TRMilitary

Tam Bağımsız Türkiye için Yerli Savunma Sanayii
Zaman: 20 Kas 2017, 20:24

Tüm zamanlar UTC+03:00


Loading



Yeni başlık gönder  Başlığa cevap ver  [ 192 mesaj ]  Sayfaya git Önceki 1 2 3 4 Sonraki
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 07 Ara 2016, 20:32 
Çevrimdışı
Yeni Üye

Kayıt: 07 Tem 2016, 12:25
Mesajlar: 13
Konum: ankara
Yaş: 40

Bir önceki sayfanın en son iletisi:

Türkçe ile ilgili yazıları okudum ama bazı hususlara değinmeden edemeyeceğim. İlk olarak Türkçe tek bir lehçe, onun altında şive ve ağız olarak sıralanması mümkün olmayan bir dil. Ayrıca farklı iklim, farklı komşular ve tarihler yaşayan varyantlara da sahip olması onu daha da zor kılıyor. Bu da bizi bir fikir yürütmekte, genellemelere ulaşmak ve çözümler sunmak konusunda sıkıntıya düşürüyor. Hele biz Anadolu başta olmak üzere Batı Türklerinde farklı sorunlarda var. Türkçe de Afganistan Türklerinin deyimiyle 2 büyük grup var birincisi Cim li konuşan Türkler, ikincisi Y li konuşanlar. Yani kelimelerin başlarına J, C harfleri koyanlar ve bizim gibi Y ile başlayanlar. Biz Yağmur derken Kazak, Kırgız başta olmak üzerete pekçok Türkçe varyantta Jaamır, Jağmur diyor. Yine Ş sesi kullanmayanlar var, misal dombra şarkısındaki kara kıs auluma kelgende diyen nogaya, biz kara kış diyoruz vs.

Anadolu da bu ayırımlar karışmış, net değil. Bir kırgız büyük sesli uyumuna yüzde yüze yakın uyarken biz uyadabiliyoruz uymayadabiliyoruz. Bazı kelimeler üzerinden Türkiye Türkçesi konusunda açılım getirmek biraz zor. Antalya gibi yoğun bir Türk Yerleşimine vatan olmuş ilimizde Belek ve Serik ilçelerinin adlarına bakın, Belek kazak ve kırgızca da halen çok kullanılan iki kelime birincisi hediye, ikincisi arkadaş, yoldaş. Serik kelimesi arapça kökenli, Şerik kelimesinin kazakçalaşmış hali, kazaklar Ş kullanmıyor. Biz Ş kullanıyoruz ama misal Tosbağa kelimiesinde kazak gibi telaffuz ediyoruz, halbuki kırgız özbek taşbağa diyor.

On kelimesi kazak ve kırgızlar için sağ ama yön belirten bir kelime ama özbeklerde yok misal, buradan kolay kelimesinin türetilmesine gelirsek kolay bu halklarda "onoy" ile karşılık bulurken, onay kelimesinin karşılığı bekituu bekitmek sağlamlaştırmak ile ifade edilir.

Jasamak kazak kırgız için yapmak ama fiilen fiziken yapması ifade etmek için kullanılır. yasa yaptı demek için miyzam kıldı ifadesi kullanılmaktadır. ancak özellikle kırgız kazak Türkçe varyantları bizim için büyük kaynak, uygurlarla beraber.

_________________
Tanrı Türk'ü Korusun


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 07 Ara 2016, 21:48 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 03 Ara 2012, 22:28
Mesajlar: 2176
Yaş:
Bizim yöremizde kullandığımız güzel bir söz var, ülgü: örnek, misal. Kırgız Türkçesinde de bu söz kullanılıyormuş. Eski Türkçede böyle bir söz geçiyor mu?

Ayrıca yöndem, yol-yöndem sözü. Bizim yörede sık kullanılır, Türkiye Türkçesindeki yöntem sözüyle bir söz. Üsul anlamında = yol-yöndemini bilen, işin üsulunu bilen. Bazı yerlerde "yöntem" sözde "uydurma" diye bahsedilmiş, alakası yok.

Bir de gün/güneş ile olan ilgili sözlerimiz:

Gün = Güneş (güneşe gün diyoruz)
Günever/güneverlik= Güneşli
Güney = Güneşin günün ilk saatlerinde yer yüzüne vurduğu yer. Güneşe doğru olan, bakan yer.
Günbatan - Batı (Gerb), coğrafi yön.
Günçıxan/gündoğan - Doğu (Şark), coğrafi yön.

Gün sözü ile güzel bir tekerleme var. :)

Eziziyem günde men,
Kölgede sen, günde men (güneşte).
Qurban ilde (yılda) bir olar,
Sene (sana) qurban günde (her gün) men.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 07 Ara 2016, 22:41 
Çevrimdışı
Yeni Üye

Kayıt: 07 Tem 2016, 12:25
Mesajlar: 13
Konum: ankara
Yaş: 40
Ülgü şehir adı, Bayan Ülgi Moğolistanda Kazakların yoğun yaşadığı bir şehir. ama örnek kırgızca da örnek, ama sesli uyumuna uymadaki muhafazarklıkları burada da görülür örnök olarak kullanılıyor, misal de aynen var. ülgi büyük demek aklımda kaldığı kadarıyla. günçıhan na benzer bir söz doğu için kullanılıyor, doğu: çıkış, batı:batış. Kuzey: Tündük(tünaydın sözündeki tün sözü akşam yani karanlık gibi), güney: tüştük. uydurma bahsini sürenlerin kendileri uydurma çoğu kez, meşhur otobüs kelimesi için çok oturgaçlı götürgeç kelimsei vardır ya, oradaki oturgaç, oturguç olarak koltuk sandalye manasında var, yine ülke, örnek vb pek çok kelime.

_________________
Tanrı Türk'ü Korusun


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 08 Ara 2016, 04:32 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Alıntı:
Değerli hocam, yoğunluktan dolayı ilgilenemedim. Göğüsman oldukça güzel olmuş. Yaptığınız detaylı çalışma için teşekkür ediyorum. İzninizle "göğüsman" konusunda yapmış olduğunu değerli çalışmaları sosyal medya hesaplarında sizi kaynak göstererek paylaşmak ve kullanımını arttırmak isterim.
Her zaman değerli ustam. Gece gündüz.

Gönlünce. Hiç sorun yoktur.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 08 Ara 2016, 05:22 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Alıntı:
Türkçe ile ilgili yazıları okudum ama bazı hususlara değinmeden edemeyeceğim. İlk olarak Türkçe tek bir lehçe, onun altında şive ve ağız olarak sıralanması mümkün olmayan bir dil. Ayrıca farklı iklim, farklı komşular ve tarihler yaşayan varyantlara da sahip olması onu daha da zor kılıyor. Bu da bizi bir fikir yürütmekte, genellemelere ulaşmak ve çözümler sunmak konusunda sıkıntıya düşürüyor. Hele biz Anadolu başta olmak üzere Batı Türklerinde farklı sorunlarda var. Türkçe de Afganistan Türklerinin deyimiyle 2 büyük grup var birincisi Cim li konuşan Türkler, ikincisi Y li konuşanlar. Yani kelimelerin başlarına J, C harfleri koyanlar ve bizim gibi Y ile başlayanlar. Biz Yağmur derken Kazak, Kırgız başta olmak üzerete pekçok Türkçe varyantta Jaamır, Jağmur diyor. Yine Ş sesi kullanmayanlar var, misal dombra şarkısındaki kara kıs auluma kelgende diyen nogaya, biz kara kış diyoruz vs.

Anadolu da bu ayırımlar karışmış, net değil. Bir kırgız büyük sesli uyumuna yüzde yüze yakın uyarken biz uyadabiliyoruz uymayadabiliyoruz. Bazı kelimeler üzerinden Türkiye Türkçesi konusunda açılım getirmek biraz zor. Antalya gibi yoğun bir Türk Yerleşimine vatan olmuş ilimizde Belek ve Serik ilçelerinin adlarına bakın, Belek kazak ve kırgızca da halen çok kullanılan iki kelime birincisi hediye, ikincisi arkadaş, yoldaş. Serik kelimesi arapça kökenli, Şerik kelimesinin kazakçalaşmış hali, kazaklar Ş kullanmıyor. Biz Ş kullanıyoruz ama misal Tosbağa kelimiesinde kazak gibi telaffuz ediyoruz, halbuki kırgız özbek taşbağa diyor.

On kelimesi kazak ve kırgızlar için sağ ama yön belirten bir kelime ama özbeklerde yok misal, buradan kolay kelimesinin türetilmesine gelirsek kolay bu halklarda "onoy" ile karşılık bulurken, onay kelimesinin karşılığı bekituu bekitmek sağlamlaştırmak ile ifade edilir.

Jasamak kazak kırgız için yapmak ama fiilen fiziken yapması ifade etmek için kullanılır. yasa yaptı demek için miyzam kıldı ifadesi kullanılmaktadır. ancak özellikle kırgız kazak Türkçe varyantları bizim için büyük kaynak, uygurlarla beraber.
Bilgilerimiz doğrultusunda öz biçim açık biçimde y iledir. Diğerleri (bu bağlamda örneğin Kırgız) de y'li konuşuyordu, sonradan dönüştü. Bu bağlamda Kem [Yenisey] yazıtlarına bakabilirsiniz. Orada çok örneği var. Orkun ve diğerlerinde de hep y vardır. C/j olayı çok sonraki iş. İlginçtir; bugün Kem yazıtlarından yeni birkaç paylaşım yapasım geldi; ancak saatlerce giremedim bilgisayara, başımın etini yedi. Daha şimdi açmış bulunuyorum. Sonra yüklerim.

Dilde her zaman, zaman, mekan nedeniyle böylesi şeyler olur. Anlam genişlemeleri olur; diğer yandan başka bir bölük bir sözü bir anlamda kullanırken, diğer bir bölük ayrı bir anlamda kullanır. Bunun birebir örneklerini Kaşgarlı da verir. Yine, birçok sözün anlamdaşı var. Bir bölük örneğin aynı anlam için 'xz' sözünü kullanırken, diğer bir bölük 'yz' sözünü gelenekleştirmiş, sık kullanır hale gelmiştir. Onlar belek der, ki Kaşgarlı bunu beleğ (ilk e açık e; ''yeğen'' gibi) diye verir, biz armağan deriz. Aynı biçimde Divan'da geçer; yarmağan olarak da geçer. Sözbaşı y'nin düştüğü çok söz vardır. Türlü türlü olgular var. Bizde kimi sorunlar yok değil; ama bunun, çalıştıkça, gördükçe, öğrendikçe, o kadar da ''aşırı'' olmadığını gördüm, diyebilirim sanırım. Levent ustam Çıvaşçanın o kadar değişik ve karmaşık olduğundan söz eder ki, Moğolca'nın bile yapı olarak daha yakın olduğunu dile getirir.

Ş konusu:

Ş Türkçede olağan bir sestir; ama söz içinde. Sözbaşında pek görülmüyor gibi. Birkaç örnek var ama onların Türkçe olmadıkları söyleniyor. Şad unvanı gibi; Orkun'da çok sık geçer. Yine değişkeler vardır: şabuk <-> çabuk gibi. Yani bunlar o kadar da ''büyük'' şeyler değil. Türkçede esasında v [w; v diye yazsak da w diye sözceleriz] sesi yoktur; b'dir o. Ama zamanla dönüşüm gerçekleşmiş ağızda ve Türkçeye dahil olmuş. çabış <-> çawuş.

Jasa-(mak) ise Moğolca olduğu bildirilen casa- eyleminden geliyor. ''düzenlemektir'' anlamı. Buradan anlam genişlemesiyle ''hakem''i dahi (yasavul; güreşlerde hakem anlamında da kullanılmıştır) anlatır olmuştur. Biz yasa- diyoruz. Bu yasa- eylemi konusunda benim kesin olmamakla başka türlü olduğuna dair sezilerim var; ama şurası kesin, Türkçesi tüz- eylemidir. Bugün tüzük, düzen vd. gibi sözlerimiz bu kök sözden/eylemden gelir.

Ayrıca, on, her zaman ''on [10]''. ön, daha doğrusu öŋ ise ön/öŋ. öŋre: önde, yani ''doğu''; Orkun. öŋdün: önde, ileride. Oysa Sarı Uygurlar bugün buna resmen undun der. Unutmayın, Oğuzların kim olduğunu anlarsak, kimi şeyler daha kolay olacaktır. Yani, şunu demeye çalışıyorum. Onlar her zaman [gelenek/kural doğrultusunda] doğru değil. Çoğu kimsede sanki bu anlayışı görüyor gibiyim; sizi tenzih ederim. Genel konuşuyorum. Dilde değişiklikler, değişmeler, dönüşümler, anlam kötüleşmeleri, genişlemeleri, kaymaları olur.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 08 Ara 2016, 05:53 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Alıntı:
Bizim yöremizde kullandığımız güzel bir söz var, ülgü: örnek, misal. Kırgız Türkçesinde de bu söz kullanılıyormuş. Eski Türkçede böyle bir söz geçiyor mu?

Ayrıca yöndem, yol-yöndem sözü. Bizim yörede sık kullanılır, Türkiye Türkçesindeki yöntem sözüyle bir söz. Üsul anlamında = yol-yöndemini bilen, işin üsulunu bilen. Bazı yerlerde "yöntem" sözde "uydurma" diye bahsedilmiş, alakası yok.

Bir de gün/güneş ile olan ilgili sözlerimiz:

Gün = Güneş (güneşe gün diyoruz)
Günever/güneverlik= Güneşli
Güney = Güneşin günün ilk saatlerinde yer yüzüne vurduğu yer. Güneşe doğru olan, bakan yer.
Günbatan - Batı (Gerb), coğrafi yön.
Günçıxan/gündoğan - Doğu (Şark), coğrafi yön.

Gün sözü ile güzel bir tekerleme var. :)

Eziziyem günde men,
Kölgede sen, günde men (güneşte).
Qurban ilde (yılda) bir olar,
Sene (sana) qurban günde (her gün) men.
Kaşgarlı ülgü sözünü ''tedbir, önlem'' diye veriyor. Yeni gelen ve şu an dayanamayıp yanı sıra incelediğim Özlem Ayazlı'nın Eski Uygurca Din Dışı Metinlerin Karşılaştırmalı Söz Varlığı çalışmasında ise aynı söz ''ölçü, kantar'' olarak verilmiş. Nitekim sözün kök sözüne/eylemine bakarsak, nereden çıktığı bayağı belirginleşir: ül-; üleşmek, bölüşmek, paylaşmak. Ülkü sözü de buradan gelir: Herkesin, toplumun, ulusun üleştiği ortak bir düşünce, amaç, hedef. Çok güzel getirilmiş; çok severim bu sözü.

Ülüş'ten, hisse'den, pay'dan yola çıkarak, bir şeyleri bölmek, ayrı ayrı hale getirmek ve belirlemek: ölçmek. Kaşgarlı'da belli ki anlam genişlemesi/ayrı bir düşünceden bir olguyu getirme/anlatma var.

Yazar, sözün aynı biçimiyle ''örnek, model'' anlamında Güney Sibirya Türk dillerinde yaşadığını söylüyor. Örneğin Altayca, Hakasça. Sizler çok güzel korumuşsunuz Yalquzaq karındaşım. Bir de bir balgat sözü de vardı sizde yanılmıyorsam. Balık/balgas(un); şehir anlamındaki söz ile ilgili. Buradaki bal-, bildiğimiz balçık sözünde görülen bal- ile aynı olan olsa gerek.

Yöntem sözü çok güzeldir. Yol yöntem; yol yordam gibi. Bu yor-, aslen yör-: yörüğ: açıklama, tefsir, yorumlama, yorma. yorı-'nın yürü- olması gibi, o da tersine dönmüş gibi. ''Yön'' açık, -dem ise erdem sözünde gördüğümüz ek. Geçen bunun ne anlama gelebileceği konusunda güzel bir örneğe denk geldim: teŋridem. Tanrısal. -sal eki, ki bu Türkçe değil bildiğim kadarıyla, anlamı veriyor. Böylece erdem sözü de, erlik gibi, er(-lik) ile ilgili olan, anlamına gelir. Yöndem/yöntem de, yön bulma sanatı/bilgisi. Yordam; yorma/anlama bilgisi/yöntemi = usûl.

Bizimkiler de (güneşte) kurutmak anlamında ''günlemek'' derler. Aynı dedemi bir tavuğun çalının altına girdiğinde ondan için ''tünledi'' dediği gibi. tün ''gece'' demektir. Kısaca ''büründü, üstünü kapattı, gizlendi, korundu'' anlamıyla bu sözde yaşıyor (imiş).

kün ise ''güneş'', evet. Güneşle ilgili olduğu ve özdeştiği için, kün'e de ''kün'' (gün) denmiş. Yine küneş de bir yerde geçiyordu; ama Divan'da şimdi bulamadım, başka yerde denk gelmişim demek. Sanki gün(e) eş / gün(ün) eşi: Gün ile birlikte doğan, onun eşi [yoldaşı; sözü genelde arkadaş, dost, yoldaş diye veriliyor] olan; anlamı verilmiş.

Hasıl-ı kelâm; yok böyle güzel bir dil. Tüm dünya kurban olsun diyorum. Var mı arttıran?


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 08 Ara 2016, 06:04 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Alıntı:
Ülgü şehir adı, Bayan Ülgi Moğolistanda Kazakların yoğun yaşadığı bir şehir. ama örnek kırgızca da örnek, ama sesli uyumuna uymadaki muhafazarklıkları burada da görülür örnök olarak kullanılıyor, misal de aynen var. ülgi büyük demek aklımda kaldığı kadarıyla. günçıhan na benzer bir söz doğu için kullanılıyor, doğu: çıkış, batı:batış. Kuzey: Tündük(tünaydın sözündeki tün sözü akşam yani karanlık gibi), güney: tüştük. uydurma bahsini sürenlerin kendileri uydurma çoğu kez, meşhur otobüs kelimesi için çok oturgaçlı götürgeç kelimsei vardır ya, oradaki oturgaç, oturguç olarak koltuk sandalye manasında var, yine ülke, örnek vb pek çok kelime.
Alıntı:
Alıntı:
Türkçe ile ilgili yazıları okudum ama bazı hususlara değinmeden edemeyeceğim. İlk olarak Türkçe tek bir lehçe, onun altında şive ve ağız olarak sıralanması mümkün olmayan bir dil. Ayrıca farklı iklim, farklı komşular ve tarihler yaşayan varyantlara da sahip olması onu daha da zor kılıyor. Bu da bizi bir fikir yürütmekte, genellemelere ulaşmak ve çözümler sunmak konusunda sıkıntıya düşürüyor. Hele biz Anadolu başta olmak üzere Batı Türklerinde farklı sorunlarda var. Türkçe de Afganistan Türklerinin deyimiyle 2 büyük grup var birincisi Cim li konuşan Türkler, ikincisi Y li konuşanlar. Yani kelimelerin başlarına J, C harfleri koyanlar ve bizim gibi Y ile başlayanlar. Biz Yağmur derken Kazak, Kırgız başta olmak üzerete pekçok Türkçe varyantta Jaamır, Jağmur diyor. Yine Ş sesi kullanmayanlar var, misal dombra şarkısındaki kara kıs auluma kelgende diyen nogaya, biz kara kış diyoruz vs.

Anadolu da bu ayırımlar karışmış, net değil. Bir kırgız büyük sesli uyumuna yüzde yüze yakın uyarken biz uyadabiliyoruz uymayadabiliyoruz. Bazı kelimeler üzerinden Türkiye Türkçesi konusunda açılım getirmek biraz zor. Antalya gibi yoğun bir Türk Yerleşimine vatan olmuş ilimizde Belek ve Serik ilçelerinin adlarına bakın, Belek kazak ve kırgızca da halen çok kullanılan iki kelime birincisi hediye, ikincisi arkadaş, yoldaş. Serik kelimesi arapça kökenli, Şerik kelimesinin kazakçalaşmış hali, kazaklar Ş kullanmıyor. Biz Ş kullanıyoruz ama misal Tosbağa kelimiesinde kazak gibi telaffuz ediyoruz, halbuki kırgız özbek taşbağa diyor.

On kelimesi kazak ve kırgızlar için sağ ama yön belirten bir kelime ama özbeklerde yok misal, buradan kolay kelimesinin türetilmesine gelirsek kolay bu halklarda "onoy" ile karşılık bulurken, onay kelimesinin karşılığı bekituu bekitmek sağlamlaştırmak ile ifade edilir.

Jasamak kazak kırgız için yapmak ama fiilen fiziken yapması ifade etmek için kullanılır. yasa yaptı demek için miyzam kıldı ifadesi kullanılmaktadır. ancak özellikle kırgız kazak Türkçe varyantları bizim için büyük kaynak, uygurlarla beraber.
Bilgilerimiz doğrultusunda öz biçim açık biçimde y iledir. Diğerleri (bu bağlamda örneğin Kırgız) de y'li konuşuyordu, sonradan dönüştü. Bu bağlamda Kem [Yenisey] yazıtlarına bakabilirsiniz. Orada çok örneği var. Orkun ve diğerlerinde de hep y vardır. C/j olayı çok sonraki iş. İlginçtir; bugün Kem yazıtlarından yeni birkaç paylaşım yapasım geldi; ancak saatlerce giremedim bilgisayara, başımın etini yedi. Daha şimdi açmış bulunuyorum. Sonra yüklerim.

Dilde her zaman, zaman, mekan nedeniyle böylesi şeyler olur. Anlam genişlemeleri olur; diğer yandan başka bir bölük bir sözü bir anlamda kullanırken, diğer bir bölük ayrı bir anlamda kullanır. Bunun birebir örneklerini Kaşgarlı da verir. Yine, birçok sözün anlamdaşı var. Bir bölük örneğin aynı anlam için 'xz' sözünü kullanırken, diğer bir bölük 'yz' sözünü gelenekleştirmiş, sık kullanır hale gelmiştir. Onlar belek der, ki Kaşgarlı bunu beleğ (ilk e açık e; ''yeğen'' gibi) diye verir, biz armağan deriz. Aynı biçimde Divan'da geçer; yarmağan olarak da geçer. Sözbaşı y'nin düştüğü çok söz vardır. Türlü türlü olgular var. Bizde kimi sorunlar yok değil; ama bunun, çalıştıkça, gördükçe, öğrendikçe, o kadar da ''aşırı'' olmadığını gördüm, diyebilirim sanırım. Levent ustam Çıvaşçanın o kadar değişik ve karmaşık olduğundan söz eder ki, Moğolca'nın bile yapı olarak daha yakın olduğunu dile getirir.

Ş konusu:

Ş Türkçede olağan bir sestir; ama söz içinde. Sözbaşında pek görülmüyor gibi. Birkaç örnek var ama onların Türkçe olmadıkları söyleniyor. Şad unvanı gibi; Orkun'da çok sık geçer. Yine değişkeler vardır: şabuk <-> çabuk gibi. Yani bunlar o kadar da ''büyük'' şeyler değil. Türkçede esasında v [w; v diye yazsak da w diye sözceleriz] sesi yoktur; b'dir o. Ama zamanla dönüşüm gerçekleşmiş ağızda ve Türkçeye dahil olmuş. çabış <-> çawuş.

Jasa-(mak) ise Moğolca olduğu bildirilen casa- eyleminden geliyor. ''düzenlemektir'' anlamı. Buradan anlam genişlemesiyle ''hakem''i dahi (yasavul; güreşlerde hakem anlamında da kullanılmıştır) anlatır olmuştur. Biz yasa- diyoruz. Bu yasa- eylemi konusunda benim kesin olmamakla başka türlü olduğuna dair sezilerim var; ama şurası kesin, Türkçesi tüz- eylemidir. Bugün tüzük, düzen vd. gibi sözlerimiz bu kök sözden/eylemden gelir.

Ayrıca, on, her zaman ''on [10]''. ön, daha doğrusu öŋ ise ön/öŋ. öŋre: önde, yani ''doğu''; Orkun. öŋdün: önde, ileride. Oysa Sarı Uygurlar bugün buna resmen undun der. Unutmayın, Oğuzların kim olduğunu anlarsak, kimi şeyler daha kolay olacaktır. Yani, şunu demeye çalışıyorum. Onlar her zaman [gelenek/kural doğrultusunda] doğru değil. Çoğu kimsede sanki bu anlayışı görüyor gibiyim; sizi tenzih ederim. Genel konuşuyorum. Dilde değişiklikler, değişmeler, dönüşümler, anlam kötüleşmeleri, genişlemeleri, kaymaları olur.
Alıntı:
Alıntı:
Bizim yöremizde kullandığımız güzel bir söz var, ülgü: örnek, misal. Kırgız Türkçesinde de bu söz kullanılıyormuş. Eski Türkçede böyle bir söz geçiyor mu?

Ayrıca yöndem, yol-yöndem sözü. Bizim yörede sık kullanılır, Türkiye Türkçesindeki yöntem sözüyle bir söz. Üsul anlamında = yol-yöndemini bilen, işin üsulunu bilen. Bazı yerlerde "yöntem" sözde "uydurma" diye bahsedilmiş, alakası yok.

Bir de gün/güneş ile olan ilgili sözlerimiz:

Gün = Güneş (güneşe gün diyoruz)
Günever/güneverlik= Güneşli
Güney = Güneşin günün ilk saatlerinde yer yüzüne vurduğu yer. Güneşe doğru olan, bakan yer.
Günbatan - Batı (Gerb), coğrafi yön.
Günçıxan/gündoğan - Doğu (Şark), coğrafi yön.

Gün sözü ile güzel bir tekerleme var. :)

Eziziyem günde men,
Kölgede sen, günde men (güneşte).
Qurban ilde (yılda) bir olar,
Sene (sana) qurban günde (her gün) men.
Kaşgarlı ülgü sözünü ''tedbir, önlem'' diye veriyor. Yeni gelen ve şu an dayanamayıp yanı sıra incelediğim Özlem Ayazlı'nın Eski Uygurca Din Dışı Metinlerin Karşılaştırmalı Söz Varlığı çalışmasında ise aynı söz ''ölçü, kantar'' olarak verilmiş. Nitekim sözün kök sözüne/eylemine bakarsak, nereden çıktığı bayağı belirginleşir: ül-; üleşmek, bölüşmek, paylaşmak. Ülkü sözü de buradan gelir: Herkesin, toplumun, ulusun üleştiği ortak bir düşünce, amaç, hedef. Çok güzel getirilmiş; çok severim bu sözü.

Ülüş'ten, hisse'den, pay'dan yola çıkarak, bir şeyleri bölmek, ayrı ayrı hale getirmek ve belirlemek: ölçmek. Kaşgarlı'da belli ki anlam genişlemesi/ayrı bir düşünceden bir olguyu getirme/anlatma var.

Yazar, sözün aynı biçimiyle ''örnek, model'' anlamında Güney Sibirya Türk dillerinde yaşadığını söylüyor. Örneğin Altayca, Hakasça. Sizler çok güzel korumuşsunuz Yalquzaq karındaşım. Bir de bir balgat sözü de vardı sizde yanılmıyorsam. Balık/balgas(un); şehir anlamındaki söz ile ilgili. Buradaki bal-, bildiğimiz balçık sözünde görülen bal- ile aynı olan olsa gerek.

Yöntem sözü çok güzeldir. Yol yöntem; yol yordam gibi. Bu yor-, aslen yör-: yörüğ: açıklama, tefsir, yorumlama, yorma. yorı-'nın yürü- olması gibi, o da tersine dönmüş gibi. ''Yön'' açık, -dem ise erdem sözünde gördüğümüz ek. Geçen bunun ne anlama gelebileceği konusunda güzel bir örneğe denk geldim: teŋridem. Tanrısal. -sal eki, ki bu Türkçe değil bildiğim kadarıyla, anlamı veriyor. Böylece erdem sözü de, erlik gibi, er(-lik) ile ilgili olan, anlamına gelir. Yöndem/yöntem de, yön bulma sanatı/bilgisi. Yordam; yorma/anlama bilgisi/yöntemi = usûl.

Bizimkiler de (güneşte) kurutmak anlamında ''günlemek'' derler. Aynı dedemi bir tavuğun çalının altına girdiğinde ondan için ''tünledi'' dediği gibi. tün ''gece'' demektir. Kısaca ''büründü, üstünü kapattı, gizlendi, korundu'' anlamıyla bu sözde yaşıyor (imiş).

kün ise ''güneş'', evet. Güneşle ilgili olduğu ve özdeştiği için, kün'e de ''kün'' (gün) denmiş. Yine küneş de bir yerde geçiyordu; ama Divan'da şimdi bulamadım, başka yerde denk gelmişim demek. Sanki gün(e) eş / gün(ün) eşi: Gün ile birlikte doğan, onun eşi [yoldaşı; sözü genelde arkadaş, dost, yoldaş diye veriliyor] olan; anlamı verilmiş.

Hasıl-ı kelâm; yok böyle güzel bir dil. Tüm dünya kurban olsun diyorum. Var mı arttıran?
1) törö değil; törü. Dediğiniz, yalnızca Kırgızlar'da vardır. ayçörük demezler, ayçörök derler.

2) ''Misal'' sözü Türkçe değil.

3) ülke sözü okuma doğruysa Kem yazıtlarında geçiyor. Gördüğümde çok sevinmiştim. ''Ülkü'' gibi, toplumun, ulusun üleşip birlikte yaşadığı yer/toprak, anlamında olsa gerek. Ne güzel söz.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 08 Ara 2016, 07:42 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 03 Ara 2012, 22:28
Mesajlar: 2176
Yaş:
Açıklama için çok sağ olun.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 08 Ara 2016, 08:34 
Çevrimdışı
Yeni Üye

Kayıt: 07 Tem 2016, 12:25
Mesajlar: 13
Konum: ankara
Yaş: 40
Misal örneğini verirken, bu sözün Türkçe olmadığını elbette biliyordum. Ancak, bu söz artık Türkçeleşmiş bir söz sizin yasa sözünün moğolca dan geçmiş olması gibi. Y/C meselesinde esas bize yani Oğuz varyantını kullananlar açısından elbette doğrudur. Ancak, J li konuşma alanı da çok geniş unutmamak lazım. Hangisi sonradan gelişti bilmiyorum ama Kırgızların baştan beri kullanmadıklarını yeni duydum. Kırgızlar yenisey de demiyorlar janısay da. enesey diyorlar, ana su.

_________________
Tanrı Türk'ü Korusun


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 09 Ara 2016, 00:47 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Alıntı:
Açıklama için çok sağ olun.
Her zaman karındaşım.

balgat sözü üzerine dediğim doğru mudur? Sanırım kaynadı.
Alıntı:
Misal örneğini verirken, bu sözün Türkçe olmadığını elbette biliyordum. Ancak, bu söz artık Türkçeleşmiş bir söz sizin yasa sözünün moğolca dan geçmiş olması gibi. Y/C meselesinde esas bize yani Oğuz varyantını kullananlar açısından elbette doğrudur. Ancak, J li konuşma alanı da çok geniş unutmamak lazım. Hangisi sonradan gelişti bilmiyorum ama Kırgızların baştan beri kullanmadıklarını yeni duydum. Kırgızlar yenisey de demiyorlar janısay da. enesey diyorlar, ana su.
Elbet, doğru, ancak üzerinde konuştuğumuz eksen Türkçe sözlerin yapıları olduğu için/olunca verdiğiniz o örnek sıra dışı göründü, ondan belirttim.

Kazaklar; Oğuzlar, Kıpçaklar ve bir üçüncü(?) bölüğün birleşmesi sonucu ortaya çıkmış imişler. Kırgızlar ise, her zaman Kırgız idi, bu adı kullanıyorlardı. Dolayısıyla yukarıdaki bilgiler ışığında, buradaki olay esasında, tür [varyant] konusu gibi görünmüyor. Bugünün gözeneğinden bakacak olursak değişik lehçeden söz etmek bu bağlamımızda olası ve de gerçek, evet, ancak olaya özden bakacaksak, ki gittiğimiz eksen daha çok bu, en eski, yani Türkçe'nin ilk izlerini sürebildğimiz [buna literatürde bu yüzden klasik denir] kaynaklarda hep y vardır, bu ortaktır ve bu yüzden birbirinden tamamen bağımsız, ayrık olgulardan söz etmek olası değil. Orkun döneminde herkese -tüm kesimlere- hitaben kullanılan dil, sonra Uygurların da bu ortak/herkesin bildiği/anladığı belirtilen dille aynı olup yazıtaşlarını -Tes, Tariat, Moyun Çor gibi- aynı amaç doğrultusunda bu dille diktirdikleri kaynaklarda belirtilir. Ondan önce ise, örneğin bizzat Kırgızlar'ın diktiği taşlarda da [Kem] zaten y var ve bu taşlar M.S. 5. yüzyıla kadar tarihleniyor. Türkçede zaten c sesi yoktur. Buradan bunun sonraki bir dönüşüm olduğu da anlaşılıyor. Aynı w gibi. Bu yüzden zaten casa- bizde yasa- olmuştur. Aynı Türkçenin t'sinin Moğolcada ç olması gibi.

Kıpçak kesiminin usul usul, yavaşdan yavaşdan c/j'ye kaydıkları ve bu sürecin anlaşılan daha o çağlarda -verilen az örnekler nedeniyle- devam ettiğini Divan'dan da anlamak mümkün. Hatta kendisi Oğuz'dan da söz etmektedir. Anlaşılan o ki sınırlı Oğuz öbekleri de benzer dönüşümler geçirmiş. Çok az j örneği de vardır, ama söz başı değil, içi. Bu ise geneldir ve bu örneklerde ben pek kısıtlama [lehçe] görmedim. Örneğin ajun (bugün ''acun'' denilen) sözü. Türkçe değil, Soğdçadır. ''Dünya'' demek. Ve yine bu ses de Türkçede yoktur.

Resim


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 09 Ara 2016, 01:42 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Alıntı:
Türklerde genelde fiiller Tek hecelidir. Bunun sebebi de çabuk, kolay söylenmesi ve net bir şekilde anlaşılmasıdır.
Savaş sırasında tek hece ile anında emir verip, uygulanır. Çok kesin, birbirleriyle karıştırılmayacak tek heceli (bazen iki, bazen üç, bazen dört harften müteşekkil kelimeler)
örneğin;
gel, git, yat, kalk, çöm, çök, ön, ard, üst, alt, vur, kır, öl, tut, sal, at, kaç, yan, sağ, sol, dön, döv, kaz, iç, kus vb... bir de isimleri yazmaya kalksak sayfalarca olur.

Türkçede bazı söcüklerin bir harf eklenerek başka bir sözcük türedildiğini görüyorum. Yakın anlamları var. Belki de bana öyle geliyordur, ama iki örnek yazayım. O zaman daha iyi anlatabilirim.

ÖL - Ç ÖL
OL - B OL
çöl, ölümü anlatmak için güzel bir benzetme. Ölümün başına Ç koymuşlar Ç-ÖL olmuş. yani bana öyle geliyor.
Ol, sözü de benzer. Varlık olarak maddi olarak bulunan, başına B koymuşlar B-OL olmuş yani çok fazla olan...
bilmiyorum belki de ben yanlış düşünüyor olabilir. Ayrıca buna uygun başka kelime var mı onu da araştırmak gerek.
İşte, çevikliğimizin ve gücümüz ile erkimizin nedeni. Ya da, tersi ve böylece dilimize yanısması. Velhasıl, her türlüsü. Çünkü her şey birbiriyle bitişik, iç içedir, bağlıdır. Aynen bu yüzden geçenlerde Kaşgarlı'dan bir açıklama aktarırken söz konusu gönderimin içindeki söze -bir giridisi idi yanılmıyorsam- ekleme yapıp özellikle dikkat çekmiş ve ''Bunun üzerine düşünün.'' demiştim. Teşekkür ederim koldaşım. Çok doğru bir tespit sunmuşsun. Ve bu olaya olguya ben bayılıyorum. Adam ''şak'' diyor, dünya dağılıyor. ''Yap'' diyor, ortalık toz duman oluyor. Çin kaynaklarında -Çin Şu adlı bir kaynak- geçen ve Hun döneminden olduğunu bildiğimiz elimizdeki tek dil verisi olan şöyle bir söz, tümce verilir -çözümlenmiş haliyle (kaynağım Talat Tekin; Hunların Dili, Doruk Yayınları)-:

süğiti tılıkaŋ bugukgı tutaŋ!

Süyü düzenleyip çıkın[!] (ve) Buguk'u tutun [yakalayın]!

= Ordu. ordu ise ''karargâh, kağan otağı, kağan konağı (saray)'' gibi anlamlara denk gelir.

Buguk burada bir önder, başçı. ''Onun başladığı çerilerin/sünün ardına düşün ve Buguk'u bana getirin!'', deniyor.

Son söylediklerine ise gülümsedim. Hoşuma gitti. (: Olabilir. Kim bilir? Çok güzel düşünceler.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 09 Ara 2016, 01:55 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Çıkardıkları ilk dizi çalışmasının tanıtımı.



Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 09 Ara 2016, 02:43 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Anlaşılır, olması gerektiği biçimde çevireceğim. E44 sayılı, bölgeden hareketle Kızıl Çiraa 2 adlandırılan yazıt. Doğru düzgün ve müteveffanın anısına hürmeten:

Küliğ Toğan Yazıtı.

alp kolım : erdem : yürekim : esiz e : ayıta
kadır yağıda : yağıçı ben : teziğ keyikde alp ben : teŋri ilimke tusum : tokuz er ölürtim
adırıltım :
ilim : kanım : esiz e bökmedim : kün ay : esiz : ayıta
kadaşım : kinim e : ayıta : adırıltım esizim e : yüz kömül bodunum : ayıta
er erdemiminde eğsüküm yok : kırk yaşımda adırıltım
arslan küliğ tiriğ oğlı ben : küliğ toğan ben

Alp olan, muktedir olan kollarım, ellerim; erdemim, yüreğim; ne acı, ne yazık!
Kadır(1) yağıda(2) sert, çetin ve yıldırıcı savaşçıy(d)ım. Uyanık, çokça tezen, kaçan vahşi diri avında(3) pek zorluydum (bana dayanamıyorlardı). Tanrısal, kutsal ilime, ülkeme yararım ise (savaşlarda çarpışıp) dokuz er öldürdüğümdür.
(Şimdi ise... herşeyden, bu yazıtı ey okuyan!, hepinizden) ayrıldım (uçup gittim, öldüm)!
İlim, ülkem; Han'ım, ne yazık, (sizlere) doymadım. Gökte güneşe ve aya (doymadım), ne acı, ne keder!
Akrabalarım, hısımlarım, vah! Ne üzüntü! (Sizlerden) ayrıldım, ne dayanılmaz acı! Yüz Kömül(4) halkım, bodunum; ne keder!
Er erdemimde geri kalmadım, (gerekenleri yaptım, yılmadım); kırk yaşımda (bu yaşamdan) geçtim, ayrıldım.
Arslan Küliğ Tiriğ oğlu Küliğ Toğan ben.

~

(1) katığ [katı] gibi bir söz. kadırkan diye bir yer adı vardır.
(2) Düşman. Atsız çalışmalarında ''çeri'' sözü gibi çok sık kullanmıştır. Okuyanlar bilir.
(3) keyik [geyik] sözü vahşi dirileri anlatır. keyik kişi: İlkel, vahşi, geri adam. keylik: Vahşi adam; bir o yana, bir bu yana dönen, deliymiş, yabaniymiş gibi salakça hareket eden kişi de böyle adlandırılır. Kaşgarlı, bu sözün geyik ailesine üye ya da eti yenebilir av dirilerini anlatır hale geldiğini söyler. Ta o zamanlarda demek ki göçürümünü, dönüşümünü yaşamış. Buradaysa bars, irbiş gibi güçlü, vahşi dirileri anlatıyor olsa gerek.
(4) Topluluk/boy adı. Orkun yazıtlarında geçen üç korıkan adı gibi.

*

@paramiliter koldaşım:

Bu Sarmat olayı beni bazen düşündürmüyor değil. Bir iki örnek bir şey ifade etmez, ama birkaç tane olunca, bu Sarmat olayını da her yönüyle onayacaksak, örneğin bu kin sözü de bir ilginç durur. İngilizlerde aynı bu söz bu anlamda var ve kökenlerini bilmiyorlarmış. Aynı kid ''çocuk'' gibi. Hey gidi hey deriz, daha hâla bugün örneğin. ''Keçi yavrusu/balası'' anlamına geliyor imiş. Tam bilmiyorum ama. Bilen varsa, köyünde, yöresinde kullanıldığını işiten, işitmiş olan var ise yazarsa çok sevinirim. Yine elik sözü birçok toplumda var. Almanlar ''Elch'' der.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 09 Ara 2016, 04:25 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Hey gidi hey!

Ahanda buldum. :)

Resim

Resim

Ayrıca.

Herkesin okumasını istirham ediyorum.

Resim

Resim

Resim

Resim

Resim

Resim

Burada kasıt yazılı gelenektir. Arap yazısı -ki bu yazı da Arapların öz yazısı değildir, uyarlamadır- Türk dilinin özelliklerini yansıtamaz; nitekim başından beri bu bir sıkıntıydı. Düşünülenin aksine bu geleneği başlatan Türk Hakanlığı [Karahanlı; ad, yalnızca Rusların yakıştırması] olmuştur. Selçuklu bunu izlemiş, Osmanlı da bunu sürdürmüştür. Her ne kadar böyle olsa da, bin yıl boyunca kullanılıp benimsenmiş, uyarlanmış ve geliştirilmiş bir yazı geleneği söz konusu idi. Öyle ya da böyle; bunun terkinin hiçbir sorun ya da eksikliğe neden olmadığını düşünmek gerçek dışıdır.

Resim

Resim

Resim

Resim

Resim

Bu da ek olsun :lol:

Resim


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 09 Ara 2016, 04:40 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Yaprağın birinde geçen başarat üzerine:

baş-ar-at.

Baş. Baş-ar(-mak). Başar-at. Başarat. Beceri, zafer, yetenek, kazanç.

Yap-ıt gibi. Yapıt.

Gerçekten çok güzel söz. ''Basiret''in bozulmuş biçimi imiş... hey gidi hey!


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 09 Ara 2016, 17:33 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Alıntı:
Askerde bu komandoların göreve çıkması gibi bir durumda tugaydaki komandoların göreve çıkmadan önce şaadet şerbeti içme törenlerini görmüştüm.
Bayağı bayağı lohusa şerbetine benzer şerbet içiyorlar tugay içtiması gibi bir tören ile sırayla. TSK leri geleneğinde böyle bir ritüel var ama adı var kendi pek bilinmiyor bence
Bir dahada hiç ne gördüm ne duydum o töreni
Başka gören duyan var mı aramızda merak ettim.
Alıntı:
Bize kola getiriyorlardı kantinden:) İşin şakası bir yana böyle bir ritüel yok. Zaten "şehadet şerbeti içmek" bir deyim. Böyle bangır bangır müzikle de operasyona çıkılmaz zaten. Genelde geceleyin sessizce kamyonlara biner, aydınlatma kullanmadan birlikten ayrılırsın...
Alıntı:
Deyim tabi ki ilginç bulup ondan yazdım zaten. Şehitler için söylenen şahadet şerbetini içti olayını gördüm ben askerde onu diyorum. Bayağı bayağı sıraya geçip tören yapıp şerbet içtiler. Var yani böyle bir şey çok yaygın uygulaması yoksada. Muhtemelen komutanın insiyatifi ile yapıldı ama köklü bir geleneğe dayandığını düşünüyorum. İnternette baktım bayağı bulamadım
Bizim geleneğimiz ve dilimizde yemin etme uygulamasını ant içmek karşılar. ''Yemin'' sözü Arapçadır. ant içmek denilmesinin nedeni, söz yani ant [ant'a, sözleşmeye, ahit/akit'e bıçığ da denir; olguları biçmek/ayırmak ve gerçeğine ulaşmak ve buradan hareketle bu gerçeğe/verilen söze sadık kalmak. Hatice hocanın geçen bir sözünü paylaşmıştım Sohbet'te, okuyanlar anımsamışlardır.] verilirken tarafları adına söz veren iki kişinin kapdan bir içecek içmesidir. Bunun ne olduğunu tam olarak bilmiyorum; kımız da olabilir, bir tür içki de olabilir. Buna kan karıştırıldığı bilgiler arasında ve büyük olasılıkla da doğru. Hatta Türk yazısında nt sesi veren üsük [Türk yazı dizgesinin üyeleri; Kaşgarlı bunu ''üjük'' diye verir.] aynen böylesi bir çınıya [kap, kaçak; çanak. kap, özellikle su için kullanılan der Kaşgarlı.] benzer ve bu dairesel/yuvarlak imin betimlemenin iç kısmında bazen iki, bazen üç nokta var, ve bazen de daha da değişik biçimler vardır belleğim beni yanıltmıyorsa; çünkü üsüklerimizin türlü türlü biçimleri vardır. Kimi yerde aynı üsük, başka bir yerinkinden ayrık bir sesi karşılar. İşte bu noktalar da sıvının, içilen içkinin(1) içine akıtılan kan damlaları diye söylenir.

Kem yazıtının birinde geçen antlığ adaş deyimi de bu geleneğin bir yansıması olsa gerek diye düşünüyorum. Antlı adaş. adaş sözü arkadaş, yoldaş anlamlarına gelir. Günümüzde sankim(2) daha çok aynı adı taşıyanlar için kullanılıyor gibi duruyor; belki de kökünde böylesi bir anlam da vardır ya da iki yoldaş aynı adı/yolu izlemeleri, sahip olmaları nedeniyle de böyle adlandırılmış olabilir ancak böylesi bir durumda da sözün addaş olması gerekirdi. Belki de ikinci d düşmüş de olabilir ve anlam böylece de devam etmiştir. Bunun bir örneği ardaş sözüdür. Geçen uygun bir anlam dizisinde/silsilesinde kullandım ve böylece sanırım herkes ne demek istediğimi de anladı. Kutadgu Biliğ'de ardaş diye geçiyor; aslı ama artdaş'tır; aynı arka-daş gibi. Biraz garip kaçacaktır, sıkı durun, götdaş sözü de böyledir. Kaşgarlı köt sözünü hem kullandığımız anlamda hem de zaman ya da sıra bakımından daha sonra gelen anlamıyla verir. Bu bağlamda babaannem bu götdaş sözünü bugün hâla yoldaş arkadaş anlamında kullanır ve bunu, yazık, daha bu yıl öğrendim. Gurbet gerçekten çok kötü. Kısaca bu söz antlı adaş kan kardeşliğini anlatır. Herkesin kullandığı ve Türkçe sandığı ama yalnızca Moğol kaynaklarında denk geldiğimiz ve yapı olarak da ustamın demesi, benim de anladığım kadarıyla yad duran ''anda'' sözünün Türkçe karşılığıdır. Bu yüzden yerli yerince adaş sözünü sık kullanırım.

Dolayısıyla bu dediğiniz bu geleneğin günümüzde izdüşümü, yani yaşadığı anlamına gelir. Hele kim bu orduda ise, ne mutlu bize. Zaten şehadet şerbeti içmek deyimi de bu geleneğin, anlayışın ürünü ardılıdır sanıyorum.

Yine gök girsin kızıl çıksın deyimi de bu gelenekle ilgilidir. ''Eğer sözüme uymazsam bedenime/bana gök/kök [=mavi, yani gök demir = kılıç; benzetme/metafor] girsin, ve kızıl [kan('ım)] çıksın, akıp gitsin.''

*

(1) Söz tam anlamıyla içecek anlamındadır. Nasıl ''içki'' olmuştur ben de anlamam. ''İçki'' Türkçede bor ve bir takım başa sözlerle karşılanır.

(2) Bilinçli kullandım. ''Ki'' Farsça olduğu deniyor. Bunun Türkçesi kim. kim kim... Kim ki... Geçen kitaplar başlığında üleştiğim yaprakta görülen örnek sözlerde de göze çarpmıştır; orada da vardı. Bu yüzden bugün halen kimilerimiz 'demek ki' yerine demek-kim, ya da sankim [San [san-mak ya da say-(3)] ki bu iş böyle. / Sanki bu iş böyle.] diyor. Alevî bir arkadaşımdan bunu ilkin duymuştum ve o zamanlar hep aklıma takılırdı neden ardına m ekliyor, sankim diyor diye. Daha geçen dernekte bir koldaşımız demekkim dedi. Dikkat çekmek ve belirtebilmek için ben de burada kullandım. Yani bunu diyenler, böyle kullananlar daha doğru kullanımdalar.

(3) İkisi de aynı söz ve özgün biçim san'dır. san = sayı. San-(mak); bir şeyi bir bilgi/sanı nedeniyle öyle (düşündüğü/öngördüğü gibi) saymak. Kimi ad ve özellikle tarihî sanlarda [burada: unvan] bu yüzden san sözü ek görevindedir, ek olarak görülür. Tuğsan. Ağırlık yani say(/n)gı bildirir. Özellikle Türk Hakanlığı döneminde görülür. Güzeldir.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 09 Ara 2016, 20:48 
Çevrimdışı
Site Başkanı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 23 Tem 2012, 23:58
Mesajlar: 2215
Yaş:
Sayın Teke'nin başlatmış olduğu güzel konu ile forumda Türkler ve Tarihteki İzleri konusunda bir ana başlık eklemiş bulunuyorum. Katılımcılar da gelmeye başladı konuya. Bu alt başlıkta dilimizi daha iyi öğreneceğimizi düşünüyorum.

viewforum.php?f=104

Bu yaptığımız alt başlıkda büyük mesajları, ayrı konular açarak paylaşırsak hem arama hemde ilgili konunun sapmaması açısında daha yararlı olacaktır. Konumuz yeni forum başlığına taşınacaktır.
Saygılar...

_________________
Nişan olsun bize buyan,
Bozkurt olsun bize uran,
Demir kargı olsun orman,
Güneş tuğ olsun, gök kurıkan.
HUN Taktik


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 09 Ara 2016, 21:24 
Çevrimdışı
Uzaklaştırıldı

Kayıt: 09 Eki 2016, 07:33
Mesajlar: 329
Yaş: 34
Alıntı:
Bize kola getiriyorlardı kantinden:) İşin şakası bir yana böyle bir ritüel yok. Zaten "şehadet şerbeti içmek" bir deyim. Böyle bangır bangır müzikle de operasyona çıkılmaz zaten. Genelde geceleyin sessizce kamyonlara biner, aydınlatma kullanmadan birlikten ayrılırsın...
Yalan mı atıyoruz biz olmaz filan ne demek.
Bu tabur batıdan gelen komando taburlarından birisiydi. İstirahat etmeleri için bütün tabur bizim tugaya otobüslerle kamyonlarla malzemeleri ile geldi çadırlarını tugayın bir köşesine kurdular iki ay kadar kaldılar. Bir kere helikopterler geldi bunları aldı operasyona götürdü ertesi gün otobüsle geri gelmişlerdi onun dışında istirahat ettiler eğitim yaptılar dinlendiler yani. Gitmelerine yakında bu töreni yaptılar. Gece operasyon var şerbetleri içelim olayı değil yani. Tatil bitti göreve döneceğiz yakında gibi bir şeydi anlatabildim mi. Tugaydan artık ayrılacakları hafta yapılan bir şeydi.


En son metinsarıcali tarafından 10 Ara 2016, 20:02 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 10 Ara 2016, 02:01 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Alıntı:
Sayın Teke'nin başlatmış olduğu güzel konu ile forumda Türkler ve Tarihteki İzleri konusunda bir ana başlık eklemiş bulunuyorum. Katılımcılar da gelmeye başladı konuya. Bu alt başlıkta dilimizi daha iyi öğreneceğimizi düşünüyorum.

viewforum.php?f=104

Bu yaptığımız alt başlıkda büyük mesajları, ayrı konular açarak paylaşırsak hem arama hemde ilgili konunun sapmaması açısında daha yararlı olacaktır. Konumuz yeni forum başlığına taşınacaktır.
Saygılar...
Ellerinize bin sağlık ustam. Çok teşekkür ediyorum! Kutlu olsun!

Nice vatan evladına erişmemiz dileğiyle. Dilimiz, evimizin direğidir. O direği her koşulda sapasağlam ve dimdik tutmak en büyük vatan borcumuzdur. Millî bilincin oluşup pekişmesi konusunda üstüne yoktur.

Doruklara çıktım, dağlara tırmandım,
Yüreğim; hep yüceleri arzuladım,
Başım yüksekte, göklere ulaştım,
Dilime, düşüme Türk'çe kuşanıp.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 10 Ara 2016, 13:21 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 03 Ara 2012, 22:28
Mesajlar: 2176
Yaş:
Alıntı:
balgat sözü üzerine dediğim doğru mudur? Sanırım kaynadı.
[/quote]

Bu sözü işitmişliğim yok açıkcası.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 11 Ara 2016, 02:07 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Iğdırlı, Azerbaycan kökenli bir Türkten işitmiştim; belleğim doğru diyorsa ''mahalle'' gibi bir anlamdaydı. Çok sevinmiştim gerçekten. Belki belirli bölgelerde vardır, aynı kimi söz ve deyimlerin Türkiye'de de yalnızca kimi yörelere kısıtlı olduğu gibi; ne yazık ki.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 11 Ara 2016, 18:52 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Alıntı:
Alıntı:
Yakın zamanda İstiklal Caddesine çıkanınız oldu mu? Ben dün gece saldırıdan 30 dakika önce oradaydım. İstiklal Caddesi hıncahınç doluydu. Tünel-Taksim arası çift yönlü bir insan seli vardı. Bu insan selini oluşturanların %80'i, Ortadoğu, Asya ve Afrika tipli, çoğunluğunu genç erkeklerin oluşturduğu, eşkiya-terörist karması bir güruh idi.

Dün gece, ülkemizin yüzakı Galatasaray Lisesi'nin duvarına üzerinde Arapça yazıların dışında Türkçe 'ANADOLU ARAPLARI BİRLİĞİ' yazılı bir pankart, ve o pankartın altında toplanmış bildiri okuyan 20-30 kişilik bir grup dikkatimi çekti. Hemen 5-6 metre ötede çevik kuvvet, bu gurubu umursamazca minibüslerinin etrafında takılıyor, şakalaşıyor, kendilerine bakan benim gibi Türk çocuklarına kuşkulu bakışlar fırlatıyordu. Biraz ötede Odakule önünde bir grup gitarla Kürtçe şarkılar söylüyor, başka bir grup daha ilerde yine Kürtçe havalara halay çekiyordu.

20 yıl geriye dönüp baktığımızda, yani 1996'da, İstiklal, kendini toparlamaya başlayan, ekonominin düzelme yoluna girdiği ülkemizin, umutlu, dinamik gençliğinin buluştuğu bir kültür merkezi idi.

Dün gece, büyük bir ümitsizliğe kapıldım. Güzel ve yalnız ülkemizde, kuşatılmış ve tutsak idik.
Türkler Teşkilatlanma kabiliyetini kaybetmiştir.
Bunda en büyük iki hata vardır.
1- Osmanlı Devletinin boyları, obaları bölüp parçalayıp farklı yerlere yerleştirmesi ve başlarına birer kethüda ataması neticesinde, boy, oba birliğinin yok olması.
2- Cumhuriyetin ilk yıllarında çıkartılan soyadı kanunu: Bu kanunda herkese sülale isimleri soyadı olarak verilseydi sorun çözülecekti. Ama ya cahillikten ya da bilinçli bir şekilde alakasız soyisimleri verilmiş, hatta kardeşlere farklı soy isimler verilmiştir. Mesela benim dedemin babasına başka soy isim, amcalarına başka başka soy isimler verilmiş. Sülale birlikteliğini kırmış.

Teşkilatlanma kabiliyetine sahip bir toplum, böyle bir kabiliyeti olmayan 1000 kat kalabalık bir toplumu dize getirir.
İslam dini, Türkleri pasifleştirmek, sindirmek için kullanılıyor.
"Din kardeşiyiz" diyerek olana bilene itiraz etmemeleri sağlanıyor.
Türkler ayıkmaz, uyanık olmazlarsa, başlarına daha çok bela gelecek.
adaş'a güncelleme:

Resim

Demek ki[m] BENDEN OLAN anlamına geliyor imiş.

Tasa etmeyin. Yeniden tuğu kaldıracağız.

Kaynak: Özlem AYAZLI, Eski Uygurca Din Dışı Metinlerin Karşılaştırmalı Söz Varlığı.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 11 Ara 2016, 22:27 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
ö-. Düşünmek.
öğ. Akıl, düşünce.
öğe/öge. Öge, yüksek unvan. Bilge, görmüş geçirmiş deneyimli kimse.
öğren-. Öğrenmek.
öğlen-. Akıllanmak.
öğüt. Öğüt.
öğ-. Öğmek (övmek).
öğünç. Öğme.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 12 Ara 2016, 15:34 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 03 Ara 2012, 22:28
Mesajlar: 2176
Yaş:
Alıntı:
Iğdırlı, Azerbaycan kökenli bir Türkten işitmiştim; belleğim doğru diyorsa ''mahalle'' gibi bir anlamdaydı. Çok sevinmiştim gerçekten. Belki belirli bölgelerde vardır, aynı kimi söz ve deyimlerin Türkiye'de de yalnızca kimi yörelere kısıtlı olduğu gibi; ne yazık ki.
Evet, Türkiyedeki gibi bölgesel ağız farkları var. Örnek olarak Bakü ağzında nazal n sesi yitmiş, ancak batı ile kuzeybatı ağızlarında belirgin olarak var: Geldiñ, keşdiñ (geçtin). Gence Azerbaycan'ın ikinci büyük şehri, orda da bu batı ağzı konuşulur. Bakülüler ikinci şahista "gelmisen", "getmisen" (gelmişsin, gitmişsin) derler, başka bölgelerde ise "gelipsen" (-ip yerine -iv/if olarak söyleyen bölgeler de var).

Örnek verdiğim ülgü ile yöndem sözü de bizim yöreden başka pek bilen olmaz diye sanıyorum. Ülgü sözü "ölçü" anlamında var ancak örnek, model anlamında yok yazı dilinde. Bizde iki anlamı da var.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 12 Ara 2016, 19:25 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Alıntı:
Alıntı:
Iğdırlı, Azerbaycan kökenli bir Türkten işitmiştim; belleğim doğru diyorsa ''mahalle'' gibi bir anlamdaydı. Çok sevinmiştim gerçekten. Belki belirli bölgelerde vardır, aynı kimi söz ve deyimlerin Türkiye'de de yalnızca kimi yörelere kısıtlı olduğu gibi; ne yazık ki.
Evet, Türkiyedeki gibi bölgesel ağız farkları var. Örnek olarak Bakü ağzında nazal n sesi yitmiş, ancak batı ile kuzeybatı ağızlarında belirgin olarak var: Geldiñ, keşdiñ (geçtin). Gence Azerbaycan'ın ikinci büyük şehri, orda da bu batı ağzı konuşulur. Bakülüler ikinci şahista "gelmisen", "getmisen" (gelmişsin, gitmişsin) derler, başka bölgelerde ise "gelipsen" (-ip yerine -iv/if olarak söyleyen bölgeler de var).

Örnek verdiğim ülgü ile yöndem sözü de bizim yöreden başka pek bilen olmaz diye sanıyorum. Ülgü sözü "ölçü" anlamında var ancak örnek, model anlamında yok yazı dilinde. Bizde iki anlamı da var.


Eline sağlık adaşım.

Sen hangi yerdensin?

*

ş <-> ç değişkesine başka örnekler verebilir misin?


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2016, 12:47 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 03 Ara 2012, 22:28
Mesajlar: 2176
Yaş:
Özelden yazdım.

Ağızlarda çok örneği var, yazılı dilde c ile biten sözler bizim ağızda ş olur. Türkiye Türkçesine baktığımızda bunlar ç, yani ç > ş ses dönüşümünden bahsedebiliriz.

Ağaş, balış (yazılı dilde balınc), eringeş (yazılı dilde erincek), kerpiş, qılış, utanqaş (yazılı dilde utancaq, Türkiye Türkçesinde utangaç).


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 13 Ara 2016, 14:49 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Sağ ol adaşım.

utangaş neden utancaq oluyor yazılı dilde? Bu olgunun nedeni nedir?


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 14 Ara 2016, 02:20 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Diğer başlıkta Mançu'ya değinmişken.

*

Türkçe

yalın: ben
iyelik: meniŋ
yönelme: maŋa
kalma: mende
çıkma: mentin
çoğul: biz

Moğolca

bi
min u
nad ruu
nadad
nadaas
bid/ma

Mançuca

bi
mini
minçi
minde
minderi
muse/bo

Herhangi dilde en kök sözler “ben, sen, o, ağız, göz, dil” gibi ilk tanıma ve konuşma eylemiyle ilgili olan sözlerdir. Burada yalnızca Altay ailesinden üç dilin birinci tekil kişisinin durum eklerini ve çoğul yapılarını örnekledim. Hiçbir dil bu kavram imlerini başka dillerden alıp kendi diline uyarlamaz. Aslında bunlar bile Altay dil kuramı payına çok sağlam kanıtlar.

Türkçe yalın biçiminde sonda tekil yapı anlamı veren “-n” sesi varken, Moğolca ve Mançuca bu sesin çoğul çekimlerini kullanmak dışında tekil seslerini gizlemiş.

Bu üç dilde de b >< m yapıları var; dolayısıyla burada gereksiz bulduğum “hangisi doğru” tartışmasına girmeyeceğim. Türkçe ve Moğolca çoğul yapının “b-” sesiyle başlamasına karşın Mançuca çoğul “m-” ile başlıyor. Bunun nedeni Mançuca’nın yazıyı çok geç uyarlaması olabilir, ama bu elbette bir tahmin.
Moğolca “nad-” kökünden başka sıra dışı pek örnek yok. Bunun dışında tekil yapının çekilmiş biçimlerinin başında hep “m-” ses değeri olduğunu görüyoruz.

Çoğulu Türkçe ve Mançuca “-z” = “-se” ekiyle yapmışken, Moğolca Türkçesi “-t” olan “-d” ile yapmış.

- Mehmet Levent Kaya.

Bakşının dediği b <-> m yapısı: ben - men. (Sözün bugünün sözcelemesi olmak suretiyle:) bengü - mengü; ve saire.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 14 Ara 2016, 02:26 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Yazı biçimi düzenlenmiştir. Göçürürken sorun oluştu.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 16 Ara 2016, 16:30 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Alıntı:
Alıntı:
Şu ülkede eğitime haddinden fazla para aktarmadıkça hiçbir şey değişmeyecek.

Ah ah bu konuda çok yaralıyımdır. Şimdi içim depreşti.

Konu para değil. Konu daha fazla insanlık insan olduğunu fark etmek.

Türkiye de bu geçmişte sağcılık solculuk biraz şişince zat-ı şahanenin biri muhteşem bir çözüm buldu. Müfredatı iğrençleştirmek diye. Ders yükü ağır bunaltıcı olacaktı. Böyle gençler derslere yetişmekten diğer birbirinin gözünü çıkarma aktivitelerine zaman ve enerjileri kalmayacaktı .

Sağcılık- solculuk okullarda tarih oldu ama o salak iğrençleştirme zihniyetine dayalı gerekli gereksiz her türlü salak sulak yükleme aynen kaldı.

Yahu ben lisede P ve N tipi iletken konusundan fizikte 1 sene geç diploma aldım. Gerizekalı bir lise hocamız ders anlatmazdı. Kitabı bir öğrenciyi okutur diğerleri aynen deftere yazardık. Yazmazsak zayıf not verirdi. O işinden biz okumaktan nefret ediyorduk.

Aynı şey üniversitede devam etti. Kimse ama kimse kitap okumayı sevmezdi. Koca koca öğrenci yurtlarında kaldım. Evlerde kaldım. Kimsenin dolabında bir tane ders harici kitap yoktu. Porno dergilerin yüzde 1'i kadar kadar kitap yoktu. Hiç mevzusu geçmezdi. Ne tıpçılar arasında , Ne nükleer enerjiciler ne mühendisler arasında. Herkesin tek derdi bir diploma kağıdı idi. Zaten hiç kimse arzu ettiği bölümde değil kendisine ailesi tarafından dayatılan bol para kazansın diye gönderilen bölümü okuyordu. Tıpçılar o konuda en yaralı insanlardır.

Ankara'da Dost kitapevi vardı. 12 taksit kitap satardı. Ne kampanyalar yapardı. Kimse yüzüne bakmazdı. Çünkü millet kitap okumaktan tiksiniyordu. Sadece biz mi. Hocalar bile okumuyordu.

Çoçukluğumuz gençliğimiz en güzel dönemlerimiz okul dersane etüd ek ders derken derken fen liseleri , anadolu , ÖSS sınavları derken nefes aldırmadan koşturdular.
İngilterede kaldım. Sınıfta kalmak diye bir şey yok. ilk 8 sene okul lay lay lom. Bizimkisi törpüydü resmen.

Ben ODTÜ, Hacettepeden, Ankara SBF den mezun olup toplu kitap yakan adamları biliyorum.

Bizim eğitim sistemi ilkönce insanlık ne onun ne olduğunu öğrenmesi lazım. Hala daha Türkiye de en çok satan kitap kaç satıyor. Okuyan kaç kişi var ki kitap çıksın.


Gece gece içim dolmuş.

Daha diğer yorumlara geçmeden, hemen buna yazmak istedim. Benim kısa da olsa anlattığımı, anlatmak istediğimi ve sözünü ettiğim yazımda bolca örneğini verdiğim vd. konulara güzel bir yorum, yazı olmuş bu sizinkisi. Hep diyorum; şimdi yine diyorum. Olay insandır. İnsanın ne olduğunu anlamak, kavratmak; ve adam yetiştirmektir. Kimileri güçlüdür, yolunu bir biçimde, bazen azıksız, bazen de az azıkla bulur. Ama genel için bu böyle değildir. Hele ki yozlaşmanın, beyinsizliğin, her türlü pisliğin, yüzeyselliğin, içerik değil görüntünün, basitliğin öne çıktığı ve lanse edildiği, güzel gösterildiği şu çağda.

Kem yazıtlarından birisinde bir kişi amcasından için ''eçüm kişi kıltı'' der. Yani, amcam beni büyüttü, yetiştirdi ve kişi [adam] kıldı, diyor.

Dünyadan bîhaber ol, insan'dan bîhaber ol, değerlerden erdemlerden, insan'ı insan yapan ve ona bir öz veren olgulardan bîhaber ol; kendinden, varlığından, seni sen yapan ve diğerlerinden ayrı ve özel kılan özelliklerinden, geçmişinden, sana yeryüzünde bir yer veren duruş, değer, bakış açısı, tutum, tavırlarından bîhaber ol; bo.k [!] dahi olma; sonra git çocuk yap. Ve de üstelik şu çağda, o çocuğu dünyaya getir. Bir şey beklemek akılsızlık ve insafsızlıktır. Geçenlerde Almanya'da, bir çiftin haberi çıkmıştı. Dünyanın çöplüğe dönmesi nedeniyle çocuk yapmak istemediklerini, bu çocuğa bunları yaşatmak istemediklerini, yaşatmanın haksızlık insafsızlık olacağını belirtmişlerdi. Haber böyleydi.

Şu yazımı belki bir gözden geçirip sonra buraya aktarayım vakit bulursam.

*

Yazım imla konusunda:

Okuyanlar bunu alsın, anlasın ve idrak etsin.

Yaptığınız yanlışlar, siz farkında olmasanız da, size geri dönüyor. Dönecek. Hatta, bütün'e de yansımaları var. Bunun üzerine ayrıntılı düşünün. Yalnızca sizin yazdığınız, sonra bir kıyıda kalan yorumlar, bir çift im, işaret, harf vs. değildir bunlar.

*

Dün Levent ustanın Eskişehir'de, benim/bizim ekipten de adaşların bulunduğu, ki birisi bu işi ayarlayandır, bir sunumu söyleşisi vardı. Bu arada sözünü ettiğim Selçuk usta da oradaydı. Konu geneliyle yeni kitabı Ölüne üzerineydi; ancak sonra bir soru-yanıt kısmı da gerçekleşti. Facebook canlı yayın üzerinden izliyordum; takip ediyordum. Adaşımın üzerinden ustama selam yolladıktan sonra bir soru sordum, sordurdum daha doğrusu. Konusu Kem [Yenisey] yazıtlarıydı. Tarihlemesi ve geleneğimiz açısından önemi. Bir yazısında bunların M.S. 5. yüzyıldan sonra başladığını, dikiltiğini ifade etmişti; bu nedenle buradan gidip yalnızca çıkarım yapabildiğim ama emin olmadığım bu konuyu öğrenmek istedim. Verdiği yanıt uzuncaydı; özetle şöyle oldu:

''Evet, şimdiyeli kadar imlada görülen tutarsızlıklar nedeniyle bunun daha eski tarihlere gittiği, yazı dilinin tam oturmadığına dair getirilen kanı ve düşünceler nedeniyle bunun böyle olduğu düşünülüyordu. Ancak son bilgilere göre, ki [buradan şimdi biraz tanıtım yapacağım] hocam Mesut Şen'in çıktığı son kitabı Türkçe'nin Dünü ve Bugünü El Kitabı (Post Yayıncılık) da bu konuda ışık tutuyor, bu yazıtların M.S. 7. yüzyıla tarihlendiği artık ortak bir kabul durumundadır. Bunun nedenlerini biliyorum, biliyoruz; ama şimdi canlı yayında herkes önünde kimseyi incitmek istemediğimden demiyorum; sonra arkada söylerim işitmek isteyen olursa.''

Benzer bir şeyi ben Samsun'da kendisinin yanında birkaç gün kaldığımda da söylemişti; birebir ilintili konuda, değineceğim. Burada anlatmak istediği, demek istediği çok açıktır: Kırgızlar diğer bölükler gibi (Oğuz, Uygur vs.) kültür bakımından aynı düzeyde değillerdi. Bu yüzden kullanım, uygulama konusunda sıkıntı yaşıyorlardı ve bugün Kem yazıtlarında gördüğümüz bir takım sıkıntılar da, imla yazım sorun eksiklikleri de, bunun yansımalarıdır; yani herhangi biçimde eski bir döneme imlemiyor. Orada da kullanılmasının nedeni; bu yazının [ilk Türk yazısı] ortak iletişim aracı olmasındandır.

Şimdi; değineceğim dediğim nokta:

SSCB döneminde, Türkmenistanlı Türkmenler de, Özbekler de Kiril kullandılar. Ama ne Rusça konuştular; ne de Kiril kullanmalarına karşın kendi dillerini atıp Kirille yazarken Rusça yazdılar; Kiril kullandılar ama kendi dillerini yazdılar. Ama Kırgızlar ile Kazaklarda bu durum böyle değildi. Rusça konuşma ise bugün de, bildiğim kadarıyla, yaygın bir olaydır ve herkes bolca asimilasyondan, Rus etkisinden vs. söz eder. Hatta, giyim kuşamda bile Rus etkisi vardır; has Türk giysi özellikleri söz konusu değildir. Neden?

Güçlü, köklü gelenek.

Şimdi geri kalan bağları siz kurun ve idrak edin. Her şeyi de ayrıntısına benim yazmam söylemem doğru olmaz. Sözün özü, aklınızı iyi kullanın. Yoksa o aklınız da kalmayabilir.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 17 Ara 2016, 01:28 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Alıntı:

umtas-L ile çok etkili bir sila olur o kapasiteye rağmende 4 kişilik bir fireteam (türkçe manasını bilmiyorum) taşıyabilir.
Serbest, ancak bu durumda doğru, çevirisi ateş timi. Yani, ateş desteği/gücü sağlayan tim. ''Ateş gücü'', yazanlar gördüm. Resmîyette ise ''tim'' diye geçiyor bu birimin tanımlaması. ''Team''den alındığı açık. Eski İngilizce imiş: Aile, öbek [grup] vb. anlamında. Yani kısıtlı, az sayıda, birkaç kişiden oluşan bir birliği kast ediyor bu söz. Bunun yerine başka bir şey olmalı. Güç, surat olgusunu bu yeryüzüne kazandırmış, orduculuğu yaratmış adamların bu alandaki söz varlığı katı biçimde Türkçe olmalı.

Askerî dil hazinemizde bunu karşılayan ya da karşılayabilecek bolca söz vardır, görmüşlüğüm okumuşluğum varsa şu an aklıma gelmiyor, değilse, henüz denk gelmedim; ama bağ sözü olabilir. Ya da birlik.

Resim


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 18 Ara 2016, 20:55 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Alıntı:
Alıntı:
Yaş kelimesinin Türk kozmolojisinde, Türk Felsefesinde çok önemli bir yere sahip olduğunu düşünüyorum.

Yaş : ıslak, canlı, ölü olmayan (canlı ıslaklık) gövdesinde su yürüyen - vücudunda kan dolaşan
Yaş-ıl : Yeşil, canlı bitki rengi, gövdesinde su yürüyen nebatad
Yaş-ama / Yaş-amak : canlılığı vücudunda, gövdesinde hayat kaynağı olan su-kan dolaşan.
Yaş-am : hayat kelimesine karşılık uydurulan kelime.
Yaş : kaç yaşındasın? gibi.
Yaş : gözden süzülen sıvı, ıslak, canlılık belirtisi

zıttı Kuru.
Kuru : yaş olmayan, ölü.
Kuru kafa : benzetme ölü

göz / köz
Köz : iyice yanıp ateş durumuna gelmiş kömür ya da odun parçası
Kor : iyice yanıp ateş durumuna gelmiş kömür ya da odun parçası

bu iki farklı kelimeye aynı açıklamayı getirmişler. Muhtemelen göz/köz kora benzetildiğinde ötürü yıllar içinde köz kelimesi ile kor kelimesi aynı manayı kazanmış.
Zaten edebiyatta da göz/köz genellikle kor manasında kullanılıyor. alev saçan gözler, kor gibi bakan gözler, kor gibi parlayan göz, yakıcı bakışlar vs...
Güzel!

Kuşkusuz; önemlidir.

yaş:

1. Ömür, hayat, yaşam (gücü).
2. Yaş, taze. yaş ot: Taze ot.
3. Göz yaşı.
4. Sin(me).

yaş-:

(Sürünerek) gizlenmek, sinmek, saklanmak. / Bunu henüz tam çözebilmiş değilim. Belki de çok geniş bir anlam genişlemesi söz konusu: Yaşamı sürdürebilmek için gizlenmek; yani yaşmak. Buradan da ileri genişlemeler ile ''gizlenmek, saklanmak''. yaşru: gizlice.

yaşa-:

Yaşında olmak; yaşamak.

yaşağ:

Yaşam. / Addan ad yapılmış.

yaşağlı:

Canlı (varlık).

yaşağlısız:

Canlı bulunmayan, insansız, yaratıksız, boş, canlısız.

yaşağu:

Yaşam, hayat, varlık, kainat.

yaşar-:

Yeşermek, yeşillenmek.

yaşarma-:

Yeşermemek, bitmemek, yetişmemek.

yaşığ:

Yaşantı, yaşam biçimi/tarzı.

yaşıl:

Yeşil.

yaşlağ:

Yaşlı (yaşı olabilecek yetide/fıtratta olan varlık, yaş ile olan), ömürlü.

yaşlığ:

Yaşlı, ihtiyar; (herhangi bir) canlı (canı, özü, tını, ruhu olan).

yaşna-:

Yine, yaşamak.

Ve devamı.

Ayrıca, yaş-am, uydurma değil, doğru bir söz yapım/türetme. ked-im (kedim) = giyim. Yaşam. Addan yine ad yapılmış. Yaşantı, yaşa-n-tı. Buy(u)ru-l-tu (ferman) gibi; yaşam biçimi (yaşığ).

Yine bu kaplamda/anlam kümesinde [aynı kavramları/anlamları kapsayan bir bütün/öbek], çok hoşuma giden ve dün bir kaynakta denk geldiğim: özlü(ğ): canlı; yani öz [öz, ruh] ile/özü olan. Yine tınlı(ğ) [tın = ruh]: canlı. tınsız: cansız. Yine bir kez daha tiriğ: diri [''Arslan dört ayaklı bir diridir (canlıdır).'']; tiriğliğ: dir(i)lik/yaşam ile olan; canlılı [12 dirili (tiriğli [hayvanlı]) takvim].

Farsçadan alıp da Türkçe -lı(ğ) eki eklediğimiz ve bu anlam(lar)ı karşılamak için yalnızca/ancak kullandığımız küt, ketüm, genişletemediğimiz, geliştiremediğimiz, daha ''ne'' olduğunu dahi bilmediğimiz, anlam olarak (aynı manzara'nın, pencere'nin ne demek olduğunu, nereden geldiğini) neye, hangi anlama karşılık, denk geldiğini bilmediğimiz bir söz karşısında ne kadar da neler var, değil mi? Benim adım da bu söz ile başlar, -er ile biter. Farsça/Türkçe. Bir şey böyle olmamalı. Aynı düzeni, düşüncesi, anlamı, amacı hedefi olmayan, bir oradan, bir buradan bir araya getirilmiş kıytırık parçalar, düzenekler, sistemler gibi. İşlerimiz zaten bundan dolayı böyle oluyor. Çünkü bu olay, çok başka yerlere gidiyor.

Şimdi, belki, neden özellikle bilim, biliş, teknoloji alanında bu konuya ayrıca büyük önem gösterdiğim sanırım daha iyi anlaşılıyordur. Man-za-ra'ya (ne demekse?!) gelince; Türkçesi körk, körklü(ğ), körtle, körüm, körünç, körüş gibi sözlerdir. Görkem sözü de buradan gelir. Gözde sözü de yine aynı kaplamla, anlam öbeğiyle ilgilidir.

Ha, unutmadan, bu arada, pen-ceee-re: KÖZünük. Aynı bugün kullandığımız düz-e-n-ek sözü gibi. Ama kökünü bilmediğin ağaçı, dalı, budağı nasıl nereye taşıyıp yeşertebilir, büyütüp kendini bir yerlere getirebilirsin ki? Mümkün mü? Kuru demişsin koldaşım. Evet, çok güzel demişsin! İşte bunların alayı kurudur! Bizden olan ise özdür, yaştır, dipdiridir. (Son sözdeki kök söz de dikkatlerden, gözlerden kaçmamıştır.) Güzelleşmeye, gelişmeye, geliştirmeye, her alanımızda kullanılmaya uygun ve değimli (layık; yani uğruna değecek; değer sözü gibi), yeşermeye, büyümeye açıktır. Ama başı, daha doğrusu kökü baştan kokanla bir yere varılmaz. Beyin, düşünce, akıl yetimiz bugün bu yüzden bunca darbe yemiş durumda. Çünkü kökümüz kurumuş; hazinemiz yok sağlıklı düşünebilmek için. İşte, başından beri dikkat çekmeye çalıştığım budur. Belki şimdi daha dilin önemi üzerine yazıyı yazmaya da gereğim kalmamıştır. Zaten yazmak değil, uygulamak, göstermek çok daha doğru ve güzel iştir.

Önemli: Yukarıda yalnızca benim sayabilediklerimdir.

Söz uzun oldu, ama bitmedi. Devam edelim:

öz:

Bilindik anlamları yanında malum olmak üzere, ömür, hayat, yaşam gücü vd.

öz kişi:

Kadaş, yani akraba/hısım.

öz konuk(ı):

Ruh (öz konuğu; özün konuğu).

özlüğ:

Yukarıdakinden ayrık, kişiliği [özü, adamlığı] olan, aslî.

özük:

Kadınlara verilen bir unvan:
altun özük: Ruhu altın gibi temiz olan kadın.
ertini (aslen erdini; benzeşime uğramıştır) özük: Bedeni inci gibi pürüzsüz olan kadın.

özüt:

Ruh.

özütlüğ:

Ruhlu, ruhu olan.

tir-:

Yaşamak.

Ve devamı...

Ve niceleri; bilmediğim, görmediğim, denk gelmediğim, bilip de aklıma düşüremediğim; yok denilen binlerce ton kaynaktan yukarıdakileri ancak derleyebildiğim. Bugün tutturmuşuz, tabi suç insanımda değil, ''canlı'' diye gidiyoruz. Neresi canlı bunun acaba? Başka da bir şey bilmiyoruz. Sözüm ayrıca ''canlı''ya değil; çok önemli bir şeyi anlatmaya çalışıyorum. Ve bu durumu er geç değiştireceğiz.

Köz'e de bir göz atalım:

Kaşgarlı:

köz: Göz.

közedi:
ol ot közedi: O ateşi maşayla karıştırdı.
ol üzümni közedi: O salkımdan üzüm koparttı.

közeğü:
Köseği.

kor:

Yoğurt mayası. Bu, kabın dibindeki kalan yoğurt ya da mayalanmış kımız artığıdır; daha sonra bu artığın üzerine taze süt eklenir ve böylece yoğurt katılaşır ya da kımız mayalnır.

Yine Divan'da kor: zarar, ziyan olarak verilmekle birlikte, başka bir kaynakta: kora-: azalmak, kaybetmek, ziyan etmek; olarak verilir.

Dediğin bana çok mantıklı geliyor. Zaten yine klasik diyebileceğim bir kaynakta köz'e köz diye de denk geldim belleğim beni şu an yanıltmıyorsa, ama emin değilim. Bu verdiklerimde de (kor) bir ilişik var gibi. Çözemedim tam; ama bunun üzerine düşüneceğim. Bir şey bulursam yazacağım.

Sevgilerimle koldaşım.
Resim

Tek bir eserin incelendiği bu çalışmada, dolayısıyla aynı yer ve zamanda, ''kor'' ya da bugün aynı anda ''köz'' diye söylediğimiz söz/şey koz [kozluğ maddesi] diye geçerken, kor [kor maddesi] ise ''zarar, ziyan'' olarak geçmektedir; sonuncusu, geçen de belirttiğim gibi. ''Göz'' ise, köz biçiminde geçmektedir.

Buradan anladığım, göz/köz ile bir ilişkinin olmadığıdır. koz zaman içerisinde aynı yorı- eyleminin bizde yürü- olması gibi dönüşmüş ve ''köz'' olmuştur. Yine yör- eyleminin bizde sonradan yor- [yormak] olması gibi. Sanki hep tersleri olmuş. kor ise yine ''kor'' kalmış olsa gerek. Gönlüme kor düştü; deriz. Gönlüme acı düştü; ziyan oldu; hasar oldu, gibi. ''Köz'' anlamında da bugün kullanılması, belki koz'dan dönüşmesi nedeniyle; bir arada, bir sırada. Çünkü Türkçede bir z <-> r değişkesi vardır. Bu biraz daha ekilere, daha erken dönemlere gidiyor gözlemleyebildiğim ve de bildiğimce ama orta çağlarda da bir takım izlenimler almadı değilim. oğuz sözünün bile oğur olma olasılığı var; ki büyük olasılıkla da öyle.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 23 Ara 2016, 00:02 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Alıntı:
Alıntı:

umtas-L ile çok etkili bir sila olur o kapasiteye rağmende 4 kişilik bir fireteam (türkçe manasını bilmiyorum) taşıyabilir.
Serbest, ancak bu durumda doğru, çevirisi ateş timi. Yani, ateş desteği/gücü sağlayan tim. ''Ateş gücü'', yazanlar gördüm. Resmîyette ise ''tim'' diye geçiyor bu birimin tanımlaması. ''Team''den alındığı açık. Eski İngilizce imiş: Aile, öbek [grup] vb. anlamında. Yani kısıtlı, az sayıda, birkaç kişiden oluşan bir birliği kast ediyor bu söz. Bunun yerine başka bir şey olmalı. Güç, surat olgusunu bu yeryüzüne kazandırmış, orduculuğu yaratmış adamların bu alandaki söz varlığı katı biçimde Türkçe olmalı.

Askerî dil hazinemizde bunu karşılayan ya da karşılayabilecek bolca söz vardır, görmüşlüğüm okumuşluğum varsa şu an aklıma gelmiyor, değilse, henüz denk gelmedim; ama bağ sözü olabilir. Ya da birlik.

Resim


Böylesi bir birliği kol sözü de güzel tanımlar.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 25 Ara 2016, 17:23 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Özellikle, başta @Yalquzaq olmak üzere, tüm Azerbaycanlı dernekdaşlarımıza gelsin.



Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 27 Ara 2016, 17:29 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Milâttan önceki çağa tarihlenen Esik Kurganı'ndan çıkan çanağın yazı bulunan yerinin göçürüm görüntüsü. Türk yazı tarihinin en eski ve en önemli bulgularından bir tanesi. Yazı kökene ışık tutan çok hayatî bir bulgu. Çevirilen ibareye dikkat.

Resim

Kaynak: Asya Hun İmparatorluğu, Tilla Deniz BAYKUZU.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 30 Ara 2016, 16:47 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Alıntı:
Alıntı:
Fena değil.

''Türkçe konuşan''. Olur. Türkçe konuşan mahluklar.

Mankafa, mankurt da diyebilirsiniz. Bu sözün tarihî bir gerçeği, geçmişi var ve bu konu Cengiz Aytmatov'un bir eserinde de geçiyor imiş. Eserin adı aklıma gelmedi, bilen yazsa hepimiz adına yarar olur. Sanırım bugün ''Tunguz'' diye tanımlanan -esasında bu tanımlama söz konusu topluluk için doğru değil, Çinlilerin kuzeydeki boyları tanımlayan genel tanımı [tung-hu; kuzey ''barbarları''], onlara göre de kendilerinden başka herkes ''barbar''dır, ama ayrı konu- topluluğun bir kolu idi(?), çıkartamadım; kişinin saçını hatta baş derisini soyuyor, üzerine bir dirinin (deve miydi?) etinden geçiriyor, günlerce güneşte filan tutuyorlar, o biçimde. Tam bir vahşî işkence türü. Şeytanın aklına bile gelmez, o derece. Beyni belleği, ne varsa, yok ediyorlar. Mankurtlaştırıyorlar. Köle oluyor kişi; iradesiz, erksiz, bilinçsiz; kafasız. Mankafa, oluyor o kişi. Man-kafa sözü de buradan geliyor olsa gerek. İzlediğim ilk çağında ilk bölümlerinde denk gelmiştim; Diriliş E.'da Ertuğrul'un bir adaşını kalede tutup ona benzer davranıyorlardı. Böylesi tür bir bilinci, kişiliği, iradeyi yok etme işkencesi.

Bu mahluklar da beyin yıkaması yiyor sonuçta. Bence toptan mankafa diyebiliriz. Vahşî çapulcu -Türkçe konuşabilen- mankafa sürüsü. Bir takım yeteneklerini burada göz ardı etmiyorum, çapulcu diyerek. Ancak soysuz her zaman soy-suz, çapulcu da her zaman çapulcudur. O piç orçoları şöyle güçlüler böyle başarat sahibiler diye ''yüceltecek'' değilim. Köpek, köpektir.

Ayrıca kimse de bu topraklardan varlığımızı silemez. Gerekirse biz, çok başka şeyler yaparız. Ama temenni ediyorum ki, oralara gelmesin.
Hocam siz dil ile baya ilgilisiniz. Bir şey merak ettim, acaba başkalarına barbar deme olayının, bir benzerinide biz mi yapıyoruz? ''yaban-cı'' ne dersiniz. Bilginiz var mı, dilbilimsel olarak? Birde orta asyada ne diyorlar yabancı yerine?
:) Olur mu. Yabancı, yabancıdır. Bilmezsiniz, tanımazsınız, etmezsiniz. Uzaktan gelir. Bu yaban-cı [yabandan, yani taşradan/dışarıdan gelen] sözü çok eski değil sanırım, ama yad kişi sözü var bu anlamda; Kaşgarlı Divan'da verir. Orta Asya'da ne diyorlar bilmiyorum ama haliyle bu sularda bir şeyler olsa gerek. Ayrıca Türkçe bilmeyenlere de bizimkiler sumlım demişler. Bu da ayrı bir ilginçlik.

Barbar konusu çok farklı. Bunu diyenler yabancı gördüklerinden demiyor. Aşağılamak için diyorlar. Kültürsüz, geleneksiz, görgüsüz; cahil, hiçbir şey bilmeyen, bilgisiz irfansız. Çinliler böyle kullanır, diğerleri gibi. Bu başka bir şeydir. Örneğin çok gülünç bir örnek ve yukarıdaki son paylaşımla da ilintili olmak kaydıyla şudur. Diyor ki Çinliler kendi tuttukları yıllıklarında, ''Hunlar tahtaya bir şey kakar, yazarlar.'' Buradan çok açık biçimde yazının o çağda da olduğunu ve kullanıldığını anlıyoruz. Nitekim yukarıdaki o gümüş çanaktaki yazı milâttan önce 200lü yıllara gidiyor. Yani bugün en eski yazılı kaynağımız denen Orkun yazıtlarından yaklaşık 1000 yıl öncesine. Tek sorun elimizde başka veri, bulgu yok. Ama bu gümüş çanak gerçekten, çok önemli bir bulgu olmuştur. Ancak, diğer yandan da, ''Onlar yazı yazmayı bilmez.'' diye ekler ve yazar. Yani adamlar kompleksli ve aşağılamaya ayarlı. Çin yıllıkları zaten çok yanlıdır. Bize, Türk devletine verdikleri haracı vergiyi bile ''bağış'' olarak gösterirler. :)

Olay bu yani.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 30 Ara 2016, 18:22 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 03 Ara 2012, 22:28
Mesajlar: 2176
Yaş:
Yabancı sözünün karşılığı olarak bizde özge ile yad sözleri var.

Yad = bilinmeyen, tanınmayan.
Özge = başka.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 30 Ara 2016, 19:47 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Alıntı:
Yabancı sözünün karşılığı olarak bizde özge ile yad sözleri var.

Yad = bilinmeyen, tanınmayan.
Özge = başka.


Eline sağlık adaşım. Teşekkür ederim.

Evet, yad sözü başından beri var diye sanıyorum. Bugün kullandığımız yadsımak sözü de bundan geliyor olsa gerek. yat yabancı diye bir ikilemi ben ara ara kullanırım ve bir kaynak eserde de denk geldiğimi anımsıyor gibiyim.

özge ise tüm kaynaklarda denk geldiğim bir sözdür. Güzel korunmuş sizde. Süreç içerisinde yerini baş-ka sözü almış buralarda. öz-ge.

Bu tür türlülük bizde bolca var. En az 7-8 söz biliyorum, bu anlama gelen. İnanılacak gibi değil. Bunca yad söz varlığı içinde dilimiz kendini öyle ya da böyle kormuşsa, bu dilin gücü etkinliği yayılması ve çeşitliliği nedeniyle olsa gerektir. Nereye baksan bir şey çıkıyor.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 31 Ara 2016, 04:19 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
''Sonra iktidâr onlara (Türklere) geçti. Memluklu sultanları ülkeye zenci köleler yerine kendi hemcinslerini getirmeye başladılar. Öyle ki, bir süre sonra Mısır onlarla doldu taştı. Sarayda önemli görevlere, ordu komutanlıklarına ve yönetimin kritik noktalarına hep onları getirdiler.''

el-Ömerî, Türkler Hakkında Gördüklerim ve Duyduklarım, Selenge Yayınları, s. 118.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 31 Ara 2016, 17:05 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Alıntı:
Alıntı:
IŞİD Terör Örgütü Terör Örgütü Terör Örgütü El Babdaki İngimasyun timlerini takviye etmiş.
Katibat el-Aqsa'nın Palmiradaki birliği El Baba kaydırılmış,birliğin büyük bir kısmı geçtiğimiz günlerde El Baba gelmişti, bir bölümü ise Palmirada kalmıştı şimdi ise tamamı El Babda.
Sultan Alp Arslan 27 bin askeriyle Bizans topraklarında ilerlerken keşfe gönderdiği askerlerden biri huzuruna gelip telaşla :

300 bin kişilik düşman ordusu bize doğru yaklaşıyor der.

Sultan Alp Arslan hiç önemsemeyerek şöyle der :

Biz de onlara yaklaşıyoruz... :twisted: :twisted:
Hepimizin askerî bilgisine sunmak adına:

Bu keşfe gönderilen öncü kollara da yezek denir, özel adı budur. Osmanlı döneminde de kullanılır.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 31 Ara 2016, 22:55 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Alıntı:

Türk insanın bunun anlamını tam kavrayabilmesi zor, çünkü bizim geçmişimizde buna benzer bir ırkçı hayal dünyamız olmamıştı , her ne kadar şu yaşadığımız dönemde Kürtle benzer zorlama bir anlam yaratılmaya çalışılsa da.
Türk toplumlarının bir ırkçılığa ihtiyaçları tarih boyunca olmadı, çünkü türk sosyal hayatı , evrimleşmesi kültürü ve devletleşmesi ırk bazlı değil coğrafya bazlı gelişti. Türk boyları, birbirlerine ve ırklarına değil, bulundukları toprağa, yani vatana bağlanmışlardır. Bu yüzden biz Türklerin genetiğimizde ırkçı aşağılama az yer bulabilmiştir, nasıl bir duygu olduğunu da bu nedenle tam kavrayamayız.
Kısmen doğru. Olmadık, evet, hatta Çin esaretinden kendi soydaşlarımızı kurtardıktan sonra İrânî Soğdları bile kurtardık [Kapgan Kağan dönemi]. Ancak yönetime yalnızca Türk kökenli kişilerin alındığı bir gerçektir. Bir kimse annesi Çinli diye kağan yapılmamamıştı. Moğolları da dil ayrımı bir yana kültürel anlamda Türk oldukları gerçeğini görürsek, yalnızca Törük, yani, "kırda at üzerinde yay geren ve kırın töresine göre yaşayan kimse" olduğunu idrâk edersek, bu dediğinizin doğru olmadığını anlarız. Sonraki coğrafyalarda diğer topluluklardan yararlanılmıştır ama düzen bozulmamıştır. Ancak diğer kültürlere eğim ve devşirmelere yol açılması sonrası kimi şeyler değişmiştir. İkinci Osman orduyu yalnızca Türklerden oluşturmak istediği için daha 18 yaşında devşirme Yeniçeriler tarafından şehid edilmiş, ve bedeni iplerle atlara bağlanıp yerlerde sürüklenmiştir.

Ayrıca, bu gönderiden iki gönderi öncesine bakınız. el-Ömerî. Bu adamlar, Moğolları durdurabilen tek kimselerdi.

Ayrıca boylar için birbirine bağlanmamıştır demeniz de, yazık ki yeterli bilgiye sahip olmadığınızı gösteriyor. Şiveet Ulaan Damgalı Taşı'na bakınız. Türk devletinin temeli olan boy düzeneğine, birbirine bağlı olmadıklarında devletin dağılışına, ya da Orkun'a, Bilge Kağan'ın derin tasa ve üzüntüsüne, Dokuz Oğuzlar'dan benim halkım diye söz edip "ödlerine kıskançlık girdi ve düşman oldular" demesine. Türgişlerin düşman olmalarına nasıl acı çekmesine. Rica ediyorum. Bilmiyorsanız, sözlemeyin. İnsanları çok kötü yönlendiriyorsunuz.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 01 Oca 2017, 01:52 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Alıntı:
Alıntı:

Türk insanın bunun anlamını tam kavrayabilmesi zor, çünkü bizim geçmişimizde buna benzer bir ırkçı hayal dünyamız olmamıştı , her ne kadar şu yaşadığımız dönemde Kürtle benzer zorlama bir anlam yaratılmaya çalışılsa da.
Türk toplumlarının bir ırkçılığa ihtiyaçları tarih boyunca olmadı, çünkü türk sosyal hayatı , evrimleşmesi kültürü ve devletleşmesi ırk bazlı değil coğrafya bazlı gelişti. Türk boyları, birbirlerine ve ırklarına değil, bulundukları toprağa, yani vatana bağlanmışlardır. Bu yüzden biz Türklerin genetiğimizde ırkçı aşağılama az yer bulabilmiştir, nasıl bir duygu olduğunu da bu nedenle tam kavrayamayız.
Kısmen doğru. Olmadık, evet, hatta Çin esaretinden kendi soydaşlarımızı kurtardıktan sonra İrânî Soğdları bile kurtardık [Kapgan Kağan dönemi]. Ancak yönetime yalnızca Türk kökenli kişilerin alındığı bir gerçektir. Bir kimse annesi Çinli diye kağan yapılmamamıştı. Moğolları da dil ayrımı bir yana kültürel anlamda Türk oldukları gerçeğini görürsek, yalnızca Törük, yani, "kırda at üzerinde yay geren ve kırın töresine göre yaşayan kimse" olduğunu idrâk edersek, bu dediğinizin doğru olmadığını anlarız. Sonraki coğrafyalarda diğer topluluklardan yararlanılmıştır ama düzen bozulmamıştır. Ancak diğer kültürlere eğim ve devşirmelere yol açılması sonrası kimi şeyler değişmiştir. İkinci Osman orduyu yalnızca Türklerden oluşturmak istediği için daha 18 yaşında devşirme Yeniçeriler tarafından şehid edilmiş, ve bedeni iplerle atlara bağlanıp yerlerde sürüklenmiştir.

Ayrıca, bu gönderiden iki gönderi öncesine bakınız. el-Ömerî. Bu adamlar, Moğolları durdurabilen tek kimselerdi.

Ayrıca boylar için birbirine bağlanmamıştır demeniz de, yazık ki yeterli bilgiye sahip olmadığınızı gösteriyor. Şiveet Ulaan Damgalı Taşı'na bakınız. Türk devletinin temeli olan boy düzeneğine, birbirine bağlı olmadıklarında devletin dağılışına, ya da Orkun'a, Bilge Kağan'ın derin tasa ve üzüntüsüne, Dokuz Oğuzlar'dan benim halkım diye söz edip "ödlerine kıskançlık girdi ve düşman oldular" demesine. Türgişlerin düşman olmalarına nasıl acı çekmesine. Rica ediyorum. Bilmiyorsanız, sözlemeyin. İnsanları çok kötü yönlendiriyorsunuz.
Biraz yoğun kalabalık içinde ve de cepten yazdım yukarıdaki yorumu. Buna tamamlayıcı olarak.

Türkler, ancak kendilerinden olanlarla evlenmişlerdir. Burada üstelik bir de öyle bir anlayış ve de düzen vardı ki, bir kimse kendi boyundan/oğuşundan [klan diyelim buna] birisiyle evlenemezdi, buna akraba evliliği gözüyle bakılırdı. Başka bir oğuşdan evlenmesi gerekirdi. Bu yüzden Aşına [Aşina boyu (ve içinden çıkan hanedan üyeleri), doğru biçimi aşına] olan Bilge Kağan, Aşıde olan Tonyukuk'un kızıyla evlenmişti. Bu Aşıde boyu da, Türk törüsü içinde ikinci sırada gelirdi; çok büyük emekleri olmuştur. Tonyukuk'un kişilik ve hizmetlerine ise değinmeye gerek bile yoktur. Hatta, özellikle tam da bu büyük kişidir, bu hususlara bizzat tekrar dikkat çeken ve bu uğurda savaşım veren. Bu kişi, o çağın Atatürk'üdür çünkü. Ya da Atatürk, bu çağımızın Tonyukuk'u. Ayrıca bu da, boyların birlikte olmasına ve yardımlaşmasına çok güzel bir örnektir. Aşıde olmasaydı, Tonyukuk olmasaydı, Türk Kağanlığı yeniden kurulamayacaktı belki de. Zaten biraz isyan içerisinde kendi yazıtında bundan da söz eder. Oysa Orkun yazıtları olan Köl Tiğin ve Bilge Kağan'da kendisinden söz edilmez. Çünkü araya küskünlük girildiği söylenir. Hatta, Köl Tiğin'in ihtilâl sonrası [Kapgan Kağan'ın oğlu İnel Kağan ve taraftârlarını töreye uymamaları, devleti yine ayrı bir tehlikeye sürmeleri nedeniyle yok etmesi] kendisini de ortadan kaldırmak istediği, ancak halk tarafından çok sevildiği, bu yüzden buna cesaret edemediği de bilgiler arasındadır. Bu da, boyların birlikte olmaması, uyum içerisinde olmamalarına, ve bunun nelere neden olabileceği konusuna güzel bir örnektir.

Yani kendi ırkını, kendinden olanları, gözetmemek, koruyup kollamamak, birlikte olmamak, yalnızca coğrafyada kim, ne varsa ona odaklanmak diye bir şey yok. Üst kesimden kimselerin örneğin Çinliyle evlenmesi vs. de, siyasi nedenlere dayanır. Büyük sorunlara açmıştır ancak bununla temeli itibariyle bir akrabalık/siyasi bir akrabalık-bağ kuruluyordu, güdülen buydu. Bununla da belirli amaçlar gözetiliyordu. Sonraki dönemlerde de bunun az çok böyle olduğu düşünülebilir, ki, bu da, haliyle önceki örneklerinde olduğu gibi, çok sorunlara yol açmıştır. Çok erken dönemlerde orun [taht] atadan oğula geçerken bu töre sonradan değiştirilmiş, ve kağanın, kendisinden sonra kağanlık orununa geçecek kişinin kendi kardeşinin oğlunun ilkin olması töresi yürürlüğe sokulmuştu. Böylece adalet gözetilmişti. Bunda belki de yukarıda söz ettiğim gibi Çinli kanı ya da başka kan taşıyan orun adayların/kağan oğullarının [şehzâde] engellenmesi düşüncesi de yatıyordu. Her şey bir yana, müdahele erkine sahip olan toy, yani meclis vardı. Zaten o Çinli kanı taşıyan kağan oğlunun oruna geçmesini bu toy önlemişti. Çünkü bizde esas olan, töreydi. Ona göre yaşanır ve belirlenirdi. Bu töre de, bize göre, Türk'e göre biçimlenmişti. Bu töre bozulmadıkça, ki yazıtlardan da bunu çok açık biçimde anlarız, hiçbir şey bozulmuyordu. Töreye göre davranan iyiydi, akıllıydı, gerçek başçıydı, sevilip sayılıyordu, ve de yaşatandı. Devleti ve milleti. Yani insanı. Bu konuda özellikle, Türklerin kendi töre ve ata değerlerine, geleneklerine ne kadar bağlı oldukları, Çin yıllıklarından çok bilgi ediniriz. Bir örnek o kadar çarpıcıdır ki, Çin'e içlenen [tâbî olan] bir beğ kendi bodunuyla [halk, tebaa] Çin geleneklerine uyulmaya zorlanır. Reddeder ve, ''Benim atalarımın gelenekleri çok eskidir. Ben onlara ihanet edemem. Milletim bunu kabul etmez ve ben de bunu onlara yaşatamam.'', der. Saçlarının biçimini bile değiştirmek istemez. Ki bizim tonun [giysi, giyim kuşam] yakasını örtme biçimine, sol yanı -sanırım sol idi- sağ üste kapama gibi, ata soldan binme gibi çok ince geleneklerimiz vardır. Ama ne zaman ki töre bozulsa, her şey bozuluyordu. Bu bağlamda, Türk Kağanlığı'nın [Birinci Göktürk Devleti] yıkılmasında bu konunun çok büyük payı olduğu söylenebilir.

Vatan, yani il/el (bu söz ''devlet'' demek değildir, ülke demektir; toprağı ve üzerindeki insanları anlatan bir sözdür), kuşkusuz hep kutsaldı. Orkun'da buna ıduk ötüken deyiminde denk geliriz. ıduk kutsal demektir. Kutsal Ötüken yurdu.

Soğd ve başka tür kavimler, topluluklar törü (işte bu söz ''devlet'' demektir) içinde yer alıyordu, ama hem baş [yönetim] hem de sü [ordu] hep Türklerden oluşuyordu. Her işe, yine biz koşturuyorduk. Kurtuluş Savaşını, yine yalnızca biz verdiğimiz gibi. Onlar, yalnızca tebaa oluyordu. Kendi işlerini yapıyor, vergi veriyor, yaşamlarını yaşıyorlardı. Aynı Osmanlı'da da yaklaşık benzer olduğu gibi; askerlik muafiyeti ve devamı, bu bilgide yanılmıyorsam şu an. Bunların hep yansıma olduğunu düşünüyorum. Ama yurt da, coğrafya da hep ''Türk'' idi. törük ili törüsi = Türk ili/ülkesi ve devleti. törük yir subu = Türk yer ve suyu = Türk toprağı/yurdu/ülkesi. törük teŋrisi yir subu = Türk'ün gökyüzü ve yeri suyu = Türk ülkesi/memleketi. Bunlar kaynaklarımızda kendimizin yaptığı tanımlardır. Kimin Türk olduğu da bellidir. Diğerleri de zaten adlarına göre tanımlanmıştır: tokar. Tohar. soğdak. Soğdlar. Ve devamı.

İşte biz, böyle böyle, bugünlere geldik. Ve bu gelenek, son zamanlarımıza kadar geliverdi. Bugün de başka olduğu söylenemez. Türk Türk ile evlenir. Olması gerektiği gibi. Böylesi sağlam gelenek ve anlayışlara sahip olmasaydık, erimiş gitmiştik belki de. Zaten milyonluk Çin'le hep gerilim içerisinde oup, üstelik bir de kırın ağır koşullarında yaşayıp, 682 gerçekleşene kadar değişik istiklâl mücadeleleri verirken Çin'e karşı kıtlık açlık nedeniyle dahi başarısız olabilen, kendine özgü yapısı, gelenek ve anlayış ile bakış açıları olan insanların bu değerleri yaşatması ve taşıması kadar da doğal bir şey de olamaz(dı). Tonyukuk buna da dikkat çekmiş, ve eğer ki Budizm'e girilip büyük kentler, kaleler yapılırsa, yok olunacağını söyleyip Bilge Kağan'ı bundan caydırmıştı. Uzun süre dış siyaseti o belirlemişti. Yine boyların birlikteliği ve çalışması. Sağlam gen yapısına sahip olmamız da bu sözünü ettiğim törelerden ve devamı nedenlerden kaynaklanmaktadır. Vatanımızı ve milletimizi bunca sevmemiz, buralardan gelmektedir. Bütün dünyanın bilik gütmüş olduğu ya da güttüğü ırkçılık başkadır, menfidir, olumsuzdur; kendi varını değer görüp korumak ve ona göre davranıp yaşamak başkadır. Yeryüzünün üzerine oturduğu bir düzeni vardır. Bu düzen bozulursa, her şey bozulur. Ve buna biyolojik gerçeklik, yani ırk gerçeği de dahildir. Bir insanı kendinden birisiymiş gibi sevip saymaya her zaman evet, ki biz böyle insanlarız zaten, ama onun kendinden olmadığını unutmaya hayır. Bunu inkâr etmenin bir anlamı yoktur ve etmek de aksine zarar getirecektir. Bozulma getirecektir. Ve bunun, özellikle şu günlerde asrın en büyük tehlikesiyle karşı karşıyayızken ve bu konuda kaygı tedirginlik gün geçtikçe haklı gerekçeler nedeniye artarken, ne demek olduğunu, sanırım hepimiz, hepiniz daha iyi anlayabilir, kavrayabilirsiniz. O bilik, ve diğer, insanların gen havuzu malumdur. İçinde asırların getirdiği sorunların, bakış açıların kodlarının bulunduğu ve birçok şeyin kuşaktan kuşağa aktarılığı bir gerçektir. Eğer siz bir uygulamanın sağlıklı çalışmasını ve amacına ulaşmasını istiyorsanız, onun için sağlam bir zemine gerek duyarsınız. Bu sağlam zemin örneğin bu yazılıma uygun bir işletim düzeneğidir. Yoksa, ne yapsanız nafiledir. Temel bozuksa, daha doğrusu gitgide bozulursa, bir şeylere dikkat edilmez, yaşamın gerçekleri kavranmazsa, o temel üzerine bir şey inşâ edemezsiniz. Bu yaşamda bütün olgular birbiriyle iç içedir, bitişiktir. Bir diğerini diğerinden ayırmak olası değildir. O yüzden Türk kültürü, geleneği, uygarlığı ve dilinden söz ederken, bizim kendi somut varımızı unutmaya yer ve hakkımız yoktur. Hepsi birbirini tamamlayan şeylerdir.

O yüzden bu gerçeği ulusça iyice idrâk etmemiz ve ona göre davranmamız gerekiyor. Sözlerinizde bu ayırdım açık olmadığından, hatta ikisini [ırkçılık ve ırk temelinde yaşam; sonuncusunu böyle adlandırabilirsem, konumuz ve neyi anlatmaya çalıştığım açık] birbiriyle belki de istem dışı olarak ilintilendirdiğinizden, bunları söylemem gerek olmuştur. İkisi bambaşka şeylerdir ve özellikle tam şu günlerde, bu anlattıklarıma özellikle dikkat edilmelidir.

Ayrıca, bir de dilimizde Türkçe bilmeyenler/konuşmayanlar için özel bir sözcüğün var olması da, sumlım, düşündürücüdür. Yine, adaş sözünün temelde büyük olasılıkla atdaş olması ve bu at sözünün burada kişisel ''ad''ı değilde, boy, oğuş adını yani üye olunan aileyi/yeri anlatıyor olması ve bunun ''arkadaş, dost'' anlamıyla karşılanması da, yine kimi komularda bize ışık tutar sanısındayım.

Bir şeyleri iyi araştırıp öğrenmemiz gerekiyor. Bugün pek çok şeyi ya hiç bilmiyoruz, ya yanlış biliyoruz, ya da çok yüzeysel biliyoruz. Ben, gücüm yettiğince bu dernekte denk geldiğim yanlışları düzelteceğim. Bu bağlamda bu başlığın ve genel olarak şahsımın, yazdıklarımın izlenmesi ve önemsenmesine çok mutlu olduğumu belirtmek istiyor ve bunun için hepinize de teşekkür ediyorum. Bunun devamını diliyorum, nitekim verebileceğim çok şeyin olduğuna inanıyorum.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 01 Oca 2017, 02:47 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 02 Kas 2014, 14:55
Mesajlar: 2469
Yaş:
Türk milleti, diğer milletleri hiçbir zaman aşağılamadı diyoruz; bu doğrudur. Çünkü inanç sistemi de buna müsait değildi. Türk milletinin tabiat anaya büyük saygısı ve bağlılığı vardı. Gök Tengri inancına göre tabiatta ki bütün canlı-cansız varlıkların ruhlarının olduğu ve bu nedenle de kutsiyet yükledikleri bilinmektedir. Hatta o kadar ki, Kaşgarlı Mahmut; ‘’ Türkler büyük bir ağaç gibi göze büyük görünen her şeye TENGRİ (TANRI) adını verirler’’ şekilde aktardığı ifade edilir. Buradan da anlıyoruz ki, Türk milletinin inanç kökleri sosyal dokusunun bir yansımasıdır. Çiçekten böceğe; ağaçtan, ağacın dalındaki kuşa kadar hürmet gösteren Türk milleti; doğayla barışık yaşam şekilleriyle kendilerine göre toplum düzeni inşa etmişler ve bu toplum düzenini de birtakım kurallara bağlamışlardır. İşte bunların tamamına TÖRE diyoruz. Taşa, toprağa, kurda, kuşa kutsallık yükleyen Türk inanç siteminin diğer insanlara hor gözle bakması elbette beklenemezdi. Çünkü yaşam tarzları buna müsait değildir.

Peki, şu üstün ırk muhabbeti nereden çıktı?

M.Ö. XV. Yüzyılda Baltık kıyılarından aşağılara inerek Güney Rusya ve oradan da İran coğrafyası üzerinden Hindistan’a kadar uzanan bölgeye; kendilerine ARYA(SOYLU) adını veren topluluklar göç etti. Bu Aryalar zaman içerisinde bütün bu coğrafyayı ele geçirdiler. Ele geçirdikleri bölgelere de kendi inanç sistemleri veya düşünce yapılarını naklettiler. Öyle aktarılmaktadır ki; kimi kaynaklara göre İran ve Hindistan’ a TANRI düşüncesini getirenler bu insanlardır. Mazdeizm, Mitraizm, Maniseizm, Mazdekizm gibi inanç sistemlerini İran ve bölgeye getirenler de bu Aryalar olmuştur. Bu inanç sitemleri ise köklerini Zerdüştlükten alırlar.

Türk milletinde ‘’Kast Sistem’’ hiçbir zaman olmamıştır. Bugün bile Hindistan da en ağır şekilde yaşana gelen Kast Sistemine göre; sistemin içerisinde ki her tabaka kendi içerisinde evlenir veya ona göre iş bulur. Mesela bir tüccarın oğlu (Vaişyalar) tutup da ben asker olacağım, memur olacağım (Kshatriyalar) diyemez. Veya bir işçinin oğlu (Şudralar) ben ‘’ İmam Hatip’ e (!) ‘’ gideceğim diyerek din adamı (Brahman) olamaz falan… Türk milletinin dışardan kız alıp vermesi veya vermemesi olayı ise başka bir gerçekliğe dayanır. Orada ''kan bozulmasın'' anlayışını bulamazsınız.

Uzun lafın kısası; Türk milleti bu anlamıyla IRKÇI olmamıştır. Öyleki bugün bile ne diyoruz; TÜRK MİLLETİNİ TÜRKLER YÖNETMELİDİR demiyor muyuz? Peki, bunu ırkçı olduğumuz için mi söylüyoruz? Elbette hayır, ulus devlet olduğumuz için söylüyoruz. Bakmışız ki; Türküm bile diyemeyeler, ülkenin anasını ağlatmıştır; ‘’Bir Türk evladı olsaydı, bunları kesinlikle yapmazdı’’ düşüncesinden hareketle TÜRK MİLLETİNİ TÜRKLER YÖNETMELİDİR diyoruz. Büyük Atatürk ise diyordu ki; Türkiye Türklerindir- Suriyelileri veya Yunanların değil (!)

Asıl mesele Türklük şuuruna erişebilmektir. Çünkü Türk milletinin genetik kodlarında -yukarda bahsedildiği gibi- doğaya ve insana saygı vardır. İnsana saygısı olanın diğerlerini hakir görmesi elbette ki mümkün değildir. Evet doğru, Türkler törelerine son derece bağlı insanlardı. Ancak törelerine bağlı olmak demek ırkçılık anlamına gelmiyor; töreye bağlılık anlamına geliyor.

_________________

Mustafa Kemal ATATÜRK


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 01 Oca 2017, 11:29 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Alıntı:
Türk milleti, diğer milletleri hiçbir zaman aşağılamadı diyoruz; bu doğrudur. Çünkü inanç sistemi de buna müsait değildi. Türk milletinin tabiat anaya büyük saygısı ve bağlılığı vardı. Gök Tengri inancına göre tabiatta ki bütün canlı-cansız varlıkların ruhlarının olduğu ve bu nedenle de kutsiyet yükledikleri bilinmektedir. Hatta o kadar ki, Kaşgarlı Mahmut; ‘’ Türkler büyük bir ağaç gibi göze büyük görünen her şeye TENGRİ (TANRI) adını verirler’’ şekilde aktardığı ifade edilir. Buradan da anlıyoruz ki, Türk milletinin inanç kökleri sosyal dokusunun bir yansımasıdır. Çiçekten böceğe; ağaçtan, ağacın dalındaki kuşa kadar hürmet gösteren Türk milleti; doğayla barışık yaşam şekilleriyle kendilerine göre toplum düzeni inşa etmişler ve bu toplum düzenini de birtakım kurallara bağlamışlardır. İşte bunların tamamına TÖRE diyoruz. Taşa, toprağa, kurda, kuşa kutsallık yükleyen Türk inanç siteminin diğer insanlara hor gözle bakması elbette beklenemezdi. Çünkü yaşam tarzları buna müsait değildir.

Peki, şu üstün ırk muhabbeti nereden çıktı?

M.Ö. XV. Yüzyılda Baltık kıyılarından aşağılara inerek Güney Rusya ve oradan da İran coğrafyası üzerinden Hindistan’a kadar uzanan bölgeye; kendilerine ARYA(SOYLU) adını veren topluluklar göç etti. Bu Aryalar zaman içerisinde bütün bu coğrafyayı ele geçirdiler. Ele geçirdikleri bölgelere de kendi inanç sistemleri veya düşünce yapılarını naklettiler. Öyle aktarılmaktadır ki; kimi kaynaklara göre İran ve Hindistan’ a TANRI düşüncesini getirenler bu insanlardır. Mazdeizm, Mitraizm, Maniseizm, Mazdekizm gibi inanç sistemlerini İran ve bölgeye getirenler de bu Aryalar olmuştur. Bu inanç sitemleri ise köklerini Zerdüştlükten alırlar.

Türk milletinde ‘’Kast Sistem’’ hiçbir zaman olmamıştır. Bugün bile Hindistan da en ağır şekilde yaşana gelen Kast Sistemine göre; sistemin içerisinde ki her tabaka kendi içerisinde evlenir veya ona göre iş bulur. Mesela bir tüccarın oğlu (Vaişyalar) tutup da ben asker olacağım, memur olacağım (Kshatriyalar) diyemez. Veya bir işçinin oğlu (Şudralar) ben ‘’ İmam Hatip’ e (!) ‘’ gideceğim diyerek din adamı (Brahman) olamaz falan… Türk milletinin dışardan kız alıp vermesi veya vermemesi olayı ise başka bir gerçekliğe dayanır. Orada ''kan bozulmasın'' anlayışını bulamazsınız.

Uzun lafın kısası; Türk milleti bu anlamıyla IRKÇI olmamıştır. Öyleki bugün bile ne diyoruz; TÜRK MİLLETİNİ TÜRKLER YÖNETMELİDİR demiyor muyuz? Peki, bunu ırkçı olduğumuz için mi söylüyoruz? Elbette hayır, ulus devlet olduğumuz için söylüyoruz. Bakmışız ki; Türküm bile diyemeyeler, ülkenin anasını ağlatmıştır; ‘’Bir Türk evladı olsaydı, bunları kesinlikle yapmazdı’’ düşüncesinden hareketle TÜRK MİLLETİNİ TÜRKLER YÖNETMELİDİR diyoruz. Büyük Atatürk ise diyordu ki; Türkiye Türklerindir- Suriyelileri veya Yunanların değil (!)

Asıl mesele Türklük şuuruna erişebilmektir. Çünkü Türk milletinin genetik kodlarında -yukarda bahsedildiği gibi- doğaya ve insana saygı vardır. İnsana saygısı olanın diğerlerini hakir görmesi elbette ki mümkün değildir. Evet doğru, Türkler törelerine son derece bağlı insanlardı. Ancak törelerine bağlı olmak demek ırkçılık anlamına gelmiyor; töreye bağlılık anlamına geliyor.
1) Buradaki teŋri sözü bir tür atıf olarak kullanılıyor. Kutsal, tanrısal, ulu anlamında. Söylüyorsanız, tam söyleyin. Eksik söylemeyin. Yukarıda söyledim. İnsanları yanlış bilgilendiriyorsunuz. Gören, ''İyi de, her şeye de Tanrı demişiz.'' sanır.

2) Öyle ''kız alıp vermesi vermemesi başka olaya dayanıyor... onu bunu, kanı bulamazsınız.'' diye kesik, ucu açık sözlerle söylediklerimi alttan alttan çarpıtmayın. Eğer değer ve erdemlerin yaşanması isteniyor, görülen ve edinilen görenek ve yapının korunup aktarılması gerekiyorsa, var olan ve bu değerleri taşıyan, taşıması beklenen ve bunun için var olan ve proğramlanan neslin yaşatılması isteniyorsa, ki istenen bu olmuştur, o halde elbetteki kendinden olanlarla birlikte olunacaktır, ki, bunun da yolu kandır. Nesli korumaktır. Osmanlı padişahlarının durumu ortada. Fatih büyük bir kimsedir, ama devlet kademelerindeki Türkleri boşaltıp, yaşanan ve yaşanacak olaylara neden olmuştur. Sonrası ise malum. Bütünüyle Türk duyan bir kişi bunları yapabilir miydi? Böyle öngörüsüz ve bin tür soruna yol açacak davranışlarda bulunabilir miydi? Tarihten ne diye bunca yakınılıyor sanıyorsunuz? Bugün çağında Türk olmalarına ve Türkçe konuşmalarına karşın, ki bir hükümdarları hatta bu sürece direnmiş ama başaramamıştır, Bulgarlar niye Slav ve de üstelik ne garip cilvedir ki bize düşman? Sonra da yok şöyle oldu yok böyle oldu, yok Türkler yönetmeli diye yakınılıyor. Diğer yandan da ''Atatürk olmasaydı...''. Onun da ırk konusunda çalışmaları var. Neden acaba?

Bu söz ettiğim şeylerin olması için bir şeylere dikkat edeceksiniz. Öyle şuurla bilmem neyle geçiştirilecek işler değil bunlar. Yaşamın soğuk, apaçık gerçekleri. O zaman biz de bilimde ilerlemeyelim, çalışmayalım. Nasıl olsa imânımız var, o bizi kurtarır, öyle ya? Amerika'da Başkan olacak olan kişinin etnik mensubiyetinin bilinmesinin gerekliliği niye var sanıyorunuz?

Gidip onun bununla evlenip, düzeni bozup herhalde töreyi, yapıyı, değer ve erdemleri koruyup yaşatacak değillerdi. Dolayısıyla ''kan bozulmasın değil'' deyip ters türs, çelişkili ifadeler kullanmayın. Söylediklerim gayet açıktır. Herhalde sıvıya bakmıyorlardı. Hepimizin beyni yeterince tırmalandı bu gece, iyi şeyler söylemem.

Eğer bu kan, ırk konusu sizi rahatsız ediyorsa, ya konuya girmeyin, ya da olaya olayı daha iyi anlayabileceğiniz bir açıdan bakıp öyle değerlendirme yapmaya çalışın. Diğer bir bölümde de Kürtlerden için ''hamur'' birbirine girmiştir diye konuşuyordunuz. Ben öyle ''hamur'' istemem. Hiçbir Türk de istemiyor. Öyle Rumla, Gürcüyle, Ermeniyle, Kürtle, Lazla, Arapla, Çerkezle, Fransızla, Almanla, Çinliyle, Rusla, falancayla birlik olup gelenek, anlayış, huy, değer ve töre korunmaz. Bunun örneklerini biz tarihten çok iyi biliyoruz. Yukarıda bir düzenden söz ettim. Bu yüzden toplumumuzun üyesi olduğu dinin kitabında da ''Nesli ve ekini bozmayın.'', der. Genel bir tanım ve kuraldır bu. Yaşam böyledir çünkü. Değişik, ters bir benzetme olabilir ama güçlü bir örnek: Hiç arslanın sırtlanla birleştiğini gördünüz mü? İnsanlar, ırkları nedeniyle birbirlerinden üstün değillerdir, davranışları, erdemleri ve bilim ile uygarlık konusunda ne kadar ileri vardıkları doğrultusunda üstündürler; ancak bütün bunlar da, DNA denen bir şeye kodlanıyor ve aktarılıyor. Siz bunu bozarsanız, o zaman başınıza belâ alırsınız. Ayrıca, yine, kişioğlunun tek bir topluluk değil, değişik yapıda ve dilde topluluklara bölündüğünden ve bunun, onların birbiriyle tanışmasından ötürü yapıldığından söz edilir, konuya ek olarak. Başka başka olunacak ki, bir tanışma söz konusu olacak. Bir anlam, yaşanmaya değer bir anlam olacak. Siz, olacaksınız. Benlik, olacak. Bu benliğin korunması da değişik yollardan geçiyor, tek bir olguya asla indirgenemez. Böyle bir şey yok. Ne diyor yine bu kitapta? ''Birbirinizle hayırlarda [iyiliklerde, bilim irfanda, uygarlıkta, bilgi ilimde] yarışın.'' Bugün toplum niye bunca sorunlu? Bugün neden güçlü kültürel bir kimlik yok? Çünkü toplum tüm değerlerine tümden bütünden sahip çıkmıyor. Bu yüzden millî bir ülkü yok. Ve bu yüzden de ne devlette istikrar var, ne de sağlıklı bir biçimde bilimde uygarlıkta ilerleyebiliyoruz. Düzen korunmazsa, başa belâ gelir. Bana ben olarak gerek. Diğerlerini istemem. Bu örneğin olayın, bir bakış açısı. Çok da mantıklı ve doğru bir açısı.

Yok eğer öyle değilse, gidin, gidilsin, Yahudiyle, Fransızla, Kürtle, Rumla, Almanla, Ermeniyle, Gürcüyle ve devamıyla evlenilsin. Çok insan var bu yeryüzünde. Hepsiyle de evlenelim. Güzel bir mozaik ve karma olalım. Çok güzel Türklük şuuru veririz biz onlara. Sonra onlar da bizi çok güzel yönetirler. Aynı Osmanlı'daki gibi. Değil mi?

Dün babam, Ata'nın, 1977 yılında okuduğu ya da denk geldiği bir kitapta, bir el yazısına denk geldiğinden söz etti. Teyidim yok, işittiğimi aktaracağım. Aktarıma göre demiş ki, ''Ordu'dan sonra gelen bölgedeki insanlar İslâm'a kendi istekleriyle girmemiştir. Bunlar ileride bu vatana ihanet edecekler. Onlara dikkat edin.'' Yani bir yerde uyruklarına dikkat çekmiş. Sözü birebir bilmiyorum, öyle aktardı ve ben de ilk kez işittim.

Bugün Karadeniz'de bir Halkların Birleşik Devrim Hareketi Terör Örgütü diye bir şey var. Niye acaba? Nasıl zemin ve barınak buluyorlar? 15 Temmuz öncesi ve özellikle sonrası azımsanmayacak eylemde bulundular, şehitlerimiz oldu. Şu an hiç ses selek var mı bu konuda?

Türk'e ve Türklüğe yapılan hamleler sonucu, birilerinin özlerinde, içlerinde gevşeme daha doğru deyimle benim anladığımca bir rahatlama meydana geldi. Herkes tek tek dökülmeye başlıyor. Bu yaşadığımız dönemin tek hayrı bu. Türk olmaktan utanacak olanlar, bayrak değiştirmek isteyenler..... Yıllardan beri tanıdığımız, esasında da sevdiğimiz bir adam, bizi de pekâlâ seven bir ada, Trabzonlu, ''Ben soyumu, atamı, nereden geldiğimi ne olduğumu falan bilmem arkadaş.'' diye sözler etmeye başladı. Aynı Recep Tayyip Erdoğan gibi. Niye acaba? Ne oldu da bu insanlar birden bire başka bir yüz göstermeye başladılar? ''Ben aslen Kürdüm.'' diyenler, hatta örgüte eğim göstermeye başlayanlar, Alevî olduğunu bildiğimiz kimselerin ''Bana göre soykırım ne var ne de yok. Yani yok da diyemeyiz.'' demeye başlayanlar? Soydur çeker demişler. Çünkü genel ortamın psikolojisi gevşeyip özler rahatlayınca, bir takım şeyler artık gün yüzüne çıkmaya başlıyor. Ayrıca Trabzon'da bulunan çok dürüst ve yakın bir tanıdığım da, oranın insanı üzerine bana çok şey söyler. Rize'ler filan da zaten malum.

Yine Osman Turan, Selçuklu dönemi üzerine çalışmalarında, Ermenilerin, Kürtlerin, ta o zamandan beri bizi istemedikleri, bu tür alerjinin ta o zamanlardan beri geldiğini yazar, anlatır. Ermeniler hatta, tarihi, kayda geçtiklerinde tahrifât yapacak kadar ileri giderler; oysa tam da bu çağdadır, Alp Arslan'ın gelmesiyle az çok sevinmeleri. Çünkü Djogenes 10.000 Ermeni katletmişti. Yine bu çağlardan önce de, onları Bizans'a karşı koruyan bizimkiler olmuştur, Türk Kağanlığı çağında bizimkiler ta Kırım'a kadar geldiklerinde -öyle olsa gerek-. Hani, nerede bu kardeşlik, bu ''hamur''? Bu sözde maya? Günümüzde farklı mı? Gizlendiler bile. Daha geçen bir Ermeni'nin ailesiyle vaftiz olduğunu, ''Kimliğimizi artık gizlemeyeceğiz.'' diye sunuşta bulunduğunu, haberlerde okudum. Bütün bunlar ne demektir sizce? Yeniçeriler? Unuttular mu? Unutmadılar. İyi insan iyi insandır, o ayrı bir konudur. Ama bir şeyleri ayırt etmesini bilmek gerek.

Yani!

Acaba diyorum. Hiç mi akıllanmayacaksınız?

Uyanın, uyanın.

Sizi bilmem. Ama bu ulus, bu Türk denen kavim, diğerleri kendini nasıl koruyorsa, kendini koruyacaktır. O yüzden zorakî sözlerle zorlamayın. Bir dahakine böyle yazmayacağım. Böyle saçma sapan şeylere tahammülüm yoktur benim.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 01 Oca 2017, 13:42 
Çevrimdışı
Süvariler

Kayıt: 02 Kas 2014, 14:55
Mesajlar: 2469
Yaş:
Alıntı:

Yani!

Acaba diyorum. Hiç mi akıllanmayacaksınız?

Uyanın, uyanın.

Sizi bilmem. Ama bu ulus, bu Türk denen kavim, diğerleri kendini nasıl koruyorsa, kendini koruyacaktır. O yüzden zorakî sözlerle zorlamayın. Bir dahakine böyle yazmayacağım. Böyle saçma sapan şeylere tahammülüm yoktur benim.
Şayet bir konu üzerinde fikir alışverişinde bulunacaksak yukarda ki üslüpla olamaz; bunu baştan söylemiş olayım. Kaldıki Türklük konusuna en az sizin kadar meraklı bir insan olarak; kendi ulaştığım doğruları aktarmaya hakkım vardır. Ne yani; sezin fikirleriniz tam doğru da bizim söylediklerimiz tamamen yanlış mı (!) böyle bir şey olamaz... Sosyal Bilimlerde tam doğru veya tam yanlış diye birşey yoktur. Bu Matematik değildir, Fizik hiç değildir. Türk milletinin kökleri tam olarak açığa çıkarıldı da bizim mi haberimiz yok (!)

Tartışmayı, özellikle bilenlerle taryışmayı çok severim. Bilen insana da saygım vardır. Teoride bilen insan, bilinçli insandır. Bilinç, bilgiden beslenir. Ancak bilginin sonu da yoktur. Sonsuz denilen kainatta, 13.5 milyar yaşında ki evrende, 4.5 milyar yaşında ki dünyada yaşıyorken; 80-90 yıllık fanî hayatımızla ne kadar sağlıklı bilgiye ulaşabiliyoruz ki? Dünyada ki bütün arkeolojik kazılar tamamlandı; saha araştırmalarının tamamı yapıldı, elde edilen sonuçların tamamı akıl süzgecinden geçirildi de; en sonunda ulaşılan katî bilgiyle mi konuşuyorsunuz?

Türklük konusunda ne kadar hassas bir insan olduğumu size şöyle anlatabilirim. Yıllar süren araştırmalar sonucunda kendi soyumu-sopumu 1500 yılına kadar götürmeyi başardım. Oğuzları Boz-Ok koluna bağlı Beydili Boyundan geliyoruz. Soyumuz Horasana dayanmaktadır. Horasan erenleriyle birlikte Anadoluya gelen ve Anadolu' yu Türkleştiren şerefli bir Türk boyunun neferleriyiz. Türk boyları Selçuklu ve Osmanlı iskân politikası gereği olarak Anadolu' nun çeşitli yerlerine dağıtılmıştır. Mesela size sormuş olsak; nereden gelip nereye gittiğinizi biliyor musunuz? Aslında benim için bunların hiç bir önemi yoktur. Mesele şuur meselesidir. Kendini Türküm diyen herkesi Türk olarak kabul ederiz. Ayrıca Türk demek büyük ölçüde Türkçe demektir. Türk millet, Türk olarak kalmayı başardıysa şayet Türkçe sayesindedir. Bu anlamda sizin Türkçe ve Türkçülük adına yapmış olduğunuz çalışmalar son derece yerindedir. Türküm diyen kişinin Türkçeye gereken önemi vermemesi düşünülemezdi. İşte bu da bir bir şuur hâlidir.

Atatürk' de Türkçükük konusunda araştırmalar yaptı diyorsunuz- tabiki yapacaktı, ulus devlet kurmaya çalışıyor. Bir Sovyet düşünürü şöyle diyor;

''Kurtulan halk, yalnız ulusal ve antiemperyalist devlet kurmakla ve ulusal ekonomi ile yetinmez; ulusal tarih ortaya koymak zorundadır. Çünkü tarih halkın ruhudur'' diyor. Bir Bolşevik bile bunu söyleyebiliyor- Çünkü hakikat budur.

Ez cümle, fikirleri hakikatin terazisinde tartacaksak, tartışmaya her zaman varım lakin tehtid varî şekilde '' bir daha ki sefere bu şekilde cevap vermem'' diyorsanız; bu üsluba da ben gelemem.

_________________

Mustafa Kemal ATATÜRK


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 01 Oca 2017, 18:20 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Alıntı:
Alıntı:

Yani!

Acaba diyorum. Hiç mi akıllanmayacaksınız?

Uyanın, uyanın.

Sizi bilmem. Ama bu ulus, bu Türk denen kavim, diğerleri kendini nasıl koruyorsa, kendini koruyacaktır. O yüzden zorakî sözlerle zorlamayın. Bir dahakine böyle yazmayacağım. Böyle saçma sapan şeylere tahammülüm yoktur benim.
Şayet bir konu üzerinde fikir alışverişinde bulunacaksak yukarda ki üslüpla olamaz; bunu baştan söylemiş olayım. Kaldıki Türklük konusuna en az sizin kadar meraklı bir insan olarak; kendi ulaştığım doğruları aktarmaya hakkım vardır. Ne yani; sezin fikirleriniz tam doğru da bizim söylediklerimiz tamamen yanlış mı (!) böyle bir şey olamaz... Sosyal Bilimlerde tam doğru veya tam yanlış diye birşey yoktur. Bu Matematik değildir, Fizik hiç değildir. Türk milletinin kökleri tam olarak açığa çıkarıldı da bizim mi haberimiz yok (!)

Tartışmayı, özellikle bilenlerle taryışmayı çok severim. Bilen insana da saygım vardır. Teoride bilen insan, bilinçli insandır. Bilinç, bilgiden beslenir. Ancak bilginin sonu da yoktur. Sonsuz denilen kainatta, 13.5 milyar yaşında ki evrende, 4.5 milyar yaşında ki dünyada yaşıyorken; 80-90 yıllık fanî hayatımızla ne kadar sağlıklı bilgiye ulaşabiliyoruz ki? Dünyada ki bütün arkeolojik kazılar tamamlandı; saha araştırmalarının tamamı yapıldı, elde edilen sonuçların tamamı akıl süzgecinden geçirildi de; en sonunda ulaşılan katî bilgiyle mi konuşuyorsunuz?

Türklük konusunda ne kadar hassas bir insan olduğumu size şöyle anlatabilirim. Yıllar süren araştırmalar sonucunda kendi soyumu-sopumu 1500 yılına kadar götürmeyi başardım. Oğuzları Boz-Ok koluna bağlı Beydili Boyundan geliyoruz. Soyumuz Horasana dayanmaktadır. Horasan erenleriyle birlikte Anadoluya gelen ve Anadolu' yu Türkleştiren şerefli bir Türk boyunun neferleriyiz. Türk boyları Selçuklu ve Osmanlı iskân politikası gereği olarak Anadolu' nun çeşitli yerlerine dağıtılmıştır. Mesela size sormuş olsak; nereden gelip nereye gittiğinizi biliyor musunuz? Aslında benim için bunların hiç bir önemi yoktur. Mesele şuur meselesidir. Kendini Türküm diyen herkesi Türk olarak kabul ederiz. Ayrıca Türk demek büyük ölçüde Türkçe demektir. Türk millet, Türk olarak kalmayı başardıysa şayet Türkçe sayesindedir. Bu anlamda sizin Türkçe ve Türkçülük adına yapmış olduğunuz çalışmalar son derece yerindedir. Türküm diyen kişinin Türkçeye gereken önemi vermemesi düşünülemezdi. İşte bu da bir bir şuur hâlidir.

Atatürk' de Türkçükük konusunda araştırmalar yaptı diyorsunuz- tabiki yapacaktı, ulus devlet kurmaya çalışıyor. Bir Sovyet düşünürü şöyle diyor;

''Kurtulan halk, yalnız ulusal ve antiemperyalist devlet kurmakla ve ulusal ekonomi ile yetinmez; ulusal tarih ortaya koymak zorundadır. Çünkü tarih halkın ruhudur'' diyor. Bir Bolşevik bile bunu söyleyebiliyor- Çünkü hakikat budur.

Ez cümle, fikirleri hakikatin terazisinde tartacaksak, tartışmaya her zaman varım lakin tehtid varî şekilde '' bir daha ki sefere bu şekilde cevap vermem'' diyorsanız; bu üsluba da ben gelemem.
1) Tarih; veri, bulgu, kayıt demektir. Kaynak demektir. Bu varsa, ve biz buna sahipsek, bunlar da gerekli kıyaslardan süzgeçlerden geçirilmişse, o zaman söz konusu ne ise o şey için biz ''Evet, o öyledir.'' deriz, diyebiliriz. Çünkü öyledir. Beni tozduran ve öfkeden çatlatan -özellikle de böylesi bir gecede- neyi anlatmaya çalıştığım apaçık ortada iken sizin olayı bambaşka yerinden anlayıp ''kan değildir'' demeniz.

2) Ben her türlü kimseyle konuşur, danışır, tartışır, bilgi verir, bilgi alırım. O dangalak metinsarıcali denen her konuya dalan, Türk kültürü konusunda özellikle de sanki trollemeye, aşağılamaya çalışan ne yidüğü belirsizini bile, dediğinin gerçek olabileceğini söylemek, daha doğrusu onun şahsında herkese bilgi vermek adına, kâle almış bir insanım. Ve bunu yaparken de esasında bütünü gözetmiş durumdayım. Beni tanıyan çok iyi tanımıştır. Ben ben gütmem. Bilmiyorum dediğimde de, bilmiyorumdur. Bilmiyorsam da bilmiyorum derim. Ama apaçıklığa karşın herhangi birisi başka şeyler söyler, olayı açık olmasına karşın başka türlü anlarsa ve bunu da ifadede kesin cümlelerle anlatırsa, o zaman ben diğer yüzümü gösteririm.

3) Atatürk de bu konularla ilgilenmiştir derken, soybilimini kast ettim. Cümlemin bağlamı açık.

4) Söyledikleriniz yanlış demedim. Tam aksine büyük oranda doğruydu ve yanlış olan ilk belirttiğim nokta ile kan olayı idi, ona değindim.

5) Konuyu kökene neden getirdiniz, anlamadım. Kökenle ilgili tek bir söz etmedim ben.

6) Evet, nereden geldiğimi biliyorum. Oğuz'uz. Bunu binlerce yıllık, yalnızca Türk bölüklerinin -daha doğrusu yalnızca Oğuzların- ağzında/lehçesinde olan, olabilen sözleri bugün de koruyup ve konuştuğumuz ve buradan anladığım gibi, nereden nereye geldiğimizi de biliyorum. Madem anlattınız, ben de anlatayım. Bize Küpçüoğulları derler. Herkes bizi köyde yörede yurtta böyle bilir. Söyleye söyleye dilde ''güççüoğulları''na bile dönüşmüş. Olmuş yani hayli. Ordu Fatsalıyız ve Osmanlı tutanaklarında Ünye kâzâsına/sancağına gelen Küplü ile Küplüce adında topluluklar vardır. Oraya iskân edilmişler anlaşılan. Bugün, kaldığımız köyün çevresinde, Küplüşen adında ve benzer köy adları olduğu gibi, çevredeki arazilerin [fındık ocak yerleri], yamaçların vb. yerlerin adları da hep bugün o anlamlarıyla bilinmeyen Türkçe sözlerdir. Boyumuzu aslımızı henüz bilemesem de, aslımız Türkmenistan'a dayanır. 2001 yılında Azerbaycan'dan araştırıp da bizi bulup gelen akrabalarımız var. Onlar, asıl bütün birimimizin [sülâle, oğuş] Türkmenistan'dan Azerbaycan'a, oradan da bu ailenin üyelerinin bir kesiminin Türkiye'ye göç ettiklerini saptamışlar. Bu asıl çıkış yerinden göçün gidişin somut tarihlerini henüz araştıramadım, gündemimde daha önemli konular var, ancak bu işin içinde sürgün olaylarının da olduğu söyleniyor. Özellikle bu iki topluluğun Türkiye'ye hangi tarihte söz konusu kâzâya geldiklerini de saptayamadım, o uzaktan gelen akrabaların da yanında ben bulunmuyordum, babam ve akrabalarımdan dinledim. Bu kâzâdan da İstanbul yönlerine de gidenler olmuş.

Atalarımdan bölgede bizi istemeyen Ermenilerle çarpışan ve onlara hanyayı konyayı gösteren, Kara unvanını hak eden, adamlar da vardır. Ve bunu tek başına üç kişi yapmışlardır. Çünkü o bölgede çağında Ermeniler de varmış. Hoş, bunların arkaları da az çok bugün varlar ve bize karşı bazen hayli kaşınırlar.

Tonla kaynak vardır bende. Görülmek isteniyorsa, onları da gösteririm. Bir yerden uydurmuyorum. Araştırdım, dinledim, okudum, kaynaklara baktım. Konuştuğumuz dili tarttım ettim. Biliyorum, yani.

7) Madem öylesiniz, sizden de yukarıda anlatmış olduğum tutumu beklerim. Öyle önemli olan Türklük şuurudur diye geçiştirilecek bir konu değil bu. O zaman buyrun, evli değilseniz şayet, bir Arapla, bir Rumla, bir Rusla evlenin, yahut varsa kızınız ya da oğlunuz evlensin. Bakalım diğer üye ne kadar Türklük şuurundan yana olacak? Daha doğrusu, bunu ne kadar benimseyecek hatta benimseyebilecek? Ben örneklerini çok ve de çok iyi biliyorum. Almanya'da yaşıyorum sonuçta. ''Türkçe sayesindedir'' demek de, yukarıda anlattığım onca örneği hiçe saymaktır. Hiç incinmeyin, amacım da yaralamak değil, ama ne söylendiği konuşulduğu bilinmeli. Çelişiyorsunuz. Beni de ve eminim ki birçok başka kişinin de gereksiz yere yayın tozunu koparmamıza neden oluyorsunuz.

Ez cümle. Ne konuştuğumu çok iyi biliyorum ben. Nerede nasıl oturup kalkacağımı da. Atsız'ın bu konuda da çok güzel bir sözü vardır. Meâlen, ''Eğer kızlarınızın oğullarınızın Arapla, Kürtle vs. evlenmesini istemiyor, Türk devletinin başına yabancı uyruklu kişilerin geçmesini istemiyorsanız, ırkçısınız demektir.'' Buradaki ırkçlıktan neyin kast edildiği açıktır. Birilerini aşağılamak değil. Birilerinin kanını alıp DNA testi yapmak değil. Kafasını ölçmek hiç değil. Ama neyin ne olduğunu da, biz çok, ama çok iyi biliriz. Örnek vereyim. Bugün doğuda binlerce Kürtleştirilmiş Türk kökenli insanlardan söz edilir. Yusuf Halaçoğlu bunun başında gelir, bu konunun. Bundan dolayı zaten yanılmıyorsam bir hayli de hırpalandı. Öyle ya, doğruyu söyleyen 9 köyden kovulurmuş. Zaten cemaat/aşiret adlarından bile belli oluyor.
O bayrak taşıyanlar, gerçekten ''Bu ülke bizim.'' diyenler var ya, işte hep bu insanlar. Bundan adımın Caner olduğu kadar eminim. Bu DNA denen şeyi, ve neye muktedir olduğunu çok küçümsüyorsunuz. Yaşamın gerçek bir olgusunu görmezden geliyorsunuz. Ama bunu yaparken de, aynı anda bilimden, milyar yıllık geçmişten söz ediyorsunuz. Bu gen araştırmalarının ne gösterdiğini, dinazorlar çağından beri bile bugünkü dirilerde benzer güdü ve davranışlara neden olduğunu ya da benzer şeyleri hiç mi duymadınız, okumadınız? İnsanda bu çok mu başka? Ne anlatmaya çalışıyorum ben dün geceden beri? Onca verdiğim örneğe karşın, hâlâ ''şuur'' diyorsunuz. Bu iş aynı şu geçenki ''Bireysel Silahlanma'' konusuna döndü. Orada da dil döktük, böyle olsa siz ne yaparsınız, şöyle olursa ne edersiniz diye, rahat 3-4 kere benzer yanıtlar geldi. Ama elle tutulur yanıtlar değil. Sonunda da susuldu.

Kısaca, herkes yukarıdaki verdiğim örnekle ne demek istediğimi çok ama çok iyi anladı.

Bunu bu kadar anlamak zor değil. Hâlâ Türklük şuuru deyip durmayın, lütfen. Bunun ne kadar önemli olduğunu en iyi bilenlerden takdir edersiniz ki birisi de benim. Aksini iddia etmedim iddia edecek kadar beyinsiz kafasız akılsız değilim. Benim kısaca dediğim, diğeri de asla göz ardı edilemezdir. Bu kadar basit. Bunu anlamak zor değil. Birbirimizi yormayalım.

Ben faşist filan değilim. Birilerinin anladığı anlamda ırkçı hiç değilim. Ama ben yalnızca benden olanı düşünür, benden yana olandan yana olurum. Ve de, yaşamın dinamiklerini çok iyi kavrayan bir insanım. Gerçekçi bir insanım. Tutup da konuyu yalnızca şuura indirip, ''Önemli olan bilinçtir ve Türkçe konuşmaktır.'' diyecek kadar öngörüsüz ve bilinçsiz değilim. Bunu size itham etmiyorum şimdi, ama bunu anlamada diretiyorsunuz. Değilse bu olay böyle, e o zaman bunca Suriyeli'den, bunca Arap'tan, bunca gizli kripto Ermeni'den, hep ''çoğalıyorlar, ürüyorlar'' denilen Kürtlerden neden rahatsız olunuyor? Ee, madem ki olay şuur, haydi, hep birlikte bunlarla evlenelim? Sorun etmeyelim. Sıkıntı çıkarmayalım. Kaygılanmayalım. Bunlar, şu an zaten yaptıkları gibi, düzeni, ahlakı bozuyor, bozacak, demeyelim. Nasıl olsa şuuru veririz, hiç de oralı olmamalarına karşın, her yerde Arapça tabela asmalarına, buranın insanına ve değerlerine zerre saygı etmemelerine karşın; değil mi?

Ne anlatmak istediğim bal gibi ortada. Ve herkesin de aynı düşündüğünden, sizin bile, eminim. Birisi de desin ki bana bu sözler haksız, bu sözler gerçekleri yansıtmıyor..

Türk varlığını her anlamda; değerleriyle, mukaddesatıyla, ve evet, maddi varlığıyla korumak için ne gerekiyorsa, yapacak, elimizden geleni ardımıza koymayacağız. Sokakta bulmadık bunları, kendimizi. Bunu herkes, dost düşman belli bilsin.

*

Ek Bilgi: Yalquzaq ya da diğer ilgili kişiler bu dediklerim -göç vs.- konusunda bilgiye sahiplerse, belirtmeleri beni çok mutlu eder.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 02 Oca 2017, 17:05 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Kırgızistan'da Taş Balbal ve İnsan Biçimli Heykeller, Oktay Belli, Arkeoloji ve Sanat Yayınları.

Resim
Resim


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 05 Oca 2017, 20:57 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
sağrı. Post. Herhangi bir şeyin derisi ya da yüzeyi. Nitekim yer sağrısı: yeryüzü, denir. kişi sağrısı yüz: İnsanın postu yüzüdür. - çünkü yüz, sıcak ve soğuğa daha çok karşı olduğu için en sert ve kalın deridir.

sagun. Karluk başçılarına verilen, saygı belirten bir ünvan. Türk hekimlerine de ata sagun denir.

samduy. Sıcak ile soğuk arasında bir sıcaklığa sahip her türlü yemek.

saq saq. Askerlerin arasındaki bekçilerin yaklaşan düşmana karşı kalenin, mevzilerin ya da atların savunulmasında hazır olunmasını buyurmak için kullandıkları bir deyim. saq saq: Hazır olun! saq er: Zekî ve tetikte kişi.

saqa. Dağın etekleri.

saqaq. Çene.

saqlıq. Tetikte, uyanık olma durumu.

sarıçga. Çekirge. Tembel ve uyuşuk bir adam da buna benzetilir ve sarıçga er denir.

sarmaçuq. Bir tür şehriye. Hamur, nohut büyüklüğündeki parçalar halinde kesilir; et suyuyla karıştırılarak hastalara ya da hastalanmak üzere olanlara yedirilir.

sarqım. Kırağı.

satma. Bağ bekçisinin geceleri çevreyi gözlemek ve barınmak için kullandığı, ağaç üzerine yapılan bir tür kulübe.

sayram. sayram suw: Sığ su.

selçük*. Günümüz sultanlarının büyükbabasının adı. Ona selçük sü başı da denirdi.

*Selçuk adının doğru biçimi.

sen. Sen. Türkler bu sözcüğü çocuklar, uşaklar ya da sözcüğü kullanan kişiden yaşça ve ya mevki olarak daha aşağıda olanlar için kullanırlar. Saygı duydukları ya da mevki sahibi kimselere seslenirken z'yle (ze) siz derler. siz sözcüğü çoğul anlamda da kullanılır ve bu kullanım kurala uygundur, çünkü siz topluluk bildiren bir sözcüktür.

sengeç. Fındık büyüklüğünde, tatlı, kırmızı-beyaz renkte bir elma türü.

serdi. ol ser-di: O (bir işte) sabretti/dayanıklık gösterdi/sıkıntıya göğüs gerdi.

serindi. er ışqa ser-in-di: Adam, aslında onun istediği işi alanların arasında sabırla kendine hâkim oldu/dayanıklık-güç gösterdi ve rehavete kapılmadı.

DLT.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 06 Oca 2017, 23:17 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
soqar. Her türlü boynuzsuz diri. Şakakları dışında başının üstü kel olan adam - Türklere özgü saç kesimi. soqar koy: Boynuzsuz koyun.

soqarlaç. soqarlaç börk: Uzun bir başlık.

soqu. Havan.

söğlünçü. Ateşte pişirilmiş et [ızgara].

söğüş. Ateşte pişirmeye uygun oğlak ya da kuzu. Oğuz lehçesi.

sökmen. Savaşçılara verilen, saygı belirten bir ünvan; ''düşmanın saflarını kıran, yarıp geçen [söküp atan] kimse'' anlamına gelir. Bu sözcük, sökti neŋni: O, bir şeyi kırdı, yardı ifadesinden gelmektedir.

sökmenlendi. er sökmenlendi: Adam savaşçı giysilerine büründü ve onlardan biriymiş gibi davranmaya başladı.

söl. Ağacın nemliliği ya da etin tazeliği. söllüğ et: İyice pişmemiş olan, hâlen içinde kan pıhtıları olan et. Şu atasözünde de geçer: söğüt söliŋe qadıŋ qasıŋa: Söğüt için tazelik, kayın için sert kabuk uygundur - söğüt taze dalları, kayın kabuğu için (kullanılır).

sörçük [sörçek]. Akşam sohbeti, toplantısı.

söz. Söz, kelam, konuşma.

sözledi. ol maŋa söz sözledi: O bana söz söyledi, (bir) kelam etti.

subı. Uzun ve sivri olan herhangi bir şey. Bir adamın başı yuvarlak değilse ona subı baş denir.

subran. Uzun ya da yüksek olan herhangi bir şey; örneğin bir minare ya da benzerleri.

suburgan. Gömüt, mezar odası.

suç. Bir yere çarpıp geri dönen (ve bu hareketi düzenli olarak yapan, yani zıplayan) bir şeyin çıkarttığı sesin yansıması. qılıç suç qıldı: Kılıç sıyırıp geçti. er suç qıldı: Adam buyruklara uymayı reddetti.

suğnaq. Bir Oğuz kenti.

suğut. Baharat, pirinç ve etin bağırsağa doldurulmasıyla yapılan sucuk; pişirilir ve yenit.

suma. Filizdeki buğday tanesi kurutulur ve öğütülür, daha sonra bundan bulamaç ya da ekmek gibi bir şeyler yapılır; bira mayası yapımında kullanılan filiz hâlindeki arpaya da suma denir.

sun. sun kişi: Uysal ve iyi huylu kimse. Sun kimse.

sundı. ol maŋa etmek sundı: O bana ekmek sundu.

sunı. Evin kirişleri.

sunu. Kişniş tohumu.

suŋqur. Yırtıcı kuşlardan birinin adı.

suqım. Çam kozalağı biçiminde kesilerek içi oyulan, daha sonra üç yanından delinerek oka takılan bir ağaç parçası; oktan ıslık gibi bir ses çıkmasını sağlar. baqır suqım: Mars gezegenin adı.

suqtu. Karaciğer, et ve baharatların bağırsağa doldurulmasıyla yapılan sucuk; daha sonra pişirilir ve yenir.

surqıç. Kılıç, hançer, bıçak gibi şeyleri kabzalarına yerleştirip yapıştırmak için kullanılan reçine.

suvıq. İçine su katılmış olan herhangi bir sıvı; yoğurt ya da pekmez suyla seyreltildiği zaman bu sözcük kullanılır. suvıq yoğurt: Cıvık/sıvık yoğurt.

suwluq. Havlu; mendil. Suluk.

*. Asker ya da ordu.

*Sübaşı/subaşı sözü buradan gelir [Çetin].

süledi. beğ yağıqa süledi: Beğ yağının üzerine baskın yaptı/ordu yürüttü. Şu dizelerde de kullanılır.
yağıŋ tapa tetrü baqıp böğdeŋ bile,
uğrap qalı kelse saŋa qarşu süle.


Yağının yüzüne kararlı bak ve hançerini bile [hazır tut],
Uğradığında [vardığında] senin üzerine gelse, karşı süle [ona karşı savaş].

sümürdi. ol sütüğ sümürdi: O sütü çabucak yudumladı.

sürçdi. at sürçdi: At tökezledi.

süwri. Mızrak başı, kılıç ucu, minare, şiş ya da başka küçük şeyler gibi ''sivri'' olan herhangi bir nesne.

süzgün. Kara, dikenli bir dağ ağacı.

süzük. süzük suw: Temiz, berrak su. Süzülmüş/süzük su. Temiz ve berrak olan herhangi bir şeye, örneğin bir yakuta da süzük denir.

şa. Balıkçıla benzeyen alacalı bir kuş. Bu kuşa erdemsiz şa: faziletten, erdemden yoksun şa/kuş da denir, çünkü sürekli yere yakın uçmaktadır.

şabıŋ. Demirden yapılmış bir çubuk.

şat. Yiğitlik, cesaret.

şatlandı. ol bu ışqa şatlandı: O bu işe şatlandı; bu işi yapmaya cesaret etti/buldu.

şaw. Tıpkı kül gibi çamaşırları yıkamakta kullanılan bir bitki.

şekirtük*. Şamfıstığı.

*Bildiğimiz çekirdek sözü olsa gerek, ş'li bir biçim [Çetin].

şük. Birini susturmak amacıyla kullanılan bir söz. Türkler şük tur: sessiz ol, der.

şünük. Çınar ağacı - şın (ş) cim'den (ç) dönüşmüştür: çünük.

şüt. Kök, köken.

şütük. Öküz boynuzundan ya da başka bir malzemeden yapılan divit. şütük saqal: Seyrek sakallı - divite benzetilerek.

tada. Gözün tamamını görebileceği büyüklükte, yaklaşık on adım genişliğinde bir toprak parçası.

tadgun. Irmak; örneğin Fırat ya da benzerleri. Bu sözcük de, öğüz sözcüğü gibi, ''herhangi bir akan su kaynağı''nı anlatmak için kullanılır.

tah tah. Şahin salındıktan sonra onu geri çağırmak için kullanılan bir ilgeç. Buradaki h durak işlevi görmektedir.

talağu. Ölümcül bir zehir. Aşırı ağrı ve kanlı ishalle kendini gösteren hastalığa da [dizanteri -çn*] talağu denir.

*çevirmen notu [Çetin].

talas. At yarışında ve ya çevgen oyununda gerilen ip.

taldı. er topıqnı adrı bile taldı: Adam, çatal değnekle topa vurdu. Bu, Türklerin oynadığı bir oyundur. Oyuna kimin önce başlayacağını belirlemek için bir oyunca topa bu biçimde vurur; oyuna önce başlama hakkını bu vuruşu en iyi yapan oyuncu elde eder. Çelikçomak oyununda da [bir çubuğa başka bir çubukla vurarak onu havalandırma esasına dayalı bir oyun -çn] taldı sözü kullanılır.

-

DLT.


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 07 Oca 2017, 04:19 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Cengiz Alyılmaz ustanın İpek Yolu Kavşağının Ölümsüzlük Eserleri adlı dev eserinden.

Resim
Resim
Resim
Resim
Resim

Çin yıllıklarında Türk için sözü edilen altından kurt başlı tuğun benzetimi.

Resim
Resim

Kurt kuzuyu haber vererek yemez.

Resim


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 07 Oca 2017, 04:41 
Çevrimdışı
Akıncılar
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 11 Şub 2016, 03:41
Mesajlar: 898
Yaş:
Burada, bu atasözleri akla getirecek ve teyit edecek, güzel bir belgesel var.

viewtopic.php?f=67&p=267706#p267706


Başa dön
   
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder  Başlığa cevap ver  [ 192 mesaj ]  Sayfaya git Önceki 1 2 3 4 Sonraki

Tüm zamanlar UTC+03:00


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma dosya ekleri gönderemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
Powered by phpBB® Forum Software © phpBB Limited

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye