşıyan dünyanın en değerli birkaç besininden biridir. Burun büken bulamaz olsun! Kendi beğendikleri atalarının 100 yıl sonraya ne bırakacağına bakıp o lümpen tavırlarını bir daha gözden geçirsin. Benim yoğurda su katıp ayran yapan atalarım buna neden olmadı.

- Mehmet Levent KAYA


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 11 Kas 2016, 16:38 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
''Bunlar (Türkler) ''barbarlar'' ismini verdiğimiz milletin kendileridir; çünkü onlar bolluk ve zenginlik içinde mükellef çadırlarda yaşamadıklarından, müzeyyen ve parlak masalarda yemek yemediklerinden, her tarafa taşınabilir birçok biçimde ve obalarda ikamet ederek, süt, et ve bir parça ekmekten başka bir şey ile beslenmediklerinden dolayı kendilerine ''barbar'' adı verilmişti. Lakin hayatlarını pek basit ve tabiata uygun olarak geçirmekte olduklarından mesela ecdadımız gibi onlara ''barbar'' namını vermeye imkan yoktur. Bu millet, arka arkaya yeni yeni fütuhat ve zaferleri düşünür ve daima gerek kendi ailesine ve gerekse umuma taalluk eden hizmet ve vazifeleri sebat ve sadakatle yapmayı bilir millettir. Bu ilme ait ve tarihî vakalarından söz eden birçok kitaplara dahi maliktir. Velhasıl daha birçok hususlar bunlara ''barbar'' ismi verilmesinin pek insafsızca bir muamele olduğunu vuzuhla ortaya koymaktadır. Harp zamanında onların yapmakta oldukları şiddet ve vahşeti kayıt ve ilaveye lüzum yoktur. Filhakika harpte onlar, yakarlar, yıkarlar, yağma yaparlar ve esir alırlar idi. Fakat Romalılar da başka surette hareket etmezlerdi; biz dahi diğer bir usul ve kaideye göre mi hareket ediyoruz?''

- Kont Graf Biarsigli.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 13 Kas 2016, 23:04 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
''Turan'' Konusu

Ansiklopedik bilgilere göre Firdevsî'nin 997-1010 yılları arasında, Gazneli Mahmud himayesi ve teşviğiyle yazdığı, İran'ın İslam'ın kabulü ile birlikte Sasanî hakimiyetinin bitişine kadarki tarihini, en efsanevî dönemlerden başlayarak anlatan "Şâhnâme=Şahlar kitabı" adlı, uzun bir nazım eser vardır.

Bu eserin 1443-1455. beytleri arasında şöyle bir bilgi geçer:

"Ferîdun yıldızlar ilminden bu sırları öğrendikten sonra içindeki sırrı açığa vurarak yeryüzünü üç parçaya ayırdı:

Bu parçalardan biri Rûm ve Batı, biri Türkistan ve Çin, diğeri de yiğitler ülkesi İrandı. Birinci parçayı, yani bütün Rûm ve Batı ülkesini Selm'e verdi ve bir ordu toplayarak batıya gitmesini buyurdu. Böylece Selm de padişahların tahtına ayak basarak "Batı Padişahı" adını aldı. Sonra Tûr'a Tûran ülkesini verdi ve onu Türklerle Çin'in padişahı yaptı.

O da babasının hazırladığı bir ordu ile yola çıktı. Büyüklüğün tahtına oturdu, beline kemerini kuşandı ve cömertliğin elini açtı. Büyükler önünde mücevherler saçtı. Bütün dünya onu "Tûran Padişahı" olarak tanıdı. Sıra Îrem'e gelince, babası ona da İranı ve İranla birlikte mızraklı yiğitlerin yetiştiği çölü, padişahlığın tac ve tahtını verdi."

Yukarıdaki Türkçe çeviri Necati Lugal'ın. Metni Kabalcı Yayınlarının çıkardığı kitaptan aldım.

Bu kitapta anlatılanlar aslında İran'ın çok eski masalları olmasına karşın Firdevsî bunları Gazneli devrinde derlemişti. En çok dikkatimi çeken çelişki, Kaşgarlı Mahmud'un Büyük İskender ile eşlediği Efrâsiyab'ı Firdevsî (daha ilerki bölümlerde) bir Tûran hükümdarı olarak anlatıyor olması. Biraz da gülesiniz diye yazıyorum: kitaba yorum yapan biri de, bu çelişkiye karşın, belki de İran kaynağı daha doğrudur takıntısıyla, bu Afrasiyab'ın "Apl Er Tunga" olduğunu yazmış. Dilin kemiği yok diyorlardı, değil mi? Kalemin?!.

Bunun dışında, yazıldığı geç dönemin etkisinden midir, her ne ise, batı için "Rûm" adının kullanılıyor olması. Bu masalların türediği dönemde o yöndeki toprakların İran dilindeki adını bulmak için belki de Avesta'ya davranmak gerekecek.

Yine ikinci sırada, doğuda Türk ve Çin kavimlerinin yaşadığı diyara Tûran dendiği belirtilmiş. Yine böyle geç bir dönemde o yönde bulunan kavimlerin ikisinin sayılması, bu masallar ilk ortaya çıktığındaki anlatılarda da bunların gerçekten geçip geçmediğini, ya da nelerin geçtiğini düşündürüyor. Ama bir gerçek var: Turan sözünün kaynağı İran masalları ve hiç de birilerinin anlattığı gibi o yönde Türkler olduğu için ve Türk adına nispetle verilmiş değil. Zaten sözlükler bu sözün anlamının "Tur'un ülkesi" olduğunu belirtiyor.

Öyle bile olsa yaygın biçimde Türk yurtlarına Türkçe olmayan "Turan" adını kullanmanın, günümüz Türkiyesi için de yine Türk adından çıkışlı olduğu belli olan ama Türkçe olmayan, örneğin "Turkey, Türkei," vb... adların kullanımından hiç bir farkı yoktur.

Dahası, Bilge Kağan, yazdırdığı taşlarda defalarca "Türk ili" demiş olmasına karşın, bir tek kere "Turan" sözü geçmez. Yazı için kullanılan yüzeyin taş olduğunu ve yüzeyi çok tutumlu kullanması gerektiğini düşündüğümüzde bu daha da anlam kazanıyor. Çünkü yüzeyden kazanmak amacıyla 6 üsük ile yazılacak bir söz yerine 4 üsükle yazılacak bir söz elbette tercih edilecektir. Ama ısrarla, nasıl olsa böyle alışmışız mantığıyla "Turan" sözünü kullanmayı sürdürenler, yakın gelecekte "Turkey, Türkei" gibi adların kullanımını da meşrulaştırdıklarını akıllarından çıkarmasın ve hazır beklesinler.

Üstelik "Rehber Kur'an, Hedef Turan" gibi sloganlar da durumu kurtarmıyor.

- Mehmet Levent KAYA


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 14 Kas 2016, 16:14 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
törük x tat

“törük” adının kökeniyle ilgili birkaç öneri var. Her zaman, her örnekte bir konunun kültürden bağımsız doğru anlaşılamayacağını vurguluyoruz. Benzer biçimde, bu yazıda da sözün kültür yapısı içinde kullanımına bakarak ilerlemek istiyorum.

Bu sözün Çince “to-er-çi” söylenimi miğfere benzediği için Çinlilerin Altay sırasında miğfere benzer bir dağ ile ilişkilendirdiği biliniyor. Bu işin “Çin Halk Etimolojisi” yanı.

Onuncu yüzyıl Fars kaynakları da sözün “güçlü” anlamına geldiğini kaydetmiş. O dönem Farslarını düşününce “türk” sözünden bu anlamı çıkarmaları olağan. Bu da işin “Fars Halk Etimolojisi” yanı.

Bu sözü tarihte devletine ad olarak ilk kullanan kişi “Bumın Kağan”dır. Bilge Kağan’ın diktirdiği taş anıtlarda geçiş sıklığı çok yüksektir. Bu yazıtlarda Bilge Kağan’ın sözü genelde kendi devletinin üyeleri, kendi devletine bağlı kişiler olarak kullandığını görüyoruz.

Aynı uygulama sonraki dönem Uygur Kağanlığı ile onun varisleri olan Turpan İdikut Devleti ve Karahanlı Devletlerinde de sürüyor. Burada önemli bir durum var: Kayıtlara göre ikisi de Orkun Vadisinden yönetmiş Uygur Kağanlığı hanedanından gelen bu iki devletin yöneticisi de kendi için “türk uygur” derken, çölün öte yakasındaki amca oğulları için “tat uygur” adını kullanıyor. Bu bilinçli davranıştan, belirgin biçimde “türk” sözünün “tat” sözünün karşıtı olduğu duygusunu alıyoruz.

“tat” sözü için Kaşgarlı’nın Divanından girdiler şöyle:

1. Farsî
2. Uygur kafirleri

Çok belirgin olmayan, yine dönemin “Türk Halk Etimolojisi” içinde geliştirilmiş açıklamalar. Eğer “tat” Farsî demekse, neden Uygur için de kullanılsın? Diğer yandan, Turpan Uygurları neden Karahanlı Uygurları için kullanıyor?

İşin doğrusu, “tat” sözünün anlamı “yol yordam bilmeyen, cahil”dir. Burada yol yordam ile kast edilen şey, bozkır kavimlerinin günlük yaşamlarını biçimlendiren kurallar bütünü demek olan “töre”dir.

Bu da Bilge Kağan’ın yazdırdığı taşlarda “törü” biçimiyle geçit sıklığı yüksek olan sözlerden. Yazıtlarda bu sözün iki anlamda kullanıldığını görüyoruz:

1. Genellikle “il” sözü ile birlikte devlet anlamında: “törük ili törüsü”=Türk ülkesi ve devleti (birçok yerde).
2. Kural ya da bunu genişleterek kanun: “ol törüde üze eçim kağan olurtı”= O kurala göre amcam kağan tahta çıktı (KT, D16; BK, D15).

Günümüz Türkçesinde verebileceğimiz örnek sayısı azalmış bir “-ık4” eki vardır. Bunun en çok geçen örneği “eş+ik” sözüdür. Burası evin ruhu yanin eşinin bulunduğu yer olarak bu adı almıştır.

İkinci güzel örnek, Bilge Kağan’ın dayısı, atabeyi ve en son da kayın atası olmuş Boyla Bağa Tarkan’ın en ünlü olduğu adında karşımıza çıkıyor= Tonyukuk. Bu sözün başındaki “ton” sözünün giyim anlamına geldiği artık yaygın biçimde biliniyor. Günümüzde çokça kullanır olduğumuz “donanmak” eyleminin kökü bu addır. İkinci parça “yuk+uk” formülüyle oluşuyor. Kaşgarlı’nın Divanında “yuk” girdisi “Kâsedeki yemek artığı; bulaşık” biçiminde açıklanmış. Annem bize küçükken “tabağınızın yokunu ekmekle silin” derdi. Bu sondaki “-uk” eki Tonyukuk’un giyiminde yağ artığı olduğunu anlatıyor.

Bu iki örnekten göreceğimiz üzere Türkçe “-ık4” eki bir şeyi olma anlamı veriyor (bu açıdan “-lı4” ekine çok benziyor).

“tat” sözcüğünün “töre bilmeyen” anlamına dönersek, Türk adının erken dönem yazıtlarında geçen “törük” formunun, Talat Tekin hocanın çok güzel biçimde belirttiği üzere “törü+ük” formülünden oluştuğunu görürüz. Bu biçimiyle de bu söz “töreli; töreye yani ‘at üstünde yay geren (bozkırın göçebe) insanların(ın) yaşamını düzenleyen kurallar bütününe’ göre yaşayan” anlamına gelir.

İşte bu bağlamda, çölün iki yakasına yerleşmiş ve aynı hanedandan gelen iki Uygur hükümdarı, kendini “töreyi iyi bilen” olarak görürken, kendinden farklı bir din seçmiş olan amca oğullarını “töre cahili” olarak gördüğü için kendine “törük uygur”, karşıdakine de “tat uygur” der.

Kavram ve imleri demek olan adlarını kendimizin değil, yaşandıkları dönemde kullanım biçimlerine göre anlamlandırmaya çalışsak iyi olur.

- Mehmet Levent KAYA


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 15 Kas 2016, 16:05 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
''Türkçe'' Adların Öyküsü

Bütün adların birer öyküsü vardır.

Neyse; bu yazının gerekçesi: Adem Alan Hikayesi olanların hikayesini de yaz ki, zan altında kalmayasın...

İşin başında, bana kız yeğeni için güzel ve Türkçe bir ad sormuştu. O anda aklıma iyi birşey gelmedi. Birkaç gün sonra güzel birkaç ad bulduğumda ise soruyu kimin sorduğunu unutmuştum.

Aklıma gelen adlar şunlardı:

Tasığan/tasgan

Ayısıt/ayıhıt

Tuğ-açar

Kırağı

Çılga

En son dün sabah da aklıma daha çok erkeklere gidecek bir ad geldi:

Berktörü

Geçen gün biri facebook'ta Saxa Cumhurbaşkanı'nın bir resmini yayınladı. Resmin üstüne de bir yazı işlenmiş; kabaca "siz bize Türk değil diyorsunuz ama biz bin yıllardır kendi ülkemizdeyiz. Siz ise uzun zaman önce yurdunuzdan ayrılıp çok uzaklara gittiniz. Asıl Türk olmayan sizsiniz" gibi talihsiz bir söz yazıyordu.

Resimdeki bu söz yüklenen cumhurbaşkanının hangisi olduğunu bilmiyorum. Burada hazır fırsat bulmuşken biraz Saxa cumhurbaşkanları hakkında bilgi verelim.

Bu makam 20 Aralık 1991 günü (bazıları bu tür tarihlerin sonuna "yılı" diye yazıyor. İnsancıkların dil konusunda ne kadar yetenekli olduğunu görüyorsunuz değil mi? Gün belirten bir tarihin sonuna, (kuşkusuz Türk dili kuralına göre yazılmadığı için) yılı diye yazmanın bir özrü olmaz!) oluşturuldu. İlk cumhurbaşkanı Mixail Nikolayev adında bir etnik Rus idi. İkinci cumhurbaşkanı 28 Ocak 2002 günü göreve gelen Vyaçeslav Ştırov adında bir Saxa. Şu anda görevde olan cumhurbaşkanı ise Yegor Borisov adında başka bir Saxa. Dolayısıyla sözün iddia edilen sahibi bu iki kişiden biri. Fark ettiniz tabi; ikisinin de hem adı hem soyadı Rusça. Bizde de Türkçe kökünden olmayan ad oranı %99 düzeyindedir; ama en azından soyadlarında Türkçe iyi bir oran kaplar.

Yukarıda talihsiz derken amcanın kendini bu kadar iyi Türk görürken bizi yetersiz Türk görmesine demedim. Aynı talihsizlik onun dile getirdiği diğer durum için de geçerli; benzer sözleri bizim beri yandakiler de yapıyor. Gerçi, bence kişinin adı ne olursa olsun kendini ne hissettiği önemlidir. Ama yine de adı Türkçe olan etnik Rus ya da herhangi diğer kavim üyesi kişi adı sayısı, bütün dünyada iki elin on parmağını geçmez. Bu sorun 1.

Her şeyi çok bilimsel akıllı yaptığını iddia eden Avrupalı şabalaklar bile, örneğin Müslüman olduğunda hemen kendine "Arapça" bir ad alır. Bizimkiler de bin yıldır böyle yapmış. Ama diğer yandan İslam'ın belirli bir bölge ya da kavme gönderilmiş değil, evrensel bir din olduğu öne sürülür. O zaman neden bir biçimde Müslüman olmuş herkesin hemen kendine Arapça bir ad aldığını anlamanın yolu yok. Gerçi o adlardan çok Beni İsrail'e gönderilmiş peygamber adlarıdır ama yine de hepsi İbrani değil Arap seslenimine uygun olarak kullanılır. İslam dini evrenseldir; ama Müslüman olan herkes Arapça ad taşır. Arada istisnalar var ama, dedik ya, istisna! Bu da olsun sorun 2.

Babür Mırza'nın pek çok çocuğu olmuş. Bunlardan ikisinin adı çok anlamlı. Hindal ve Alur. Babür o zamanlar Hindistan'ı fethetmeye çalışıyormuş. Doğumları bu döneme denk gelince Hindistan'ı alma arzusunun dışa vurumu olarak "Hindal" ve "Alur" adlarını vermiş. Ana-babalar çocuklarına eskiden temsil etmesini istediği düşüncenin adını verirdi. Şimdi bizimkiler ebesinin adı kezban diye çocuğuna kezban adı veriyor. Anlamını bilmeyen için sorun yok; ama bu ad bana hep gülünç gelmiştir. Gerçi Arapça ya, Müslüman adıdır, önemli değil. Bu da sorun 3.

İşte bu uzun süreli sıkıntımız olan eksikleri gidermek için, aklıma gelen ad önerilerini, kim olduğunu unuttuğum soranına ve meraklılarına sundum. Elbette herkes çocuğuna istediği adı verir. Ama kimi Türkçe ad vermeyi yeğ tutar; kimi de çocuğuna babür gibi arzusunu dile getirmek için ad verir.

Yukarıdaki adların öyküsü mü?

Tasığan/tasgan= Bay Ülgen beyin eşinin adı. Aradaki "ı" sesi bölgesel ağız özelliklerine göre söylenmeyebiliyor.

Ayısıt/ayıhıt= Saxaların yeni doğan canlıları koruduğuna inandıkları ruhlar. Kuzey ağızlarında birçok "s" yumuşak bir "h" sesine dönüşür. Dolayısıyla iki yazım da mümkün.

Tuğ-açar= tuğ Türk devlet geleneğinde yetki ve bağımsızlığın simgesi idi. Tuğ açan bir anne, çocuklarını birer bahadır olarak yetiştirmiş bir kadındır. Babür'ün çocuklarından beklentisi gibi, bir baba kızından "tuğ-açan" bir kadın ve ilerde de ana olmasını bekleyerek bu adı verebilir.

Kırağı= soğuk gecelerde çiy yoğunlaşarak yapraklar üzerinde kara benzer birikintiler yapar. Kırağı yağmaz; havadaki çiy yoğunlaşınca yapraklar üzerinde kırağı kalır. Güzel bir ad olacağını düşündüm.

Çılga= kırağı eridiğinde yapraklar üzerinde damla biçiminde kalırlar. Bunlara çılga denir. Çok kırılgan gibi görünse de, güzel bir ad olabilir.

Berktörü= sağlam devlet demek. Aklıma Alpaslan Han'ın kardeşi "Berkyaruk" geldi. Bunun anlamı sağlam nur.

Herkesin çocuğuna istediği adı vermekte özgür olduğunu, bunun kendi payıma öneriler olduğunu bir kez daha yazayım. Aklımda bir kız bir de erkek için iki güzel ad daha var ama onu kendime sakladım.

Adem bey, buradaki öykü sizin anlattığınız gibi eğlenceli olmadı ama en azından iş görür diye umuyorum.

- Mehmet Levent KAYA


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 17 Kas 2016, 22:13 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
''Alp'' Sözcüğü Üzerine

Alba / Baatar: “alba (алба)” “bağatur (баатар)” Bugün Moğolcada “alp” sözcüğü genellikle resmi işler için kullanılmaktadır. “gadağadu hereg ün alba (гадаад хэргийн алба)” dış ilişkiler dairesi ya da burada çalışan memurlar demektir. Dolayısıyla resmi ofis ya da bu ofiste çalışan kişiler için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca daha Moğolların Gizli Tarihçesi gibi erken bir dönemde bile Çiŋgis’in babasının adı “yesühei bağatur (есүхэй баатар)” olarak geçmekte. Demek ki daha çok erken dönemden beri “baatar” sözcüğünü kullanıyorlardı.

yuyka kalın bolsar topulgulı alp ermiş, yinçge yoğun bolsar üzgülük alp ermiş

Yukarıda Orkun yazıtlarından alıntıladığımız deyim “yufka (gibi olan şey) kalın olsa delmesi zor imiş, ince yoğun olsa koparması zor imiş” diyor. Buradan “alp” sözcüğünün kahraman savaşçı yanında zor anlamına da geldiğini öğreniyoruz.

Günümüz Moğolcasında kahraman anlamında kullanılan sözcük “bağatur (баатар)”. Bunun da Türkçe “bağa” (bu sözcük genellikle küçük olarak anlamlandırılmakla birlikte bu anlam pek de doğru değil. Türkçede “bedük-kiçiğ” gibi bir ikilem ve bir de “uluğ-bağa” gibi bir ikilem vardır. Dolayısıyla “bağa” büyüğün değil “ulu”nun karşıtıdır) ile bir unvan olan “tur” sözcüklerinden oluşuyor. Ama önemli hemen bütün Türkçe unvanların bulunduğu Moğolcada “alp” sözcüğünün bilinmemesine çok şaşırmıştım. Tabi Moğolcada “p” sesi ve harfinin olmaması bir neden. Ama daha önemlisi, yukarıdaki deyimi hatırladığımda ortaya çıktı.

Moğolcada “p” sesi yok, özellikle Türkçe kökenli sözcüklerde yerini “b” alıyor. Pek yerine “behe (бэх)” denmesi gibi. O zaman Türkçe “alp” Moğolcada “alb” biçimini almalı. Ama Altay dillerinin bir özelliği olarak “b” sesi yanına mutlaka ünlü ister. O zaman sözcük “alab” ya da “alba” olmalı. Bu ikincisi Moğolcada var. Ama Türkçede bizim yaygın olarak bildiğimiz “kahraman” anlamında kullanılmıyor. Temelde kullanıldığı iki anlam var. Biri “zor(aki)”. Eğer bir şeyin zorla yapılması gerekiyorsa “albatai (албатай)” (zor(un)lu) denir. Ama bir zorlama yoksa yani serbestlik varsa “alba ügei (албагүй)” denir. Hatta “albada- (албад-)” diye bir eylem vardır: zorla-. Buradan Moğolcada “zor” kavramıyla ilgili anlamlarda kullanılan “alba” sözcüğünün Türkçe “alp”tan türediği sonucunu çıkarabiliriz.

Yine aynı “alba” sözcüğünün kullanıldığı ikinci bir anlam daha var. O da günümüz Türkçesinde “resmi” diye bildiğimiz şey. alban gazar “resmi yer (daire)” alban haşaa haa- “resmi çit (askeri birlik) kapa- (bu askerlik yapmak anlamında)” alban biçig “resmi yazı” alban yos “resmi …” (yos bizim Türkçede “töre” olarak bildiğimiz kavramın birebir Moğolca karşılığıdır) alban (yosny) borluulagç “resmi dağıtımcı (bayi)” gadaad hergiin alba “dış ilişkiler dairesi (ya da görevlisi)” örneklerinde olduğu gibi. Buradan bakarsak ana Türkçe mantığında, Moğollarla hem gelenek hem de dil özelliklerimizin ortak olduğunu düşündüğümüzde “resmi” sözcüğünün karşılığı “alp …” biçiminde yapılacak tamlamalarda bulunabilir.

Yukarıdaki örnekleri yeniden ele alırsak alban gazar “alp yeri” alban haşaa haa- “alp çiti kapa-” alban biçig “alp bitiği (yazısı)” alban yos “alp töresi” alban yosny borluulagç “alp (töresi) dağıtımcısı” gadaad hergiin alba “dış ilişkiler alpı”. Zaten “resmi” sözcüğünün Latince kullanımına da bakarsak “official” sözcüğünü buluruz, yani “ofis” ile ilgili. Kırda göçebe olarak yaşayan Türk’ün ofisi neresidir? Tabi ki otağ gibi bir yerdir. Otağda kimler olur? Alplar. Mantık da uydu. Öyleyse Türkçede, “alp” sözcüğünün kahraman ve zor anlamlarına ek olarak “resmi” anlamı da taşıdığı sonucuna varabiliriz.

- M. Levent Kaya


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 22 Kas 2016, 16:10 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
İleride okuyacaklar için burada da çalışmanın düzenlenmiş uygun göçürümü bulunsun.

*

Yarık ve Gelenek

Türkçede zırh ''yarık''tır. Kaşgarlı Mahmud Divân-ü Lügâti't Türk'te bu söze ''yarık'' girdisinde, şöyle açıklama getirir:

''Zırhlı giysiye ve vücuda giyilen zırha verilen genel bir ad. Bunları ayırt etmek için ''zırhlı giysi''ye küpe yarık, ''zırh''a say yarık denir.''

''say'' girdisine baktığımızda karşımıza yine ''say yarık'' çıkar. Burada bu deyim için ''yarık'' girdisinde imlediği gibi vücuda giyilen zırh, der. Bugün parlak anlamında kullandığımız bir ''saydam'' sözü var. Bu açıklamalardan anladığım, say yarık'ın, Kaşgarlı Mahmud'un açıklamasından hareketle tüm bedende ''saydam'' olmasından bütüncül bir zırh, yani tüm bedene giyilip tüm bedeni kaplayan bir zırh, küpe yarık'ın ise, bir giysiye zırh (demir) parçacıklarının, yani eklentilerin yapılması nedeniyle zırh eklentili bir giysiyi anlattığıdır. Nitekim yine ''küpe'' girdisinin karşısında ''Küpe.'' açıklaması vardır. Küpenin küçük bir (süs) parça(sı), konu bağlamında da anlaşılan ayrı ayrı küçük zırh parçacıkları olmasından, söz konusu anlamı da böylece görmemiz mümkün. Levent usta'nın ''Türk Savaş Sanatı diye bir şey var mıdır?'' adlı, benim de işlediğim başlıkta http://trmilitary.com/viewtopic.php?f=17&t=6267 bölüştüğüm çalışmasında anlattığı ''birbirine tutturulmuş metal plakaları'', bu söz anlatıyor olsa gerek. Yine ''yarıklandı'' girdisinde ''er yarıklandı: Adam zırh giydi.'', ve ''yarıklığ'' girdisinde ''yarıklığ er: Zırhla kaplanmış adam.'' yazar.

Bu, işin ''zırh'' kısmıdır. Bizim dilimiz güçlü ve engindir. Her şeye özel bir ad bulmak ve takmak ise, bir özelliğimiz. Kola, ele, dize, başa vd. giyilen yarıklar ve dolayısıyla bunların adları vardır. At için de aynısı geçerlidir. Yazının uzun olmaması ve konudan sapmaması için, bunlar hakkında tek bir örnekle yetineceğim. Kola giyilen yarığa örneğin ''kolçak'' ya da ''korucuk'' denir. Kaşgarlı Mahmud başa giyilen yarık/başlık için ''(y)uşuk'' dendiğini aktarır. Bugün sıkça bu nesneyi karşılamak için kullandığımız ''tolga'' sözü, Moğolca ''duulga'' sözünden uyarlamadır. ''Miğfer'' ise, yanılmıyorsam Arapçadır. Yine aynı eşsiz eserde bir ''yusıklığ'' girdisinde şu yazar: ''yusıklığ er: Başına yuşuk giymiş, yüzünü demir yarıkla örtmüş adam.'' Bundan, yusık'ın doğruca demirden başlığı [yuşuk] değil, ama yüzün/başın korunmasını, örtülmesini, herhangi bir yarıkla kapatılıp güvenceye alınmasını anlıyorum. Bir tür genel anlatım. Yuşuk yani demir başlık da olabilir, baş ve veya yüz için diğer türlü koruma sağlayan bir nesneyi, araç gereçi de anlatabilir. Yani genel anlamda ''yüz/baş yarığı'' anlamı taşımaktadır. Bunun karşısında yuşuk ise, doğruca bildiğimiz nesneyi anlatır.

Araştırmam sırasında yine ilginç ''kuyağ'' ve ''çokal/çukal'' sözlerine denk geldim; zırh için kullanılan. Ancak bunlar üzerine ayrıntılı bilgiye denk gelemedim. Kuşkusuz, Türkçe denizinde daha nice adlar vardır. Yine, çok güzel bir örnektir ki, Dede Korkut Kitabı'nda zırh için ''demür ton'' denir. Temür/demür, bildiğimiz demirdir. ''Ton'' sözü ise, anlam daralmasına uğrayıp bugün kullandığımız ''don'' sözüdür. Bu sözü bugün özellikle burada bulunan tüm koldaşlarımız ''donanma(k)'' sözünden çok iyi bilirler. Donanmak, yani kuşanmak, teçhizatlanmak. Yine Bilge Tonyukuk'un adındaki Ton- sözü, bu ''ton'' sözüdür. Ton, giyim, kuşamdır. Bu anlamıyla Orkun yazıtlarında da, Kaşgarlı'da da karşılaşırız.

Atlar tarihten beri tarafımızca donatılmıştır. Bu konudaki sözel bir örneğe Orkun yazıtlarından Köl Tiğin yazıtında, doğu yüzünün 33. satırında denk geliyoruz: kedimliğ toruğ at. Yani, donanımlı, tam teçhizatlı, doru (donlu) at. Aynı geleneği yüzyllar sonra 16. yüzyılda ''at geyimi'' sözünde görüyoruz. Yine bu bağlamda, çalışmam sırasında at başlığına/baş yarığına ''yez'' dendiğini öğrendim. Yine, at yarığına genel adla ''keçim'' dendiği de, kaynaklarda geçiyor.

Kalkan, korunmak için bir yarıktır. Türkçede kalkan ''kalkan/kalkaŋ'' ile ''tura'' -tuğra(ğ) değil- sözleri ile anlatılır. Bunu hem Divân-ü Lügâti't Türk, hem de Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Biliğ'inden öğreniyoruz. Divan'da ''kalkan/kalkaŋ'' için ''Kalkan.'' denirken, ''tura'' girdisinde şöyle denir:

''tura kalkan: Kalkan - düşmandan korunmak için kişinin kendine siper ettiği herhangi bir şey.'' Buradan, tura sözün genel anlamı güzelce anlaşılıyor. Nitekim gözlemime göre açıkça tur- (durmak) eylemi söz konusudur. Yani gelen bir şeyi, darbeyi, hücumu durdurmak.

Bilgelik, kutluluk, bir devlet yönetme eseri olan Kutadgu Biliğ'de Yusuf Has Hacib ise, bir sözünde şöyle der: ''Bilgi bil ve yerin baş-köşe olsun; bilgi kişioğlu için sağlam bir turadır.''


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 24 Kas 2016, 00:52 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
''Yasa'' Sözü Üzerine

(Zasagt) Noyon: “noyan (ноён)” en başından beri Türkçe “beğ” unvanının karşılığıdır. Yine tıpkı “beğ” gibi çok yaygınca kullanılmaktadır. Moğollar ilk olarak Çiŋgis kağan ile büyük bir devlet kurdukları için, onun zamanında “kağan” oğulları için bile bu unvan kullanılıyordu. Ayrıca 1911de kurulan Moğol devletinde, Çiŋgis kağan soyundan gelen ve bulundukları yeri idare eden küçük ölçekteki hükümdarlara da “jasagtu noyan (засагт ноён)” denmiştir.

Bu “zasagt” sözcüğünü burada ele almak istiyorum. Yıllarca, Moğolcayı bilmeyen yabancı kaynaklar yüzünden yanlış yorumlanmış bir sözcüktü. O kaynaklara göre “jasa” kanun anlamına geliyordu. Ama David Morgan’ın “History of Mongols” adlı kitabında fark ve çok güzel bir biçimde işaret ettiği üzere Moğolcada yasa / kanun anlamına gelen “jasa” diye bir sözcük yoktur. Bir Moğol akademisyene de böyle derseniz size güler. Çünkü Moğolcada “jasa- (зас-)” düzenlemek, düzeltmek eylemidir; Eski Türkçe kaynaklarda karşımıza “tüz-” biçiminde çıkan sözcük. Bugünkü Kazakçada da “jasaw (жасау)” Anadolu Oğuzcamızdaki “yapmak” eylemine karşılık gelir, kanun koymak felan değil. Sondaki “g” eylemden ad türeten ektir. Yani yine eski Türkçe benzetme yapacak olursak “tüzgü, tüzük” gibi bir anlama gelir. Dolayısıyla “çiŋgis un jasag (чингисийн засаг)” Çiŋgis yasası değil, Çingis düzenlemesi anlamına gelir. Zaten göçebe devletlerinde bir tek yasa vardır, o da Türkçesi “töre” Moğolcası da “yosu(n) (ёс)” olan sözcükle karşılanır. Yani Çiŋgis yeni bir “kanun” çıkarmamış, yalnızca yeni bir düzenlemeye gitmiştir. Benzer biçimde Aksak Temür, “tüzükat-ı teymür” adlı düzenlemesini “töre”ye göre yazdığını bildiriyor. Bugün Moğolcada “jasag un gajar (засгийн газар)” yani “tüzgü yeri” hükümet anlamında kullanılmaktadır. Buradan Zasagt Noyon hükümet etme yetkisine sahip olan bey anlamına gelmektedir.

- Mehmet Levent Kaya


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 26 Kas 2016, 07:19 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Türkçe Denizinden

CC'den.

~

CC = Codex Cumanicus.

*

baskak. Vali.
butluk. Kemikle kaplanarak yapılan ve bedenin belden aşağısını korumaya yarayan yarık [zırh].
çagı/çağı(?). Güç, enerji. /*Yorumum: Kural gereğince ünlülerden sonra g'ler yumuşar. Bu yüzden yad kişi ''photograf'' der iken, bu söz bizde ''fotoğraf'' olur. Bu yüzden ''kağan'' der, bu yüzden Türkmenistanlı Türk ''tagan'' yazar, ama ''tağan'' okur. Tarihî olarak da kimi veriler, gerçekten de bu kuralın başından beri söz konusu olduğunu bize imliyor. Ancak kimi yerler, kendi adıma konuşuyorum, bana yine de, kimi sezinlemeler nedeniyle, muallak geliyor.
çeri başı. Komutan.
çoyun. Bronz.
çüçi. Tatlı, yumuşak, hafif. /*Yorumum: Gerçekten de ''tatlı'' bir söz imiş. (:
erkli erksiz. İster istemez, isteyerek ya da istemeyerek.
ınak. Sadık, candan bağlı.
ınamlı. Sadık, candan bağlı.
ışım. Koruyucu kılıf, tozluk.
itme. Alıştırma, idman.
kaçan. ''Ne zaman?'', ...-ken, ...-dığı zaman.
kara ulus. Millet, ulus, halk.
=> ulus. Millet, ulus, halk.
kırgıy. Atmaca.
kirmen. Şehir; kale.
kula-bars. Alaca/çizgili pars. /*Yorumum: Özgün anlamıyla ''bars'' zaten kaplan demektir.
kun. Güç, erk.
kuyun. Kasırga.
küçmen. Güçlü (kimse).
sagıt/sağıt(?). Silah; at koşum takımı; alet.
=> sağıtlan-. Silahlanmak.
tın ata. *Yorumum: Peder; papaz, diye verilmiş. Belli ki, ''tın'' ruh sözünden yola çıkılarak ''maneviyatı yüksek, büyük kimse'' anlamı verilmek istenip, o kimseye de saygıdan ''ata'' baba [ata/dede görmek bugünün anlayışıyla] sözü eklenip ''tın ata'' evliya, ulu kimse, bilge anlamınca söz yapılmış. Güzel iş olmuş gerçekten.
unamak. Uygun görme, onay veriş, onama.
uruk. Nesil, evlat. /*Yorumum: Bugün buna ''uyruk'' deriz. Özgün biçimi ''uruğ''dur. Kaşgarlı ''uruğ tarığ'' diye bir ikileme verir, tohum. Örnek: törük uruğu oŋ bolazu. Türk ırkı sağ olsun.
uşak. Ufak, kırıntı.
=> uşakçı. 1. Dedikoducu, laf taşıyan. 2. Hain, vatan haini.
yez. Bakır, pirinç madeni.
yola-bars. Kaplan.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 26 Kas 2016, 11:06 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 02 Kas 2014, 14:55
Mesajlar: 2509
Yaş:
Sayın Teke, Türk Dili hakkında güzel paylaşımlarda bulunuyorsunuz. Biliyoruz ki Büyük Atatürk' de Türk Dili üzerine yoğun çalışma temposuna girmiş hatta bu uğurda ''Türk Dil Kurumu'' dahi kurmuştur. İş Bankası üzerindeki kişisel haklarından kaynaklanan temettü gelirlerini Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu' na aktarılmasını vasiyet etmişti.

- Büyük Atatürk' ün Türk Dili hakkıda yapmış olduğu çalışmaları inceleme fırsatınız oldu mu?
- O dönem yapılan Türk dilini sadeleştirme - yabancı kelimelerden arındırma çalışmaları hakkında inceleme yapabildiniz mi?
- Birde Türkçe' nin sadeleştirilmesi konusunda ki düşünceleriniz nelerdir? Yani yukarda vermiş olduğunuz pekçok kelime artık hafızalardan silinmiş olup; nadir olarak kullanılanları da vardır.

Türkçe' nin sadeleştirilmesine güzel örnekler olduğu kadar; dalgası geçilen, halkın benimsemediği örnekler de mevcuttur. Halkın benimsediği kelimelere örnek olarak; Buzdolabı, Bilgisayar, Danıştay, Sayıştay, Kurultay, Yara Bandı, e posta, Köşe Gönderi gibi örnekler verilebilir. Kabul görmeyip üstüne dalgası bile geçilmiş örnekler ise;

Otobüs = Oturgaçlı Götürgeç, Hostes = Gök Konuksal Avrat, Kibrit = Çak da Geç, İstiklâl Marşı = Ulusal Düttürü... gibi

Bu konuda ki düşünceniz nedir?

_________________

Mustafa Kemal ATATÜRK


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 26 Kas 2016, 19:25 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Alıntı:
Sayın Teke, Türk Dili hakkında güzel paylaşımlarda bulunuyorsunuz. Biliyoruz ki Büyük Atatürk' de Türk Dili üzerine yoğun çalışma temposuna girmiş hatta bu uğurda ''Türk Dil Kurumu'' dahi kurmuştur. İş Bankası üzerindeki kişisel haklarından kaynaklanan temettü gelirlerini Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu' na aktarılmasını vasiyet etmişti.

- Büyük Atatürk' ün Türk Dili hakkıda yapmış olduğu çalışmaları inceleme fırsatınız oldu mu?
- O dönem yapılan Türk dilini sadeleştirme - yabancı kelimelerden arındırma çalışmaları hakkında inceleme yapabildiniz mi?
- Birde Türkçe' nin sadeleştirilmesi konusunda ki düşünceleriniz nelerdir? Yani yukarda vermiş olduğunuz pekçok kelime artık hafızalardan silinmiş olup; nadir olarak kullanılanları da vardır.

Türkçe' nin sadeleştirilmesine güzel örnekler olduğu kadar; dalgası geçilen, halkın benimsemediği örnekler de mevcuttur. Halkın benimsediği kelimelere örnek olarak; Buzdolabı, Bilgisayar, Danıştay, Sayıştay, Kurultay, Yara Bandı, e posta, Köşe Gönderi gibi örnekler verilebilir. Kabul görmeyip üstüne dalgası bile geçilmiş örnekler ise;

Otobüs = Oturgaçlı Götürgeç, Hostes = Gök Konuksal Avrat, Kibrit = Çak da Geç, İstiklâl Marşı = Ulusal Düttürü... gibi

Bu konuda ki düşünceniz nedir?
İlginiz, sözleriniz, ve özellikle sorularınız için teşekkür ediyorum efendim.

1) Kuşkusuz birçok şeye denk geldim; ancak tümünü biliyor durumda değilim. Bu konuda yapılacak en güçlü ve düz iş bu girişimlerin ve Türk Dil Kurumu'nun (TDK) ta kendilerine imlemektir. Geçenlerde birkaç örnek vermiştiniz ''üçgen'' -Kaşgarlı döneminde ''üçgil'' de deniyor- ''yatay'' vb. gibi. Buna bir yanıt vermiştim. Bu sözleri Türk dil geleneğimize, söz yapma/türetme kurallarımıza dayanarak yaptığını görmenin çok açık olduğunu belirtmiştim. Bu, kendisini bu konuda anlatan en güçlü örneklerden bir tanesidir. Bugün kimilerinin yaptığı gibi uydurma değil, dilin kendisini, yapı taşlarını, köklerini, eklerini anlayıp, kavrayıp bunları diriltmek ve yine yaşama sokmak. Ulu Ata bunu yapmıştır, yapmaya çalışmıştır. Yapılması gereken ve bugün de ivedilikle gerek duyulan budur.

2) Yukarıdaki bu sorunuzu da özetleyebilir, ama eksik de kalır kanısındayım. Bilmiyorum; zira o dönem bu konunun erklileri neler yaptılar, hangi doğrunun, hangi yanlışın ardından gittiler, gittiler mi; bu konuda bir şey diyemem.

3) Gelenek. Gerekli tüm dil bilgisi ve de örneklerde andığınız tüm nesnelerin vs. adları mevcuttur; gerekli olanlar da dil bilgimizce yapılır. Herkesin yaptığı gibi. Elin İngilizi zırhlı araçına gidip Grek'ten, Helen'den, elin Yunan'ından Athena'lardan ad getirip koyuyor. Benim dilimde geleneğimde oysa, bars var, toŋa var, irbiş var, arslan var, burslan var, çakır var, suŋgur var, torumtay var, toğrıl var, börü var, doğan var, kırguy var.. tükenmeyecek kadar var; bu saydıklarım yalnızca birkaçı, aklıma gelenler. Buralara bakmak zorundayız.
Örneğin birileri ''zengin'' için garip garip şeyler uyduruyor -türetmek değil-. Bunun Türkçesi ''bay''dır. ''Zenginlik'' de ''baylık''. Ya da ''kur'', yani, düzey, mertebe, rütbe, seviye anlamındaki sözden alarak ''kuram'', protokol. Ya da ''nişan'' için, ''işaret'' için garip garip şeyler bulmaya, kar leoparı için ''kar leoparı'' demeye gerek yok ki. İlki ''amaç''. Çok açık belirtilmiş kaynaklarda. Amaçlık yir/yer de, atış yapma yeri. Sonraki ''im''. Sonuncusu da, benim imzamda görseli bulunan ''irbiş''tir. Bunun ''irbis'', ''irbiz'' gibi değişik sesletimleri de vardır. Bunun gibi tonlarcasını size sayabilirim. Ya da ''malumat''. Bil. Gelenek. Baksalar, görecekler. Bakan yok. Kaynakları bilen, zaten yok. Bilse de, okuyan yok. Yapan da, yanlış yerlere bakıyor; ki buna da ''bakmak'' denmez. Kısacası yapılan, yapılmaya çalışılan hiçbir şeye benzemiyor. Yapmasınlar; yeğdir. Bunun sonu birileri için iyi olmayacak. Er geç kafalarına bir şeyler yiyecekler.

Bununla birlikte, değişmeyecek ve de değişmemesi gereken sözler de vardır. Örneğin biz bugün İstanbul'un fethi için ''kapgan'' diyemeyiz. O, Fetih'tir. Kişi de, Fatih. Bunun bir özü, bir ruhu, bir anlamı vardır; türlü nedenlerle, zamanla... gelişen, işleyen, ve, şu anda da olduğu şeyin olmasına neden olan. Zaten o dönemin anlayış ve özünü de yansıtmaktadır; oralardan gelmektedir. Buna da uyumlu olmak durumundadır.

''Oturgaçlı götürgeç'' gibi şeyler de -nerden alınma bilmiyorum; eğer ''Türkçe'nin Diriliş Hareketi'' ise, buna pek sıcak bakılmasını önermem, ancak sözlerin yapılışı doğrudur- sadeleştirme, kolaylaştırma, güzelleştirme ve öz (-e dönme) olmaz; ancak güçleştirme ve de abartı olur. Ayrıca kaynaklarda yani gelenek oluşturan ''şey''de ''oturgaç'' için ''oturak'' vardır. Son okuduğum CC'de yine denk geldim. Bugün de kullanırız. Bunlara dikkat etmemiz gerekiyor. Yine, Allah aşkı için kim yapmışsa açık söylüyorum ağzını burnunu dökmek istiyorum, gülünç kaçıyor da değil, gülünçten öte çok daha fazlasıdır; söylemiyorum. Hele ki, özellikle de böyle bir tür konuda olması nedeniyle. O marşı o marş yapan ''İstiklâl Marşı'' olmasıdır; birisi de karşıma çıksın dikilsin de ''Ben ona düttürü'' diyeceğim desin, bunda ısrar ve inat etsin; kafasını patlatırım. ''Marş'' yerine bir söz aranıyor ise de genel bir anlamda, bunu karşılayabilecek Türkçe sözler var. Ya da yine genel bir anlamda özgürlüğün herhangi bir şeyi anlatılmak isteniyorsa yine ''özgürlük'', Türkçe olduğuna olasılık verdiğim azatlık sözleri kullanılabilir. Özgürlük, azatlık, hürriyet anlamı veren (Osmanlı döneminde bu anlamda bir ''hıyarlık'' sözü de vardır, bu arada) ''istiklâl'' sözünü de ''ulusal'' ile karşılamak neyin kafası, o da ayrı bir konu. Gitsinler, çalışsınlar, arasınlar. İnsanlarla dalga geçiyormuşçasına böyle şeyler üretmesinler. Bu, katliamdır. Ve bunun bedelini birilerine, hak edenlerine ödeteceğiz. Altını çizerek söylüyorum, sözüm asla size değil. Sizi çok iyi anlıyorum ve doğru da bir yoldasınız. Dilimiz ahenginden kayıp etti/ettirildi, bir şeyleri belirtmeden -en azından yazıda- kimi şeyler yanlış anlaşılmaya açık olabiliyor. Burayı birçok kimsenin okuması nedeniyle -izlenme sayılarını izliyorum- bilgi yaymak ve bunlara dikkat çekmektir amacım. Sorularınızı bu bağlamda içtenlikle kutluyorum; çok güzel yeri oldu.

Artık olarak, her bir sözü de -yanlış ve de kompleksli bakış açılarından kaynaklanmak suretiyle- Türkçeleştirmeye ya da illa Türkçesini kullanmaya da gerek yoktur esasında. Önemli olan, Almanların ''das bestimmte etwas (belirli, malum olan ''o'' şey; diye çevirebiliriz)'' dedikleri, o malum şeyi anlamaktır; yani, kendi dilini anlamak ve duymaktır. O özü, ruhu gönülde duymaktır ve her yerde suyun kendini her şeye uyarlayabildığı gibi uyarlayabilmektir. Nitekim, diller ve gelenekler [kültürler] arası her zaman değiş, birbiriyle takas, alış-veriş olur. Bu, gerçekten olağan ve doğaçlama diyebileceğim bir seviyede olduğu sürece de, gerçekten doğaldır, olağandır. Aksi de zaten mümkün değildir. Ama biz de bu, yazık, çok başka boyutlardadır, boyutlarda olmuştur. Ben bugünün ''Türkçesiyle'' %100 Arapça ve Farsça sözlerden müteşekkil olan, ama yine de ''Türkçe'' duran -ki, değil- bir söz, bir tümce kurabilirim. Herkes de anlar. Ama bu Türkçe değildir. Bunu konuşan, daha doğrusu bunda bilinçli olarak ısrar eden, bunu sürdüren Türk de değildir.

Sözün kısası, bir şeyleri iyi anlamak gerekiyor. Bu da, yalnızca ve yalnızca çalışmaktan geçer. Bunun için de, doğru yerlere bakmak tek yoldur. Bu yüzden kimi şeyleri titizlikle belirtiyor, özenle anlatmaya çalışıyorum.

Ek olarak: Kuşkusuz dediğiniz gibi, birçok şey unutuldu/unutturuldu, kimi yerde de bilinmemesi/dikkat gösterilememesi (''kişi ar(ıl)dı'', yorgun argın ikilemesinde var örneğin; ''kişi yoruldu'' yani) nedeniyle ilk izlenimde garip durabilecektir yerine göre; zira, bir ''yaşayan dil'' olgusu vardır. Yap, kullan deyince yapılmaz, kullanıl(a)maz. Ancak, dikkat ederseniz, benim olağan kullanımda kimi yöntemlerim vardır. Bir şeyler güzel anlatmak, bizzat uygulamak ve ısındırmak çok önemlidir. Bununla birlikte benim bu sözleri vb. birçok şeyi belirtmemin ardında -şimdilik- başka düşünceler yatmaktadır.

Saygılarımla efendim.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 26 Kas 2016, 20:32 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Sayı 2'ye ek:

''Yobaz'' anlamında bir ''bağnaz'' sözü uydurulmuştur. ''Bağ-''ı hadi bir biçimde anlayabildik, çözebildik; bu ''-naz'' nereden gelir, nedir, ne değildir, belli değil.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 26 Kas 2016, 21:03 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Alıntı:
TDK, bu güne kadar niye bir "Türk Etimoloji Sözlüğü" çıkartamamıştır.

Türkçe kelimelerin nereden geldiğini, nasıl türetildiğini, arkasında yatan felsefeyi öğrenmek istiyorum.

Şu an sadece "araba" sözcüğünün etimolojisini biliyorum. Onu da bir yerden duymuştum, doğru mu yanlış mı...
Şöyle açıkladılar:
Araba sözcüğü Or ve Oba sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuş.
Bildiğiniz gibi eskiden Türkler Macaristan'dan Çin sınırlarına kadar hayvancılık yaparak, ve sürülerine otlak bulmak için yazlık-kışlak şeklinde yarı göçebe olarak yaşıyorlardı. At'ı saymazsak en önemli araçları yük beygirlerinin veya büyükbaşların çektiği tekerlekli arabalardı.
İşte sözcük buradan türemiş.
Or - yerden yüksek demekmiş.
Oba - bildiğimiz oba, çadır.
Or Oba : Yerden yüksek oba.
zamanlar OrOba - araba haline dönüşmüş.

Malesef geçmişini bildiğin tek sözcük bu.
Bir an evvel birisi şu Türkçe Etimolojik Sözlüğü yapsın, yazsın. Sadece Türkiye'de değil, Tüm Türk memleketlerinde çalışılarak Ortak bir Sözlüğümüz olsun.
Katkınız için çok teşekkür ediyorum sayın paramiliter. Elinize sağlık.

Ne yazık ki, ben de böyle bir çalışmaya denk gelemedim. Bununla birlikte, müstakil çok güzel çalışmalar var. Eski Türk Yazıtları - Söz Varlığı İncelemesi, Hatice ŞİRİN. Bunu ilkin önerebilrim. Edinin. Size çok büyük yarar sağlayacağından eminim. İleri için ise bizim bir takım düşüncelerimiz var. Bunları süreceğiz. Yalnızca köken bilgisi değil, genel olarak Türkçe sözleri tutmak istiyoruz, kayıt. Türkçe'nin Kayıp Kelimeleri adlı çalışma, buna güzel bir örnektir. Ortak Türkçe için de, Türk illerinden karındaşlarımızla bir takım çalışmalarımız olacaktır. Görüşmelerimiz oldu bu ve benzer başka konularda. Zaman istiyor. Burada da bildirim geçeceğim.

''araba'' sözüne gelince; bunu Türkçe gösteren de, Arapça gösteren de kaynaklar gördüm.

''or'' sözü Türkçe. Size önerdiğim çalışmadan bir kesit:

Resim

Resim

Ek olarak, Codex Cumanicus'ta da ''or'' sözü için derin çukur, hendek, siper anlamları verilir. ''oba'' sözüyse Divân-ü Lügâti't Türk'te kavim olarak verilir ve Oğuzca olduğu bildirilir. Anlattığınız araç ise genel adıyla ''kaŋlı'' diye anılır. Kağnı; yük arabası. Başka adları da kuşkusuz vardır, ancak ''araba'' konusunu henüz ben de tam anlayabilmiş değilim.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 26 Kas 2016, 21:54 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Alıntı:
ben de araba kelimesinin açılımını bir video izlerken duymuştum.
eski Türk dili konusunda pek bilgim yok, izlediğim videolardan ve okudum kitaplardan ötürü biraz heveslendim.
Kazım Mirşan, Haluk Tarcan, Turgay Tüfekçioğlu, Ali Ahmetbeyoğlu, Ahmet Taşağıl, Cengiz Alyılmaz, İlhami Durmuş, Osman Karatay videolarında Eski Türk Tarihi ve dili ile ilgili bölümler vardı.
Osman Karatay'ın kitaplarında ise bol bol Türkçe konusunda bilgiler ve karşılaştırmalar var.

Örnek olarak,
Türkçe'deki yapım eki olan -li ekinin İngilizcede kullanılmasına örnek olarak
Love-ly
Love : sevgi, Lovely : sevimli
kelimesini veriyor. bu -li ekinin ingilizceye geçmesi ile ilgili olarak da, Roma'nın Britanya adasına, Saka-Sarmat Türklerinden 5000 Erkeği asker olarak yerleştirmesini gösteriyor.
Üstelik Anglo-Sakson kelimesindeki Sak'ların bu saka türkleri olduğunu yazıyor.


Devam edin, içinizdeki ateş sönmesin. Büyük aleve dönüştürün. Ben gerekli her konuda, gerek buradan, gerek özelden, gerek başka düzenekler üzerinden her türlü yardımı size sunarım. Söz ettiğiniz kitap da ''Türklerin Kökeni'' kitabı olsa gerek. Birkaç kere okumuşluğum var. Diğer çalışmaları da var. Osman ağabey ile Almanya'da buluşmuştum bir sunum vesilesiyle. Çok candan, sıcak bir kimsedir. Ama kimi konularda biraz ıskalıyor gibi; biraz derin konular. Ama genel olarak size şunu söyleyebilirim: Verdiğiniz örnek benzeri konularda ihtiyatla davranın. Kimi yerlerde bir şeyler var gibi; yok değil. Ama dikkatli olmak gerekiyor; çok su götüren konular. Buraya kadar söylediklerimin hepsinden bağımsız olarak bir örnek: Etrüskler için Türk diyorlar; oysa yaptıkları, gerçek diye inanmak istedikleri bir savı bilimsel gerçek olarak anlatmaktır. Elbette, biz de Etrüskler konusunda bir şeyler olduğunu görüyoruz. Ama, bugün Türkçe nasıl malum nedenler yüzünden İranî bir dil değil de, bir Altay dili olarak tasnif ediliyorsa; aynısı Etrüsk vb. konular için de geçerlidir. Bir şeyin kesinkes izini süremeden onun hakkında bir takım benzerlikler ya da aynılıklar yüzünden hükme varmak doğru değildir. Birçok kimse yazık bu konularda çok duygusal, çoğu zaman da utanma duygularına göre hareket ediyor. Bununla birlikte, Türklerle ilişkili olmak, Türk kökenli olup sonra değişime uğramak; Türk olmaktan bambaşka şeylerdir. Bunu ise, herkes unutuyor.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 27 Kas 2016, 19:43 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 29 Kas 2016, 20:47 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
DLT: Divân-ü Lügâti't Türk.
ME: Mukaddimetü'l Edeb.
UT: Uygur Türkçesi (Daha doğru açılımla, klasik Türkçe kaynakları. Kaynaklar Uygur'da olduğundan ''Uygur Türkçesi'' deyimi türemiştir.); kaynak: Eski Uygur Türkçesi Söz Varlığı, Altınpost Yayıncılık. Çalışma, çeşitli kaynaklardan edinilen söz varlığın bir derlemesidir.
MM: Mu'înü'l Mürîd.

Sol yandaki sözleri olduğunca günümüz ağzına göre vereceğim. Örneğin kurdı => kurdu. Geri kalanları, oldukları gibi. kuram, kuram; kurtulmak, kurtulmak (kurtuluş) gibi.


kur: Düzey; mertebe; rütbe. DLT.
kurlu(ğ): Eşit düzeyde. ME.
ku(r)şak: Kuşak. (/Kuşak kuşanma.)
kural: Pusat, silah.
kurman: Yaylık, yay kabı. DLT. / -man => -ban -> ban-; banmak = bağlamak.
kur: Hazırlık. ME.
kur: Meclis. MM.
kuram: Kişiler kuram oturdular: Kişiler düzeylerine/rütbelerine [usûl erkâna] göre oturdular. Protokol. Makam olarak da verilir. Sırasıyla, DLT; MM.
kurdaşt(/d)ı: O bey ile kurdaşdı: O beyle aynı sıraya oturdu. DLT.
kurdu: Han ordusunu kurdu: Han ordusunu toplayıp teftiş etti. DLT.
kurladı. O kaftanını kurladı: O kaftanına kuşak yaptı ve bunu sıkıca bağladı. DLT.
kurşadı: O kaftanını kurşadı: O kaftanının kuşağını bağladı. DLT. / Yukarıda kuşak yapılıp, takılıyor. Burada, var olan.
ku(r)şandı: Er ku(r)şağını ku(r)şandı. DLT.
kurtulmak: Kurtuluş. ME. / İlgili olduğunu düşünüyorum.
kur(g)ur-: Gururlanmak; gerçekleştirmek. UT. / Yine ilgili olduğu kanısındayım.
kurıltay: Kurultay. UT.
kurla: Sıra; kez, kere, sefer. UT.
kurlayu: Kez. UT.
kurt(g)ar-: Kurtarmak. UT.
ku(r)şa-: Sarmak, kuşatmak. UT.
ku(r)şatıl-: Kuşatılmak. UT.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 30 Kas 2016, 04:06 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Alt başlığın dediği gibi, bıraktığımız, Moğol'a, Mançu'ya, Yusuf Has Hacib'e, 14. yüzyılda eserlere geçen de, Sultan Süleyman döneminde bir mektuba dahi düşülen de, doğudan batıya resmen kol gezen, çok güzel izlerimizden birtanesi. Moğollar bugün de kullanır. Çalışma, bizim bir belgi çalışmamızdır.

Resim


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 01 Ara 2016, 01:48 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
kur'a güzel bir ek:

uçkur: Uzman, bilişmen, bilirkişi.

- => uç, yüksek, ileri; -kur => düzey, mertebe, rütbe; = (Alanında) ileri düzeydeki (bilir)kişi. Ustabaşı.

Üst kurlu [rütbeli] kişi, anlamına da denk gelir.

Bugün bildiğimiz ''uçkur'' içkur'dan dönüşmüştür. (Bedenin) ku[r](-şak) (düzlemindeki) iç (kısmı).

Ayrık (ve anımsatma adına) ek:

Uzman üzerine: uz: yetenek, beceri, sanat. uzman = usta(başı) sözü gibi; alanında uzlaşmış/ustalaşmış kişi. uzluk = meslek.

Ek: Eli uzlu kimse: Eli mahir kişi. ''Uzlaşı'' sözü, yine buradan gelir.


En son Çetin tarafından 01 Ara 2016, 01:59 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 01 Ara 2016, 18:05 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Değerli koldaşım, çok teşekkür ediyorum. Ellerine sağlık.

Sözün uyumuna göre olmakla birlikte ayrı bir -ak (uyuma göre -ek) ve -uk (-ük)/-ik (-ık) eklerinin olmasıyla birlikte [eş-ik, ton-yuk-uk, buy(u)r-uk gibi], diziminde -gak ek(ler?)i de söz konusu. Örneğin, kul-gak; kulgak; DLT. Zaman içerisinde bizde g düşmüş ve ''kulak'' der olmuşuz. Bu yapıdaki söze başka bir örnek, başgak. sapgak olarak da veriliyor; DLT. Bedenin, kalçanın üst tarafında kalan kısmı, diyor Kaşgarlı. Oysa, baş-ak, yine Divan'da, bildiğimiz başak, örneğin ok başağı. Bu temürgen [temren] ise, temür [demir] başak olur. Yine tarım bitkilerin baş kısmına başak denir. Bugün de. Başka bir örnek tamgak, boğaz; gırtlak. Aynı ek [belki ayrı, başka bir anlam vermek için ikinci bir biçim?] olduğunu düşünmem ile: talguk: Kürek ya da kazmanın sapı ile başı arasına çakılan, sapı iyice tutturmaya yarayan ağaç çivi ya da pim.

Bu bağlamda, ekin henüz verdiği anlamı bilmemekle birlikte, ''kul(g)ak'' örneğinden yola çıkarak (en azından dizimdeki yegane ve somut örnek olması) ve söz konusu -gak ekli ve ''başak'' gibi verdiğim örnekler nedeniyle, böyle bir anlamın söz konusu olduğunu düşünmüyorum. Ancak şunu biliyorum: eş-ik, ton-yuk-uk, tör(ü)-ük. Bu ekler bir tür -li/-lı anlamı verir.

Eşik; evinin eşinin [ruhunun] bulunduğu yer; bildiğimiz eşik. Tonyukuk; tonu [donu, yani giysisi] yuklu (yemek artığı için kullandığımız söz; ''tabağın, yemeğin yokunu sil'') olan; bu durumda geleneğimizde kutsallık ve bereket anlamı nedeniyle ''yağ'' yuklu (kirlilik söz konusu değil), yüceltme, ululama söz konusu.

Tör(ü)ük [Türk. Ayrıca ''türük'' değil, öyle olsaydı, tür- (türemek, yaratılmak) eylemi nedeniyle ''türek'' olması gerekir(di) = türemiş/yaratılmış. ''Türemiş(lik)/yaratılmış(lık) ile olan'' gibi bir anlam söz konusu olamaz. Olamayacağı gibi, buradaki söz ''törü'' ile ''-ük'' ekidir.]; töreli, yani töre/kanun sahibi, geniş anlamda devlet sahibi. Kural/hukuk/gelenek/yöntem anlamına da gelir kanun ve devlet anlamı yanında. Devlet yönetme töresi. Yoldaş olma töresi, ve saire. ''..... işte aynen anlattığım gibi. Benim Alp ile adaş/yoldaş olma törem böyledir.''. ''Bizim Erdem ile uzun zamandır töremiz [hukukumuz] var.''.

Belki de buradan hareketle söz konusu dizimindeki sözlerin eklerine dair bir ipucu elde edebilir/ediyoruzdur belki de.

taşak sözü ve benzerlerinde de sorun yok, gönlün rahat olsun; dediğin gibi, bilim bilgi işliyoruz. Divan'da da geçer; yan yana olmaları nedeniyle erkeğin organını da diğer malum söz ile -onu da verir- anlattığını belirtir.

İlgi ve istekle beslemelerinin, sorularının devamını bekliyorum.

İyi araştırmalar. Sevgilerimle.


En son Çetin tarafından 01 Ara 2016, 19:49 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 01 Ara 2016, 18:16 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
kur'a ikinci ek:

Bugün ''kural''ı 'kural' anlamında kullanmamızın nedeni, dizimde verdiğim diğer sözleri de göz önüne almak suretiyle, kur sözünden yola çıkarak erkli yetkili kişilerin ''kural'' koymasından/belirlemsinden olabilir. Bu bağlamda, bildiğimiz/söylenen anlamı yanında kullandığımız anlama da denk gelmesi, çok güzel bir iş. Bu sözü şimdi açıkçası çok sevmeye başladım.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 01 Ara 2016, 22:57 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
San Atı*

bir: 1
on: 10
yüz: 100
biŋ: 1.000
tümen: 10.000
bumın: 100.000**
sayan: 1.000.000
çıbağ: 10.000.000
dunçur: 100.000.000
tere bum: 1.000.000.000

M. Levent Kaya

*Sayı Ad(lar)ı.
**Türk Kağanlığı'nın kurucusu, bize Türk adını kazandıran, yeryüzüne Türk damgasını vuran İstemi Yabgu'nun kardeşi Bumın Kağan'ın adı.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 02 Ara 2016, 21:23 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Alıntı:
Yaş kelimesinin Türk kozmolojisinde, Türk Felsefesinde çok önemli bir yere sahip olduğunu düşünüyorum.

Yaş : ıslak, canlı, ölü olmayan (canlı ıslaklık) gövdesinde su yürüyen - vücudunda kan dolaşan
Yaş-ıl : Yeşil, canlı bitki rengi, gövdesinde su yürüyen nebatad
Yaş-ama / Yaş-amak : canlılığı vücudunda, gövdesinde hayat kaynağı olan su-kan dolaşan.
Yaş-am : hayat kelimesine karşılık uydurulan kelime.
Yaş : kaç yaşındasın? gibi.
Yaş : gözden süzülen sıvı, ıslak, canlılık belirtisi

zıttı Kuru.
Kuru : yaş olmayan, ölü.
Kuru kafa : benzetme ölü

göz / köz
Köz : iyice yanıp ateş durumuna gelmiş kömür ya da odun parçası
Kor : iyice yanıp ateş durumuna gelmiş kömür ya da odun parçası

bu iki farklı kelimeye aynı açıklamayı getirmişler. Muhtemelen göz/köz kora benzetildiğinde ötürü yıllar içinde köz kelimesi ile kor kelimesi aynı manayı kazanmış.
Zaten edebiyatta da göz/köz genellikle kor manasında kullanılıyor. alev saçan gözler, kor gibi bakan gözler, kor gibi parlayan göz, yakıcı bakışlar vs...
Güzel!

Kuşkusuz; önemlidir.

yaş:

1. Ömür, hayat, yaşam (gücü).
2. Yaş, taze. yaş ot: Taze ot.
3. Göz yaşı.
4. Sin(me).

yaş-:

(Sürünerek) gizlenmek, sinmek, saklanmak. / Bunu henüz tam çözebilmiş değilim. Belki de çok geniş bir anlam genişlemesi söz konusu: Yaşamı sürdürebilmek için gizlenmek; yani yaşmak. Buradan da ileri genişlemeler ile ''gizlenmek, saklanmak''. yaşru: gizlice.

yaşa-:

Yaşında olmak; yaşamak.

yaşağ:

Yaşam. / Addan ad yapılmış.

yaşağlı:

Canlı (varlık).

yaşağlısız:

Canlı bulunmayan, insansız, yaratıksız, boş, canlısız.

yaşağu:

Yaşam, hayat, varlık, kainat.

yaşar-:

Yeşermek, yeşillenmek.

yaşarma-:

Yeşermemek, bitmemek, yetişmemek.

yaşığ:

Yaşantı, yaşam biçimi/tarzı.

yaşıl:

Yeşil.

yaşlağ:

Yaşlı (yaşı olabilecek yetide/fıtratta olan varlık, yaş ile olan), ömürlü.

yaşlığ:

Yaşlı, ihtiyar; (herhangi bir) canlı (canı, özü, tını, ruhu olan).

yaşna-:

Yine, yaşamak.

Ve devamı.

Ayrıca, yaş-am, uydurma değil, doğru bir söz yapım/türetme. ked-im (kedim) = giyim. Yaşam. Addan yine ad yapılmış. Yaşantı, yaşa-n-tı. Buy(u)ru-l-tu (ferman) gibi; yaşam biçimi (yaşığ).

Yine bu kaplamda/anlam kümesinde [aynı kavramları/anlamları kapsayan bir bütün/öbek], çok hoşuma giden ve dün bir kaynakta denk geldiğim: özlü(ğ): canlı; yani öz [öz, ruh] ile/özü olan. Yine tınlı(ğ) [tın = ruh]: canlı. tınsız: cansız. Yine bir kez daha tiriğ: diri [''Arslan dört ayaklı bir diridir (canlıdır).'']; tiriğliğ: dir(i)lik/yaşam ile olan; canlılı [12 dirili (tiriğli [hayvanlı]) takvim].

Farsçadan alıp da Türkçe -lı(ğ) eki eklediğimiz ve bu anlam(lar)ı karşılamak için yalnızca/ancak kullandığımız küt, ketüm, genişletemediğimiz, geliştiremediğimiz, daha ''ne'' olduğunu dahi bilmediğimiz, anlam olarak (aynı manzara'nın, pencere'nin ne demek olduğunu, nereden geldiğini) neye, hangi anlama karşılık, denk geldiğini bilmediğimiz bir söz karşısında ne kadar da neler var, değil mi? Benim adım da bu söz ile başlar, -er ile biter. Farsça/Türkçe. Bir şey böyle olmamalı. Aynı düzeni, düşüncesi, anlamı, amacı hedefi olmayan, bir oradan, bir buradan bir araya getirilmiş kıytırık parçalar, düzenekler, sistemler gibi. İşlerimiz zaten bundan dolayı böyle oluyor. Çünkü bu olay, çok başka yerlere gidiyor.

Şimdi, belki, neden özellikle bilim, biliş, teknoloji alanında bu konuya ayrıca büyük önem gösterdiğim sanırım daha iyi anlaşılıyordur. Man-za-ra'ya (ne demekse?!) gelince; Türkçesi körk, körklü(ğ), körtle, körüm, körünç, körüş gibi sözlerdir. Görkem sözü de buradan gelir. Gözde sözü de yine aynı kaplamla, anlam öbeğiyle ilgilidir.

Ha, unutmadan, bu arada, pen-ceee-re: KÖZünük. Aynı bugün kullandığımız düz-e-n-ek sözü gibi. Ama kökünü bilmediğin ağaçı, dalı, budağı nasıl nereye taşıyıp yeşertebilir, büyütüp kendini bir yerlere getirebilirsin ki? Mümkün mü? Kuru demişsin koldaşım. Evet, çok güzel demişsin! İşte bunların alayı kurudur! Bizden olan ise özdür, yaştır, dipdiridir. (Son sözdeki kök söz de dikkatlerden, gözlerden kaçmamıştır.) Güzelleşmeye, gelişmeye, geliştirmeye, her alanımızda kullanılmaya uygun ve değimli (layık; yani uğruna değecek; değer sözü gibi), yeşermeye, büyümeye açıktır. Ama başı, daha doğrusu kökü baştan kokanla bir yere varılmaz. Beyin, düşünce, akıl yetimiz bugün bu yüzden bunca darbe yemiş durumda. Çünkü kökümüz kurumuş; hazinemiz yok sağlıklı düşünebilmek için. İşte, başından beri dikkat çekmeye çalıştığım budur. Belki şimdi daha dilin önemi üzerine yazıyı yazmaya da gereğim kalmamıştır. Zaten yazmak değil, uygulamak, göstermek çok daha doğru ve güzel iştir.

Önemli: Yukarıda yalnızca benim sayabilediklerimdir.

Söz uzun oldu, ama bitmedi. Devam edelim:

öz:

Bilindik anlamları yanında malum olmak üzere, ömür, hayat, yaşam gücü vd.

öz kişi:

Kadaş, yani akraba/hısım.

öz konuk(ı):

Ruh (öz konuğu; özün konuğu).

özlüğ:

Yukarıdakinden ayrık, kişiliği [özü, adamlığı] olan, aslî.

özük:

Kadınlara verilen bir unvan:
altun özük: Ruhu altın gibi temiz olan kadın.
ertini (aslen erdini; benzeşime uğramıştır) özük: Bedeni inci gibi pürüzsüz olan kadın.

özüt:

Ruh.

özütlüğ:

Ruhlu, ruhu olan.

tir-:

Yaşamak.

Ve devamı...

Ve niceleri; bilmediğim, görmediğim, denk gelmediğim, bilip de aklıma düşüremediğim; yok denilen binlerce ton kaynaktan yukarıdakileri ancak derleyebildiğim. Bugün tutturmuşuz, tabi suç insanımda değil, ''canlı'' diye gidiyoruz. Neresi canlı bunun acaba? Başka da bir şey bilmiyoruz. Sözüm ayrıca ''canlı''ya değil; çok önemli bir şeyi anlatmaya çalışıyorum. Ve bu durumu er geç değiştireceğiz.

Köz'e de bir göz atalım:

Kaşgarlı:

köz: Göz.

közedi:
ol ot közedi: O ateşi maşayla karıştırdı.
ol üzümni közedi: O salkımdan üzüm koparttı.

közeğü:
Köseği.

kor:

Yoğurt mayası. Bu, kabın dibindeki kalan yoğurt ya da mayalanmış kımız artığıdır; daha sonra bu artığın üzerine taze süt eklenir ve böylece yoğurt katılaşır ya da kımız mayalnır.

Yine Divan'da kor: zarar, ziyan olarak verilmekle birlikte, başka bir kaynakta: kora-: azalmak, kaybetmek, ziyan etmek; olarak verilir.

Dediğin bana çok mantıklı geliyor. Zaten yine klasik diyebileceğim bir kaynakta köz'e köz diye de denk geldim belleğim beni şu an yanıltmıyorsa, ama emin değilim. Bu verdiklerimde de (kor) bir ilişik var gibi. Çözemedim tam; ama bunun üzerine düşüneceğim. Bir şey bulursam yazacağım.

Sevgilerimle koldaşım.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 03 Ara 2016, 22:11 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
öz'e ek:

özden: Bugün anladığımız/anlayabileceğimiz anlam(lar) dışında ''güzel''. / Eski Anadolu Türkçesi Metinlerinden Ferec Ba'de'ş-Şidde'nin Söz Varlığı (15. YY. Budapeşte Nüshası), Atasözü, Deyim, Kelime, İkileme ve Kalıp Sözler, Dr. Osman ERCİYAS; KESİT Yayınları.

özdence: Güzel/ce. / Aynı kaynak.

Ayrıca:

özge: Ayrık, başka.

Yukarı son yorumda anlattığım olguya güzel ek/destek (aynı kaynak):

Resim

Ek: ''Yorgun argın geldi eve.'', ''Çok arık [sıska, bodur, cılız] biri.'', ''Sen bugün çok yorulmuşsun. Geç de şu sedire biraz arıkla [argınlığını at].''.

Bilgi: Temelde anlam olduğu gibi; ama kaplam nedeniyle verdiğim son örnekteki gibi de. Yazarın söz ettiği de budur. Görselde görülen tümce de esasında aynen öyledir:

''... anaları ile buluştular, emdiler [güç aldılar], arıkladılar [argınlıklarını attılar], ileri yürüdüler [(ve) yollarına devam ettiler]...''.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 04 Ara 2016, 20:37 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Alıntı:


X-35 ve x-32 ye bakarsan bu mitsubisi nin daha derli toplu olduğu farkedersin. Zaten bu sadece teknoloji gösterimi (türkçesi bumu ?) İçin seri üretim olursa bundan çok çok daha farklı olur.
Kast ettiğin ''(technology) demonstration'' ise koldaşım, evet, Türkçesi ''gösterim''dir. İzletim de doğru ve yerindedir. Sonuçta bir şey gösteriliyor/izletiliyor; Latince 'demonstratio': ''göstermek'', ve açık biçimde anlam genişlemesiyle: ''ipucu/im (işaret)'', ''kanıt/iz''. Nitekim kaynak bu karşılıkları veriyor.

Yap-ım, izlen-im, edin-im, ya da klasik Türkçe ked-im (giyim; giy- = giymek; giy + -(i)m = giyim/giyisi/kıyafet) sözlerinde gördüğümüz eylemden ad yapan -m eki. Sözün yapısına (ünlü uyumuna göre) araya ünlü girer. Sön-(ü)m.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 04 Ara 2016, 20:55 
Çevrimdışı
Site Başkanı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 23 Tem 2012, 23:58
Mesajlar: 2218
Yaş:
Şu supresör işine de bir çözüm bulsak iyi olacak. Kompüter gibi kaldı. Ekipmanın özelliği silah alevini yok etmesi ve sesi azaltarak farklılaştırması. Bu nedenle bastırıcı da tam karşılamıyor.

_________________
Nişan olsun bize buyan,
Bozkurt olsun bize uran,
Demir kargı olsun orman,
Güneş tuğ olsun, gök kurıkan.
HUN Taktik


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 04 Ara 2016, 21:54 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Söylemen yeter ustam. Dünyayı deviririz. Döneceğim.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 04 Ara 2016, 23:02 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
suppresor:

a thing or person that prevents something bad from happening:

Plastic is a good weed suppressor (= a substance which stops them from growing).

Kaynak: http://dictionary.cambridge.org/diction ... suppressor - Cambridge Dictionary.

Adamların kullandığı sözün karşılığı neredeyse tam dediğin -''bastırıcı''- gibi ustam. ''(Kötü) bir şeyin olmasını önlüyor'', diyorlar bu sözün karşılığında. ''to suppress'' ise de malum olmak üzere = bastırmak. Burada ''press'' sözü de dikkatimi çekti. Basınç. Almanlar da ''Druck [drücken = bastırmak]'' sözünü baskı/basınç anlamında kullanmalarıyla birlikte basınç uygulayan makinelere yani 'preslere' ''Presse'' derler. (Birileri ''basma/basım/baskıcı/basımcı'' demeye yarcanmış, üşenmiş anlaşılan?! Bunun özellikle gelenekte kullanılan karşılığı kesin var; henüz bilmiyorum; öğrenince yazarım.)

Yani anlaşılan onlar böylesi bir tür anlamdan yola çıkarak gerçekten de ''bastırıcı'', birazcık daha çok ''önleyici -karşılıkta verilen to prevent nedeniyle ben böyle anlıyorum-'' koymuşlar adını. Burada verilen anlam -to perevent olayı- ile sözün kökenindeki eylemin -to suppress- karşılığı arasında çok yakın bir ilişki var.

Dediğini göz önüne alarak önleyici diyebiliriz kanısındayım, nitekim olgunun birinde gerçek anlamda bir önleme olmasa da, amaca ulaşmak konusunda yeterli bir önleme var. Diğer yandan, olaya sıkıca yaklaşacak olursak, alev önleniyor, ama ses gerçekte önlenmiyor, yalnızca bastırılıyor/''susturuluyor''; yani sıkıştırılıyor. Alevin de ''sıkıştırıldığını'' varsayar, olaya böyle bakıp yaklaşırsak, sıkıştırıcı adlandırması da yerinde olur. Bildiğim kadarılya bir ''silencer'' sözü de var.

Sonuç olarak sıkıştırıcı, bastırıcı, önleyici sözleri yerinde tanımlamalar olarak kullanabiliriz ustam. Gönlüme sıkıştırıcı ya da önleyici uygun göründü. Ardında güzel de bir düşünce kurduk. ''Bastırıcı'' doğruca ''suppressor'' gibi, en azından 'to prevent'ten değil de, 'to suppress'ten yola çıkarsak, ki önplanda olan sözün kendisi nedeniyle bu 'suppress'.

Bunu oylamaya sunabiliriz. İleride TRM'nin özellikle böylesi konularda da bir bilgi üssü olmasının ve böylece dört bir yana bilgi ve bilinç ''ihraç'' etmesinin, yaymasının önünde hiçbir engel görmüyorum.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 05 Ara 2016, 01:07 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
kural'a ek:

Resim

Demek ki kural çıkarımımız doğru imiş. Özellikle söz konusu erk kural ikilemesinden bunu anlamak daha da olası. Karşılığında ''nüfûz, etki'' verilmiş. Kaynak, burada http://trmilitary.com/viewtopic.php?f=2 ... 19#p261768 bölüştüğüm -son gönderi- bilgide mevcuttur.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 05 Ara 2016, 11:30 
Çevrimdışı
Site Başkanı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 23 Tem 2012, 23:58
Mesajlar: 2218
Yaş:
O zaman bastırıcı dememizde herhangi bir sakınca yoktur. Bundan sonra supresör yerine bu ekipmanı ifade ederken bastırıcı olarak kullanalım. Teke hocam, sizden bir ricam da "chest rig" denilen taktik ekipmanı Türkçeleştirmek olacaktır. Değerli yorumlarınızı bekliyorum. Not: Bu yazı telefondan yazılmıştır.

_________________
Nişan olsun bize buyan,
Bozkurt olsun bize uran,
Demir kargı olsun orman,
Güneş tuğ olsun, gök kurıkan.
HUN Taktik


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 05 Ara 2016, 15:18 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Alıntı:
O zaman bastırıcı dememizde herhangi bir sakınca yoktur. Bundan sonra supresör yerine bu ekipmanı ifade ederken bastırıcı olarak kullanalım. Teke hocam, sizden bir ricam da "chest rig" denilen taktik ekipmanı Türkçeleştirmek olacaktır. Değerli yorumlarınızı bekliyorum. Not: Bu yazı telefondan yazılmıştır.
Türk ulusuna ve diline kutlu olsun ustam.

Elbet.

Bir dizi hazırlayıp nelerin, hangi cihazların, parçaların, ekipmanların doğru ad aktarımı yapılması gerektiğini saptayıp daha güzel ve büyük iş yapabiliriz. Bu bağlamda tüm dernek koldaşlarımıza da sesleniyor, her tür (geri) beslemeyi sevinç ve memnuniyetle beklediğimi/zi doğruca ifade ediyorum.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 05 Ara 2016, 20:02 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
chest: Göğüs. Klasik Türkçe köğüz.

rig: Bizim bağlamımızda -teknolojik- donanım. Almanca ''Ausrüstung''. ''Rüstung'' ise yarık, yani zırh. Almanlar buradan getirmişler ve ekipman/donanım anlamında bugün kullanırlar -''Ausrüstung''-.

Yineleme ve ek: ton sözü 'giyim, üstbaş' anlamına gelir. Çok iyi tanıdığımız büyük ata Bilge Tonyukuk'un adı da bu kök sözden ileri gelir. Aynı anlamda verilen ve yine Orkun kaynaklarında geçen bir yalma sözü de vardır; ek olarak belirtmek arzusundayım. Ancak bunun yarık ile ilgili olduğu konusunda düşüncelerim var. Kuşanmak, teçhizatlanmak anlamında biz bugün donanmak diyoruz. Donanma'ya donanma dememizin ardında da bu vardır. Bu yüzden ekipman anlamında donanım [donanma'nın kullanımı denizcilik nedeniyle oturmuştur; bundan donanım daha doğru bir seçenek olacaktır] dememiz, geçmişe ve geleneğe güçlü bir bağla [dolayısyla da güçlü ve yaşatılabilecek bir anlama] bağlanmamız açısından en doğru ve de güzel seçim olacaktır. Nitekim ''ekipman'' kaynaklarda belirtildiğine göre Fransızcadan alınmadır: équipement. İngilizler ya da Amerikalılar (Anglo-Saksonlar) ''equipment'' derler. to equip = kuşanmak/banmak-manmak/eklemek. Latince olabilir, TDK (Türk Dil Kurumu) Fr. diye belirtse de. Alınma yeri Fransızdır.
Bağlamca; geçen söz ettiğimiz demür ton (= yarık; Dede Korkut Kitabı) da ayrıca, çok dikkate değer bir konudur. Bunun üzerinden gidip aynı ''demür/demir'' gibi yerince kavram imleri/sıfatlar ekleyip herhangi bir şeyi niteleyebilir/tamlayabilir ve tanımlayabiliriz.

Kaşgarlı -man ekli çok örnek söz verir. Bunlardan biri kurman'dır. kurman girdisinde şöyle der:

''Yay kabı; yaylık (Oğuz ve Kıfçak [Kıpçak] lehçeleri).
keş kurman: Okluk [keş] (ve) yaylık [kurman]. Kökü, ''kuşağı [= ''kur'', (''kurşak'' yanında/yerinde kısaca ''kur'' da denilmiş, burada bir şeyi bir şeyle iliştirme olgusu söz konusu; kurlar kurşaktan belli oluyordu çünkü*. Bu olguya benzer örnekler vardır.)] (beline) bağla**'' anlamına gelen kur man ifadesidir.''

mandı girdisi:

er tulum mandı: Adam silah kuşandı.
er ötmek sirkeke mandı: Adam, ekmeği sirkeye bandı. (/ Adam, ekmeği sirke ile birleştirdi; ikisini birbirine koştu.) Herhangi bir şeyin, başka bir şeye banılıp yenmesini anlatmak için de bu sözcük kullanılır.

bandı girdisi:

koy bandı: Koyun bağlandı. Bir yere bağlanan her şey için kullanılabilir.

Türkçede bir m <-> b değişkesi/aynılığı vardır. Biz bugün ben deriz, Irak'taki Türk men der.

Ban-mak sözünü bugün çok sık kullanırız: ''Ekmeği bala ban [yanlış olarak ''bandır'' değil, ekmek ya da bal kendi kendine/-i banmaz].'' Bu bağlamda bir yırtıcı kuşun adı olan balaban da ayrıca hep dikkatimi çeker.

Kısaca: Bir şeyi bir şeye eklemek/katmak/koşmak/bağlamak... ve devamı. Sonuncusu ba-'dan gelir. a uzun ünlüdür. ba- + -ğ = bağ. er badı: Adam bağladı.

koşmak = eklemek/yanına koymak. Koşmak.

koş: Herhangi bir şeyin çifti; bir eşi olanı. Buradan hareketle ''makas'a koş biçek: çift bıçak denir (Argu lehçesi). Şu atasözünde de geçer: korkmış kişike koy başı koş körnür: Korkmuş kişiye koyun başı çift görünür.
koş at: Hakanın yedek atı.
ol koyka eçkü koşdı: O koyuna keçi koştu. / O koyunun yanına keçiyi kattı. DLT.

Buradan açıkça anlaşılıyor ki, çok ''yaman'' bir iş yapılmış. Şöyle ki, man-/ban- eylemi alınıp bir ek, daha doğrusu aynı yardımcı fiiller gibi bir yardımcı ek, buradan böylece bir ek haline getirilmiştir. Çok güzel bir iş yapılmıştır. Böylece gerekli araç gereç, donanımlar ve anladığım kadarıyla anlam genişlemesiyle de başka şeyler için de özel bir ek oluşagelmiş ve çok büyük bir kullanışlık sağlanmıştır. Uyum/uygun sözceleme/seslendirme nedeniyle de, şimdiyeli gördüğüm her sözdeki gibi, m'li biçim seçilmiştir. kurman. Yaylık/yay kabı. Bele, daha doğrusu belde bulunması nedeniyle kur-şak'a, banıldığı/manıldığı için yaylığa böyle denmiş. Böyle yapılmasında ayrıca yay/ok'un önemini de görebiliyorum/sayıyorum: çok önemli olan kur [yineleme: = düzey, mertebe, rütbe; kuşak] ile böylece ilişkilendirilmiş, ''manılmış''. Bugün, her türlü araç gereçimiz için bu ekten sıradışı biçimde yararlanabiliriz kanısındayım.

Böylece, aklıma ilk gelen söz göğüsman'dır. Yadın aksine bir sözle işimizi görmüş oluruz ayrıca. Bu da güzel ve kolaylık sağlar.

Kuşkusuz, bu yalnızca tek bir yoldur. Ama görüldüğü gibi, gerçekten çok güzel bir yoldur. Daha çok öğrendiğimizde, kuşkusuz, daha çok seçeneğimiz olacaktır. Bu bağlamda şu an yeni bir kitabın gelişinin mutluluğunu yaşıyorum, bilgi vermek adına: Eski Uygurca Din Dışı Metinlerin Karşılaştırmalı Söz Varlığı, Özlem AYAZLI. Ayrıca, gelenekte böylesi bir donanım için kuşkusuz kullanılmış/belirlenmiş adlar ya da yakın görülebilecek olanları da vardır. Bunları da öğreneceğiz. Buna karşın, bu söz sanki cuk diye oturdu gibi ustam.

~

*Bilin aynı uygulama başka kimlerde, nerede var. :)
**''kuşağına bağla''; bağlama daha uygun anlamdır. Çevirmenler sanırım hata yapmış. Üzerinden yine okuyunca dikkatimi çekti.


En son Çetin tarafından 05 Ara 2016, 20:31 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 05 Ara 2016, 20:25 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Alıntı:
Alıntı:
''Alp'' Sözcüğü Üzerine

Alba / Baatar: “alba (алба)” “bağatur (баатар)” Bugün Moğolcada “alp” sözcüğü genellikle resmi işler için kullanılmaktadır. “gadağadu hereg ün alba (гадаад хэргийн алба)” dış ilişkiler dairesi ya da burada çalışan memurlar demektir. Dolayısıyla resmi ofis ya da bu ofiste çalışan kişiler için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca daha Moğolların Gizli Tarihçesi gibi erken bir dönemde bile Çiŋgis’in babasının adı “yesühei bağatur (есүхэй баатар)” olarak geçmekte. Demek ki daha çok erken dönemden beri “baatar” sözcüğünü kullanıyorlardı.

yuyka kalın bolsar topulgulı alp ermiş, yinçge yoğun bolsar üzgülük alp ermiş

Yukarıda Orkun yazıtlarından alıntıladığımız deyim “yufka (gibi olan şey) kalın olsa delmesi zor imiş, ince yoğun olsa koparması zor imiş” diyor. Buradan “alp” sözcüğünün kahraman savaşçı yanında zor anlamına da geldiğini öğreniyoruz.

Günümüz Moğolcasında kahraman anlamında kullanılan sözcük “bağatur (баатар)”. Bunun da Türkçe “bağa” (bu sözcük genellikle küçük olarak anlamlandırılmakla birlikte bu anlam pek de doğru değil. Türkçede “bedük-kiçiğ” gibi bir ikilem ve bir de “uluğ-bağa” gibi bir ikilem vardır. Dolayısıyla “bağa” büyüğün değil “ulu”nun karşıtıdır) ile bir unvan olan “tur” sözcüklerinden oluşuyor. Ama önemli hemen bütün Türkçe unvanların bulunduğu Moğolcada “alp” sözcüğünün bilinmemesine çok şaşırmıştım. Tabi Moğolcada “p” sesi ve harfinin olmaması bir neden. Ama daha önemlisi, yukarıdaki deyimi hatırladığımda ortaya çıktı.

Moğolcada “p” sesi yok, özellikle Türkçe kökenli sözcüklerde yerini “b” alıyor. Pek yerine “behe (бэх)” denmesi gibi. O zaman Türkçe “alp” Moğolcada “alb” biçimini almalı. Ama Altay dillerinin bir özelliği olarak “b” sesi yanına mutlaka ünlü ister. O zaman sözcük “alab” ya da “alba” olmalı. Bu ikincisi Moğolcada var. Ama Türkçede bizim yaygın olarak bildiğimiz “kahraman” anlamında kullanılmıyor. Temelde kullanıldığı iki anlam var. Biri “zor(aki)”. Eğer bir şeyin zorla yapılması gerekiyorsa “albatai (албатай)” (zor(un)lu) denir. Ama bir zorlama yoksa yani serbestlik varsa “alba ügei (албагүй)” denir. Hatta “albada- (албад-)” diye bir eylem vardır: zorla-. Buradan Moğolcada “zor” kavramıyla ilgili anlamlarda kullanılan “alba” sözcüğünün Türkçe “alp”tan türediği sonucunu çıkarabiliriz.

Yine aynı “alba” sözcüğünün kullanıldığı ikinci bir anlam daha var. O da günümüz Türkçesinde “resmi” diye bildiğimiz şey. alban gazar “resmi yer (daire)” alban haşaa haa- “resmi çit (askeri birlik) kapa- (bu askerlik yapmak anlamında)” alban biçig “resmi yazı” alban yos “resmi …” (yos bizim Türkçede “töre” olarak bildiğimiz kavramın birebir Moğolca karşılığıdır) alban (yosny) borluulagç “resmi dağıtımcı (bayi)” gadaad hergiin alba “dış ilişkiler dairesi (ya da görevlisi)” örneklerinde olduğu gibi. Buradan bakarsak ana Türkçe mantığında, Moğollarla hem gelenek hem de dil özelliklerimizin ortak olduğunu düşündüğümüzde “resmi” sözcüğünün karşılığı “alp …” biçiminde yapılacak tamlamalarda bulunabilir.

Yukarıdaki örnekleri yeniden ele alırsak alban gazar “alp yeri” alban haşaa haa- “alp çiti kapa-” alban biçig “alp bitiği (yazısı)” alban yos “alp töresi” alban yosny borluulagç “alp (töresi) dağıtımcısı” gadaad hergiin alba “dış ilişkiler alpı”. Zaten “resmi” sözcüğünün Latince kullanımına da bakarsak “official” sözcüğünü buluruz, yani “ofis” ile ilgili. Kırda göçebe olarak yaşayan Türk’ün ofisi neresidir? Tabi ki otağ gibi bir yerdir. Otağda kimler olur? Alplar. Mantık da uydu. Öyleyse Türkçede, “alp” sözcüğünün kahraman ve zor anlamlarına ek olarak “resmi” anlamı da taşıdığı sonucuna varabiliriz.

- M. Levent Kaya
Üstad Osman Karatay'ın Alplar ile Elfler arasındaki ilişkiyi açıklayan bir makalesi vardı.
Okuyunca "zaten böyle olması gerekirdi" deyip sevinmiştim :D

http://www.karam.org.tr/Makaleler/11217 ... aratay.pdf

Elflerin olduğu bütün filmlere, dizilere, romanlara, Bilgisayar Oyunlarına merakım bu yüzden galiba...
Var ol. (:

Okuduğumda döneceğim koldaşım.

Evet, benzer şeylere benim de azımsanmayacak ilgim var/dı. Ayrıca Dekaronları, Silkroadları vs. az da oynamadım çağında. Bir takım yaratıklar bizim anlatılarımızda da var gibi. Ayrıca değişik, türlü türlü dirilerin tek birinde birleştirildiği el işi figürlerde var bizde. Tatpar Kağan'ın kurganından çıkmıştı çokçası. ''Göktürk keşfi'' diye yazarsan/-ız bir Tarihin Arka Odası sunumu çıkacaktır, dört saatten artık. Güzel bir sunum. Orada gösteriliyor. Bakın derim; güzeldi. Yine Toğrıl (tuğrul kuşu), yarı irbiş/bars (kaplan)/kurt ve yarı kartal/yırtıcı kuş gibi bir şeydir. Koş başlı kartalın da kulakları vardır ayrıca; oysa yırtıcı kuşların kulakları yoktur. O betimde ama bildiğimiz pars kulakları var. Daha öğrenmemiz gereken çok şey var. Bolca çokça paylaşalım derim burada. Güzel bir birikim olsun burada. Herkese ulaşım erişim olur; ben de biz de bilmediğimiz şeyleri öğreniriz.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 05 Ara 2016, 21:42 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
chest rig'e ek:

ton sözünün sözünü ettiğimiz malum geçmişi ve geniş kullanım alanları nedeniyle: Göğüs Ton / Göğüston. demür ton gibi. Böylece özgün biçimi ton'a da dikkat çekmiş ve başka bir şeyi de, yanlış anlamayı da önlemiş oluruz. Ayrı bir seçenek olarak diziye ekleyebiliriz. Kendi adıma: Göğüsman'ı gözümden sanırım kolay kolay başka bir söz düşüremeyecek. Gözdem. :)


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 07 Ara 2016, 00:28 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Gerçekten çok iyi gidiyorsun. Çok güzel bir farkındalık var. Takdir ediyorum. Mutluluk duyuyorum. Güzel tespitlerde bulunuyorsun. Bunun ve genel anlamda bu beslemelerin tüm derneğimizde büyük etki yaptığını ve koldaşlarımızda uyanıklığı, ayırdım gücünü pekiştirdiğini inanmaktayım. Devam!

*

Ne yazık, gerçekten ne büyük acı. Keşke unutulmasa!.. Keşke birileri sahip çıksa; en azından senin gibilerin belleğinde hep kalıp tutulsa. Buna karşı benim önlem düşüncelerim var; ama şu anki durumlarım nedeniyle vakit açısından olası değil. Özden önerim: Aklına geldikçe, işittikçe yaz. Yazılan uçmaz. Almancada güzel bir deyim var: Wer schreibt der bleibt. Kim yazarsa o kalır. / Kim yazarsa o bâkîdir/bengüdür. Öz, serbest sözle: Yazan var ve sürekli, bengü olandır. Bir tutanak tut ve her sözü, deyimi tut. Geçen birisi de bana Kayseri'deki büyüklerimizin ''Allah canın ala!'' anlamında yerli yerince hâla ''Teŋri canın ala!'' deyimini [sözünü] kullandıklarını söyledi; daha doğrusu bizzat kendi anneannesinin. ''Kır'' Kayseri'yi bilenler bilir. Gerçekten çok değerli bir yeri var. Yaylak-kışlak geleneği bile halen yaşar: Yaz evi, dağ evi. Bu geniz n sesini de sıkça duyabilirsiniz: ''Nörüyon'' demezler, ''nörüyoŋ'' derler. N(e) (iş) (g)örüyorsun? nerek gibi. N(e) (k)erek? (Ne gerek?) DLT.

Türkçe'de '''' diye bir söz vardır. Bu söz gelenekte bizim bugün ''sağ'' dediğimiz sözün yerine kullanılıyordu: törük uruğu oŋ bolazu. Türk uyruğu/ırkı/kavmi sağ olsun.

Kaşgarlı iki girdisinde şöyle birer örnek verir:

oŋ ış: Kolay iş. ay* sözcüğünün kısaltılmış biçimidir.
oŋ eliğ: Sağ el.

oŋuldı girdisi:

sökel oŋuldı: Hasta iyileşti [onuldu].
ış oŋuldı: (Karışan) iş yoluna koyuldu [onuldu/onarıldı].

ters girdisi:

''Zor(lu)'' olan herhangi bir şey.
ters ış: Zor iş.

Bildiğimiz anlam(lar)ı dışında (''düz, yatay'' gibi: tüz yir: Düz yer.): tüzdi girdisi:

beğ ilin tüzdi: Bey ülkesini düzene soktu.

Ayrıca: tüzgü yer: Hükümet (etme) yeri. Hükümet konağı. kurağ sözü gibi ''meclis'', yani.
Tüzükatü'l Teymür: Te(y)mür/Temir'in [demir] (Timur değil.) Tüzüğü. Tüzük. Ek: Yasası değil; tüzüğü, yani var olan törenin/yasanın yenilenmesi/yenilendirilmesi, kısaca yeniden ele alınıp düzenlenmesi. Anayasa değişikliği gibi. Bu bağlamda ''Çiŋgis Kağan Yasası'' vd. diye bir şey de yoktur. Tüzüğü, düzenlemesi vardır.

Bilge Kağan da ''tabgaçka tüzdüm'', Çin/Tabgaç ile ilişkilerimi(zi) düzelttim/onadım/iyileştirdim, der.

Kısaca Türkçede on ''on'' iken, 'un geniz n'si [ŋ] düşmüş, daha doğrusu yazık, erimiş/eritilmiş; ve bu söz de ''on'' olmuş. Süŋü'nün ''süngü'' olması gibi.

Kısaca muhterem annen sana ''Zor olanı/ters düşeni yapmışsın, kolay [ve/veya, düzeltmek/onamak analmından yola çıkarak: ''doğru''/''düz, yani düzgün''] olanı yap.'' demiş hep. (:

Bugün kabul etmek/razı etmek/kabullenmek anlamında kullandığmız ''onadı'', ''onamak'', ''onay vermek'' ise Divan'da unadı olarak verilir:

unadı girdisi:

ol bu ışığ unadı: O bu işe razı oldu. / O bu işi onadı. / O bu işe onay verdi.
sen unaduŋ mu?: Sen kabul ettin/rıza gösterdin mi?

unaşdılar:

bu ışığ olar kamuğ unaşdılar: Bu işte onların kamusu [hepsi] uzlaştı. / Bu işte onlar kamu uzlaştı. / Bu işi kamu (uzlaşması sonucu) onadı.

Dolayısıyla tespitin çok doğru. Evet, ikiside aynı kökten.

Benim eklediğim una- eylemini de göz önüne alırsak, bu ikisinin arasında da yakınlık var. Belli. Öyle olsa gerek.

Sayı konusuna gelince: Bugün ''yüz [100]'' sayısı her yerde sonu temsil eder. Yani maximum. Ve biz kişi yüzüne de yüz deriz. Vardır bir takım bağlantılar. (:

* Aynı yapım olduğunu düşünüyorum. Güz-el gibi.

Ek: Dünkü çalışmaya henüz bakamadım. Yazık ki yoğunluklarım var. O yüzden ancak okuyabilince dönüş yapabileceğim. İçeriğini ancak az çok düşleyebiliyorum. Osman ağabey hep uzaklarla ilgilenmeyi sever. :) Ancak şunu da belirteyim bu konudan/her şeyden bağımsız: Kimi benzerlikler dil ve gelenekler, kültürler arasında olabilir. Aynı her bir eşyada, dikili taşta, duvarlarda, kemerlerde/kuşaklarda.. ve sairede kimi çizimlerin, betimlemelerin, bedizlerin her zaman bir anlam taşımadığı ve yalnızca süs/bezek oldukları gibi.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 07 Ara 2016, 00:40 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
geniz n'ye ek:

''Süngü'' örneği doğru ama öncekine birebir sayılmaz. Burada yine özgün sesin özellikleri az çok korunmuş gibi, çünkü g duruyor (geniz n, dikkat, ''ng'' diye sözcelenmez yine de.). Daha iyi bir örnek: saŋa. ''Sana''. saŋa aydım: Sana söyledim.

Ayrıca yasa-, düzenlemek. Ustam bunun Moğolca -casa'dan geldiğini söylüyor. Ancak diğer türlü olma olasılığını da düşünmüyor değilim. Ayrıca bu sözden: Yasavul. Karavul (karakol, Osmanlı döneminde) gibi.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 07 Ara 2016, 01:13 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 899
Yaş:
Kötü çalışma değil. Beğenimi aldı. Sözleri çok güzel.

öd teŋri aysar kişi oğlı kop ölgeli törimiş.

Zaman ('a hükmeden) Tanrı buyurunca/buyurduğunda/buyruğunca kişioğlu hep ölümlü türetilmiş/yaratılmış.

Doğrusu yukarıdaki gibidir. öd ise kavram imi [sıfat], nitelemedir. ugan teŋri gibi. Her şeye muktedir Tanrı / El-Muktedir [Allah].

Gönüllere gelsin. Yolumuz aydınlık yoludur. Atalarıma alkış, övgü ve rahmet olsun. Eller pislikler içinde gezerken onlar taşa hakikati sonsuzlaştırıyordu. Bilge Kağan'ın inisi [erkek kardeş] Köl Tiğin'in yeryüzünden geçmesi nedeniyle sarf ettiği yukarıdaki sözler bir Altay (kaya) yazıtında şöyle yankılanmıştı:

öd açuk : çını ukgıl.

Zaman apaçık (tek başına bir hakikat). Bu gerçeği anlayın/idrak edin.



Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 07 Ara 2016, 18:30 
Çevrimdışı
Site Başkanı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 23 Tem 2012, 23:58
Mesajlar: 2218
Yaş:
Değerli hocam, yoğunluktan dolayı ilgilenemedim. Göğüsman oldukça güzel olmuş. Yaptığınız detaylı çalışma için teşekkür ediyorum. İzninizle "göğüsman" konusunda yapmış olduğunu değerli çalışmaları sosyal medya hesaplarında sizi kaynak göstererek paylaşmak ve kullanımını arttırmak isterim.

_________________
Nişan olsun bize buyan,
Bozkurt olsun bize uran,
Demir kargı olsun orman,
Güneş tuğ olsun, gök kurıkan.
HUN Taktik


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 07 Ara 2016, 20:32 
Çevrimdışı
Yeni Üye

Kayıt: 07 Tem 2016, 12:25
Mesajlar: 13
Konum: ankara
Yaş: 40
Türkçe ile ilgili yazıları okudum ama bazı hususlara değinmeden edemeyeceğim. İlk olarak Türkçe tek bir lehçe, onun altında şive ve ağız olarak sıralanması mümkün olmayan bir dil. Ayrıca farklı iklim, farklı komşular ve tarihler yaşayan varyantlara da sahip olması onu daha da zor kılıyor. Bu da bizi bir fikir yürütmekte, genellemelere ulaşmak ve çözümler sunmak konusunda sıkıntıya düşürüyor. Hele biz Anadolu başta olmak üzere Batı Türklerinde farklı sorunlarda var. Türkçe de Afganistan Türklerinin deyimiyle 2 büyük grup var birincisi Cim li konuşan Türkler, ikincisi Y li konuşanlar. Yani kelimelerin başlarına J, C harfleri koyanlar ve bizim gibi Y ile başlayanlar. Biz Yağmur derken Kazak, Kırgız başta olmak üzerete pekçok Türkçe varyantta Jaamır, Jağmur diyor. Yine Ş sesi kullanmayanlar var, misal dombra şarkısındaki kara kıs auluma kelgende diyen nogaya, biz kara kış diyoruz vs.

Anadolu da bu ayırımlar karışmış, net değil. Bir kırgız büyük sesli uyumuna yüzde yüze yakın uyarken biz uyadabiliyoruz uymayadabiliyoruz. Bazı kelimeler üzerinden Türkiye Türkçesi konusunda açılım getirmek biraz zor. Antalya gibi yoğun bir Türk Yerleşimine vatan olmuş ilimizde Belek ve Serik ilçelerinin adlarına bakın, Belek kazak ve kırgızca da halen çok kullanılan iki kelime birincisi hediye, ikincisi arkadaş, yoldaş. Serik kelimesi arapça kökenli, Şerik kelimesinin kazakçalaşmış hali, kazaklar Ş kullanmıyor. Biz Ş kullanıyoruz ama misal Tosbağa kelimiesinde kazak gibi telaffuz ediyoruz, halbuki kırgız özbek taşbağa diyor.

On kelimesi kazak ve kırgızlar için sağ ama yön belirten bir kelime ama özbeklerde yok misal, buradan kolay kelimesinin türetilmesine gelirsek kolay bu halklarda "onoy" ile karşılık bulurken, onay kelimesinin karşılığı bekituu bekitmek sağlamlaştırmak ile ifade edilir.

Jasamak kazak kırgız için yapmak ama fiilen fiziken yapması ifade etmek için kullanılır. yasa yaptı demek için miyzam kıldı ifadesi kullanılmaktadır. ancak özellikle kırgız kazak Türkçe varyantları bizim için büyük kaynak, uygurlarla beraber.

_________________
Tanrı Türk'ü Korusun


Başa dön
   
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder  Başlığa cevap ver  [ 192 mesaj ]  Sayfaya git Önceki 1 2 3 4 Sonraki

Tüm zamanlar UTC+03:00


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma dosya ekleri gönderemezsiniz

Geçiş yap:  
Powered by phpBB® Forum Software © phpBB Limited

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye